| Hinweis | Home | Impressum | Download | Son Yorum |

| bir yanlış anlama ile her şey başlamıştı | 2007 | 2008 | 2009 | 2010 |

 

03.01.2010

Demokrasi taşeronları!

Demokrasi günümüzde koca bir yalan,
Temsili demokrasi ise bir hayal.
Tıpkı Karl Marx’ın, Friedrich Engels’in kominizim ütopyası gibi…
 
Ben demokrasiye inanıyor muyum?
Hayır…
Demokrat mıyım?
Şartların el verdiği kadar olmaya çalışıyorum çünkü…
İnsanlık şu ana kadar başka bir seçenek geliştiremedi!
 
Çelişki mi? Evet…
İkilem mi? Evet…
 
Entrikaperverler oldum olası vardı…
Ama senaryolar hiç günümüz Türkiye’sinde olduğu kadar ucuz yazılmamıştı! 
Bedavacıların, bedava senaryoları…
Kısacası boş ve beleş bir siyaset örneği…
Ucuz siyasetin geleceğe yönelik pahalı faturası!            
Ve bir yandan…
Bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye, ellerindeki bir kaç yüz Lira ile ay sonunu getirmeye çalışanlar…
Öte yandan bir çift ayakkabı için 30.000 Lira para sayanlar!
Bu mudur adalet?
Bu mudur kalkınma?
 
Beşir Atalay eliyle yıllardır sürdürülen Polis içindeki Fethullahçı örgütlenme…   
Sonunda devletin iki silahlı gücünü gittikçe karşı karşıya getirmektedir! 
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kozmik odasına girildi…
Merak ettiğim ne zaman Fethullahçı örgütlenmenin, AKP ekonomi siyasetinin, cemaat - tahrikât ve Deniz Feneri kozmik odalarına girileceğidir.
 
Evet, Aristotelessi ölçü olarak alacak olursak 2332 yıldır süren bir tezattan söz ediyoruz!
Halkın oyuna saygı, gayet tabii…
Halkın tercihlerine hürmet, şüphesiz ki…

Ama…

Türk milletinin özünde yatan, “Mürekkep yalamış, dirsek çürütmüşlere” karşı saygı ve güven – yerini çığırtkanlara, cemaat - tahrikât yani deyim yerindeyse cahil bezirgânlara bıraktı…    

Ve maalesef biz öyle bir milletiz ki, hayata siyah ve beyazın yanı sıra gri olduğunu unutuyor, bir işi doğru yapmayı öğrenmeden önce hilesini öğreniyoruz.

AKP, eğer gerçekten bu Cumhuriyete ve Demokrasiye inansa yanlışları adil bir şekilde düzenlenme şansına sahipti. Tüm demokrasilerde bir takım yanlış düzenlemeler vardır ve bu çok doğaldır. Ama zamanı geldiğinde bu bir toplumsal mutabakat anlayışı ile düzeltilebilir. AKP kendine Müslüman, kendine demokrat ve kendi yandaşına adildir. İktidarları başka bir kanıya varmaya olanak vermiyor.
Kalkınma anlayışları ise önce can, sonra canan – en sonunda millettir

Hiç dikkatinizi çekti mi?

Ne zaman Türkiye’de bir felaket yaşansa, can ve mal kaybı olsa…
Herhangi bir taşeron şirket sorumlu oluyor. Örneğin karayolları ciddi görünümlü bir şirkete işi ihale ediyor, şirket ise taşerona! Taşeron işi gelişigüzel ve ucuza…
Şirket köşe, Karayolları memnun işi başından def etti – sorumluluk gereği denetim görevini ciddiye almadı ama fark etmez; iş bitti ya sen ona bak. Taşeron az bucuk para kazandı…

Canından ve malından olan vatandaş!

İşte bu hükümette bir taşerondur. Laik Türkiye Cumhuriyeti duvara toslamış, şoktadır!      

Sözlerimi bir takım uyarılar ile noktalamak istiyorum:

Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır…
Söz vardır yılanı deliğinden, söz vardır insanı dininden çıkarır.

Şeriat’ta “Bu senin, bu benim
Tarikat’ta “Hem senin, hem benim
Hakikat’te “Ne senin, ne benim
Çünkü, cümle varlık Hakk’ındır!

"İnsan, bazen bir tesadüfle güzel işler yapar. Bazen de bu güzel işleri isteyerek değil, herhangi bir baskı altında yapmış olur. Böyle yapılan işler, mutluluk getirmez."
                                                                                                                                Farabi

Bu uyarılar tabii ki anlayanlara yöneliktir.

                                                ***

07.01.2010

Recep Tayyip Ivedik 

Recep Ivedik tiplemesi, espri anlayışı – yeri geldiğinde(!?) kaba saba tavırları bende her zaman tiksinti uyandırmıştır. Türk siyasetinde de tiksindiğim tipler var!

Hatta tiksinti ötesi gördüğüm, duyduğum anda…
Laf taşımanın polemik olarak adlandırıldığı…
Dedikodunun siyaset sayıldığı...

İşte böyle bir ortamda bende tiksinti yaratan insan tipleri var. Kimler mi? 

Mesela: 

-       Recep Ivedik
-       Recep Tayyip Erdoğan
-       Bülent Ersoy
-       Bülent Arınç

                                                ***

09.01.2010 

2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti 

Haydi durma…
Al çocuklarını, eşini bir müzeye gitmeye kalk!

Müzelere giriş, kişi başına 20 TL

                                                ***

11.01.2010 

Anlayana 

Anayasa mahkemesinin görevi yasamayı denetlemektir. Bu denetim görevi bireyi, toplumu ve o toplumun oluşturduğu devleti korumak ve savunmaktır. Dolayısıyla saymış olduğum unsurları himayesine alır.  

Savunmasız bir devlet varlığını sürdürebilir mi? 

Nasıl Ordu, Polis ve Jandarma devleti iç ve diş tehditlere karşı savunmak ve korumakla yükümlüyse anayasa Mahkemesi de o devleti hukuki açıdan savunmak ve korumakla yükümlüdür. Her gelen kafasına göre konmuş olan kuralları değiştiremez! Bakın birçoğunuz anayasayı iç hukuk bazında değerlendirir ama bu madalyonun yalnızca bir tarafıdır. Bir devletin anayasasının hukuki açıdan uluslararası bağlayıcılığı da vardır! Yine Almanya’dan bir örnek vermek istiyorum: 

İkinci dünya savaşından sonra Alman ordusunun başka ülkelere “müdahalesini” önlemek amacıyla Alman anayasasına gerekli maddeler konmuştur. Bu maddeler Almanları gittikçe uluslararası camiada yalnızlığa itmiştir.

Nasıl mı?     
Anlatayım:

Uluslararası camiada UN (United Nation’s) gibi kurumlar vardır. Bu organizasyon gerektiğinde kriz yaşanan bölgelere asker gönderebiliyor. Almanlar on yılar boyunca anayasalarını gerekçe göstererek bu gibi faaliyetlere katılmamışlardır. Paranın gücü ile bu durumu sürdürebildikleri kadar sürdürdüler ancak zamanı geldiğinde  (birazda Amerika ve NATO baskısıyla) mevcudu değiştirmek zorunda kaldılar. Yani, bir kaç sene önce anayasalarının gerekli maddelerini değiştirerek uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda kaldılar.

                                                ***

12.01.2010 

Büyük baş 

Büyük başın, büyük derdi olurmuş derler.
Genelde büyük baş değiliz ama büyük baş gibi yaşamaya çalışıyoruz!
İşte sorun buradan kaynaklanıyor…

                                                ***

13.01.2010

Fasulye kazanı

Bizden olma, AB(D)’den doğma…
AKP!!!
İsrail’e kafa tutmayı sürdürüyor, seçim yatırımı olarak… Oy uğruna!
Koca bir devleti, yüce milleti aşağılatıyor eloğluna!
AKP iktidarı süresince başımıza geçirilen kaçıncı çuval bu?
Aranızda hatırlayanız var mı acaba?      
Gazze kaynıyor!
Gazze kanıyor…
Peki, Türkiye AKP iktidarı süresince fasulye kazanı gibi hiç durmadan fokurdamıyor mu?
Gazze’ye barış! Kim hayır diyebilir ki?
Bir hükümet önce kendi vatandaşına, kendi yurduna refah ve barış getirmekle yükümlü değil midir?   
AKP değil midir kendi milletinin arasına açıla – açıla, sata - sata öfke ve nefret tohumlarını saçan?
Kendine hayrı olmayanın, başkasına hayrı dokunur mu?
Böyle bir ortamda daha önce Cem Uzan’ın, şimdilerde Mustafa Sarıgül’ün yaptığı sizce doğru mudur?
Bile, bile mevcut oyları bölmek, kafa karıştırmak! Yeni oluşumlarla umutsuzluğa “umut” vaat etmek yakışır mı vatan millet sevgisiyle dolu bir gönül’e?   
Hüsamettin Cindoruk’a sözüm yok, Demokrat Partinin bir evveliyatı – beli bir çizgisi var. Ya ötekilerin?
Bakınız Davutoğlu’na…
Ne oldu komşularla sıfır sorun siyasetine?
AKP, ısrarla, yana yakıla – bağıra çağıra bu siyasi çizgiyi savunmadı mı?
İyi, Ermenistan’la barış. Azerbaycan’la küs…
Suriye ile kanka ol, İsrail ile kanlı bıçaklı…
Kardeşim sizin elinizin bir ölçüsü yok mu?
Kaş yapayım derken göz çıkartmak mecburiyetinde misiniz?    

                                                ***

15.01.2010 

Suç ve ceza 

Yok, Dostoyevski’nin romanından bahis etmek niyetinde değilim.
Bir oyun tezgâhlanıyor ve hepimiz sanki bizi ilgilendirmiyormuş gibi bu oyunu izliyoruz.  
Müfredata hakim olması gerekenler aymazlık içersinde…
Vatandaş ona keza…
Muhalefet, muhalefet koltuğuna dört ele şarılmış… Ebedi muhalif konumunda!
Sorumluluklarını bilmeyenler, sorumludan hesap sormayanlar tarafından görevlendiriliyorlar!
Yaşarken insanlara kabir azabı yaşatanlar, işledikleri suçun cezasız kalacağını biliyorlar…
AK-Deniz Feneri dosyası gibi!
Dinin kutsallarını meşruiyet unsuru olarak kullananlar, dilleri ile fakir – fukara, garip – guraba edebiyatına sığınırken… Beden ve vicdanları ile zevk-i sefa sürmekten geri kalmıyorlar!
Ben, bunu görmeyen insanın iman ve vicdanından şüphe ederim.
Ne diyeyim bilmem ki…
Allah, bizi bizden korusun!

                                                ***

16.01.2010

Dostlar alış verişte görsün

2002, 2004, 2005, 2007’de…
AKP anayasayı değiştirdi!
Niçin?
RTE parlamentoya girsin diye
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
RTÜK iktidara bağlansın diye  
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
Meclisi beş yıldan dört yıla indirdi (77. Madde) o sırada anayasanın 94. Maddesinde Meclis Başkanı* ile ilgili / 77. Maddeye bağlı başka bir maddeyi unuttu!?
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
 
*Seçim süresi değişince doğal olarak Meclis Başkanının görev süresi de değişiyor. 94. Maddeyi değiştirmediler öylece duruyor.  
2007’de Cumhurbaşkanlığı ile ilgili değişiklikler yapılmadan önce ilgili geçici madde unutuluyor! Gerekli düzenlemeyi ancak 3 değişiklikten sonra…
Referanduma 4 gün kala gerekli anayasa değişikliği yapılıyor!
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
Yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır…
Okumak cehaleti alır, eşeklik baki kalır!

                                                ***

17.01.2010 

Ne bu milletin çektiği, ne bu ya? 

Biri Atatürkçülük namına darbe yapar, kutsal kitabımızı havaya kaldırarak bu kutsallığı siyasete alet eder…

Bir diğeri Din namına darbe yapar, Demokratik düşünce ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlıyım der ve insanların özgürlüklerini bir, bir ellerinden almaya başlar...

Darbe darbedir, bunun sivili – askerisi olmaz…
Birinde güç askerdedir, diğerinde poliste…
Ezilen yine vatandaş ve hukuk olur!

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Ne zaman gerçekten fikirleri tartışmaya – doğruları bulmaya çalışacağız?

Bir ülkenin demokrasi aynası seçim ve siyasi partiler yasasıdır. Türkiye’de bir yasa değişecekse eğer, anayasadan evvel seçim ve siyasi partiler yasası değiştirilmelidir. Ondan sonra atılacak adımlar sırasıyla yargı ve basın özgürlüğü ve bağımsızlığını güvence altına alan gerekli düzenlemelerdir.

Günümüzde yasama ve yürütme kaynaşmıştır! O halde yargının bağımsızlığı - en az iki kat - daha fazla önem arz etmektedir. Aynı şekilde özgür ve bağımsız bir basın insanların özgür iradeleri ile fikir ve bilgi sahibi olmalarına yarar!

Laik Türkiye Cumhuriyeti devleti içersinde bir AKP devleti inşa edilmeye başlandı!  
Kim buna dur diyecek?

                                                ***

18.01.2010 

Ey Tayyip 

Bil ki, sendende büyük Allah var…
Bil ki, seni o makama oturtan ve seni sen yapanlar, sende çok daha yüce…
Bil ki, onlar yüce ama karşılarında onlardan yüce Türk milleti var!
Utanmadan sıkılmadan soruyorsun:
Ya arkadaş ben ülkeme düşman mıyım ya?”

Bu soruyu sorma gereği gördüğüne göre… 

Bil ki, yolunda gitmeyen bir şeyler var!
Bil ki, seni görevlendirenler ve gerçeklere gözlerini yummayanlar, yüreklerinin ve vicdanlarının sesine kulak verenler arasında bir tezat var…   

Tayyare Tayyip, artık ayakların yere bassın.

                                                ***

19.01.2010

 

Ergenekon’um ben...

 

 

Yüreğim o kadar büyük ki...

Allah, Peygamber sevgisinin yani sıra, Atatürk sevgi ve saygısını da…

Onun ilke ve inkılâplarının da yüreğimde yeri var!

Aynı zamanda vatan, millet, çocuklarım ve ailem için de çarpar bu yürek…

Korkmam Allahtan başka kimseden, hele kuldan asla…

Ergenekon’um ben…

 

Dinci değil insancıyım!

Gerek görmem imanımı dışa vurmaya…  

İman güler bir yüz, tatlı bir dil ve pırıl pırıl ahlaktır gözümde…

Ergenekon’um ben…

 

Simgem Asya bozkırlardan Bozkurt…

Değiştirmem onun kanım aksa da üçe…

Satamam ülkülerimi iktidar uğruna!

Ergenekon’um ben…

 

Şimdilerde nazlım…

Hilal!

Parlar yıldızım, rengim kırmızı ve beyaz…

Ben yaşarken bakmam cahil söze…

Okur, araştırır veririm kararımı ona göre. 

Ergenekon’um ben…

 

Ulus anlayışına sahip…

Türk’üm ben, olmaz benden Arap…

Hele İngiliz, Amerikalı asla…

Hak ve hukuk karşısında…

Boynum kıldan ince…

Ergenekon’um ben…

 

Eloğluna olmam maşa…

Bakmam söze…

Para, pul…

Ün ve unvanda yoktur gözüm!

İnsanım, hata yaparım ama…

Alırım ders!

Ergenekon’um ben…

 

Sat desen, satamam…

Ne imanımı…

Ne Atatürk sevgisini!

Vur boynumu…

Ziyanı yok!

Olsun kanım feda… 

Ergenekon’um ben!

                                                ***

20.01.2010

 

Ve Tanrı dedi ki…

 

Ancak biz anlamamakta direndik!

 

Anlayışsızlığımızı “aydınların” din hakkında sağlıklı bir tartışmayı yürütecek kadar donanımlı olmamalarından, dindar dediğimiz insanların dinin güzelliklerini, inceliklerini yakalayabilecek düzeyde dinlerini bilmemelerinden kaynaklanan bir sorun olarak görüyorum.

 

İslam dini,  akılla - bilimle çelişmesi mümkün değil. Bizler, İslam dininin iman, sorumluluk ve kurtuluş noktasında bireyi esas aldığı gerçeğini göz ardı etmiyor muyuz?

 

      - İslam’da iman bireyseldir… Kimse kimsenin imanına karışamaz! Kimseyi Müslümanlığa zorlayamazsın, çünkü İslam’da zorlama yoktur…

      - İslam’da sorumluluk bireyseldir… Kimse kimsenin günahlarını çekmez! Aksini idea eden veya ispatlayan varsa çıksın ortaya…

      - İslam’da kurtuluş bireyseldir… Hak eden cennete gider. İslam, herhangi bir cemaate ya da tüm Müslümanlara kitle halinde cennete rezervasyon izini vermez…

 

O halde bizim ümmet anlayışımızda bir revizyona gitmemiz gerekmiyor mu?

İslam’ın akılcılık ile yakın ilintisi bir kez daha karşımıza çıkıyor. Çıkıyor ama biz anlamamakta, görmemekte ısrar ediyoruz. Çünkü İslam öğretisi bireyden yola çıkarak ümmete varan bir yoldur. Akılcılığı, okumayı ve bilimi esas alarak, güzel ahlakı öğretmeye çalışır bize.

 

Ama…

İnsanız işte!

 

İnsanız kelimesi aslında her şeyi açıklamaya yetiyor…

Ancak anlayana tabii…

İslam’ın özü güzel ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıl, aklın özü insandır. Ve İslam kelimesi hepsini kapsar. Başta Din olmak üzere birçok alanda ki cehalet diz boyu. Sorunlar bireyi ve toplumu altına almış inim inim inletiyor, adeta eziyor, boğuyor ama…

 

Duygusallığın yoğun çerçevesi içersinde sorunlar çözümlenemez

 

Anlayın artık duygular sorun çözemez! 

Türkiye’de, sorunların duygusal zeminde konuşuluyor ve tartışılıyor olması şimdiye kadar hangi soruna çözüm üretmiştir?

Hâlbuki soğukkanlı ve mantık dizini içersinde birçok probleme çözüm üretebiliriz.   

                                                ***

21.01.2009

 

Tayyip’e sesleniş!

 

Ekilir ekin geliriz…

Ezilir un geliriz…

Bir gider bin geliriz…

Beni vurmak kurtuluş mu?

 

Kör olasın demiyorum…

Kör olmada gör beni…

 

                Hasan Hüseyin

 

                                                 *

 

Cumhuriyetin kurucu ideolojisi ve AKP

 

Atatürkçü ideolojiyi desteklemeye köstek

Atatürkçü ideolojiyi kösteklemeye destek

Çağdaş yaşamı desteklemeye köstek

Şeyhler, dervişler ve müritlere destek

 

                                                 *

Han-ı Yağma

 

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazr!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

                                               Tevfik Fikret

                                                ***

22.01.2010

 

Giller familyası…

 

Her devrin orospuları vardır, kendilerini ama ucuz ama pahalı pazarlamasını bilirler!

Dünyanın en eski mesleği olarak görülen orospuluk yeni boyutlar kazanmış durumda…

 

Bu tespitten sonra ki bu tespit ile neyi ve kimleri kast ettiğimi kendiniz zaten anlarsınız, bugün haberlerde dikkatimi çeken bir konuya değinmek istiyorum.

 

Herifin biri on iki yaşında ki kızını imam nikâhı ile dört inek karşılığı evlendiriyor…

Çocuğun bir müddet sonra baba evine dönmesiyle…

Şerefsiz PEZEVENK kalkıp çocuğunu on bin Lira karşılığında başka bir adi sübyancıyla nikâhlıyor!

 

Soruyorum:

 

Bu üç şerefsiz adiyi bilmem nelerinden asmak lazım gelmez mi?

Kasımpaşalı “üç çocuk yapın” söylemi ile bu gibi yaratıklara çanak mı tutuyor?

        

Evet, ne yazık ki büyük çoğunluğunu Müslüman’ım diye şahadet getiren bir toplumda, Müslüman kimliğini öne çıkararak iktidar koltuğuna oturan bir zihniyetin yönetimi altında, ahlaksızlık her geçen gün artarak boy göstermektedir.

 

Maalesef dinini bilmeden kendini dindar sayan, Müslümanlığı dört kadın ve uçkuru arasına sıkıştıran yaratıklar; neslinin tükendiğini sandığım Üzmezgiller ile yine karşı karşıyayız…

 

Bu kadarla kalsa yine öpüp öpüp başıma koyacağım ama...

 

Tahammül sınırlarını zorlayan Tarafgillerin yaratığı, dindar değil kindar bir yaklaşımla açığa çıkan ciddi bilgi kirliliğine ne demeli?

  

Yüz yıllardır peygamber ocağı olarak anılan ve günümüze kadar gelen Mehmet’ime bu kin, bu nefret niye?

 

Hükümet makamı, ağlama makamı değildir!

 

Yok, ben yapacaktım da…

Yok, beni engellediler de…

Yok, şu - bu…

Adam ol yap, erkek gibi vur yumruğunu masaya…

Ve yap, yapacağını!

Yoksa birisi çıkar ve erkekliğinden şüphe eder!

Değil mi ya?

 

Her altı kişiden birinin işsiz olduğu bir ortamda…

Kendini demokrasi ve özgürlük kahramanı olarak göstermenin altında gerçek sorunlara çözüm üretememen mi yatıyor yoksa?

   

Tayyipgiller olarak adlandıracağım yöneticiler sayesinde Zahitgillere yaşam sahası oluşmaktadır. Asli görevi Tayyipgilleri siyasi anlamda denetlemek ve gerekirse çözüm üreterek bu çözümleri halka arz etmek olan Baykalgiller uyuklamakta… Kendi bahçesini düzenlemekte zorlanan, meyveleri iyi ve kötü diye sepetlere ayırmakla meşgul ve zaman zaman Tayyipgilleri destekleyen Bahçegiller de çabası!

 

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi…

Bu hengâmede, bu kafa karışıklığında…

 

Türk ulus kimliği tartışmaların odağına çekilmiş…

Cumhurbaşkanı anayasa tarafından tarif edilen statüye sahip değildir.

                                                ***

23.01.2010

 

Ak demekle, AK olunmaz

 

Kapitalsizimin yeni yüzü

 

Demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük

 

Bu kavramlarla insanları bir yandan oyalarken, öte yandan çok kolay sömürebilirsiniz!

 

Salt insanları mı?

 

Ülkeleri, hatta kıtaları bile sömürülmeye uygun hale getirebilirsiniz. Evet, sözüm ona evrensel değerler adı altında ki aslında gerçek anlamda uygulanabilse bu terimler gerçekten evrensel değer taşıyan öğelerdir, bir sömürü sistemi kurulmuştur. Ancak ambalajı o kadar göz alıcıdır ki insanlığın büyük bölümünü cezp etmiştir. Şimdi kalkıp ta bana komünist yakıştırması yapmayın! Bana gerçekten haksızlık etmiş olursunuz. Etrafınıza bir bakmanız yeter…

Din ve iman başta olmak üzere her şey ama her şey maddi değerler etrafında şekillenmektedir. Paranın hâkim olmadığı herhangi bir alan kaldı mı?

En beşeri duygular bile artık para demek. Önümüzdeki 14 Şubatı bir düşünün…

Ana - evlat ilişkileri bile zaman geliyor paranın etrafında şekilleniyor!

Hangi partiden olursa olsun insanların siyasetçiler tarafından aldatılmasına tahammülüm kalmadı!

          

İstediğim insan gibi yaşamak…

Ailemin ihtiyaçlarını karşılayabilmek…

Çok mu?

Ben bu “adamları” neden seçiyorum?

 

Doğru ya…

Siyasetçilere hücum etmek kolay ama halk kendi sorumluluğuna sahip çıkıyor mu?

İti de, yiğidi de bilmekte fayda var!

Ancak halk sağduyusunu yitirmiş…

Türk milleti yönlendirilmeye müsait koyun sürüsü olmamalı!    

 

Çıkmış birisi ben akım diyor, ben akım demekle ak olunuyor mu?

Ben karayım desem otomatikman kara mı oluyorum?

  

Bakın Avrupa Kültür başkentine…

“Kültürsüz” kültür başkenti!

aaaaaaaaaa…

Ayıp ama…

Şark kültürü!?

Yok canım…

Muhallebicinin yönettiği kent!

Muhallebi gibi hafiften sallanır…

 

İstanbul’un semtlerinden biri olan Kasımpaşa’nın namı İstanbullular arasında bilinir!

Muhallebici misali Kasımpaşalı koca bir devleti yönetirse ne olur?

Kavga!!!

 

Ama bu Kasımpaşalı farklı…

Ambivalans* vakası!

 

*Ambivalans: Aynı kişi ya da nesnelere yönelik olarak karşıt duygu ve davranışların art arda hissedilmesi durumunu tanımlayan Psikanalitik kavram.

                                                ***

24.01.2010

 

Siyasal kültür

 

Kavaldan akordiyon sesi alamazsınız, kaval kavaldır…

Gerektiği zaman gerektiği tepkiyi gösteremezseniz eğer, sorumlusu sizden başkası olmaz!

Dedikten sonra sizlere bir soru yöneltmek istiyorum.

 

Türkiye’de istifa mekanizması neden işlemiyor?

 

Çünkü zamanı geldiğinde hesap sormasını beceremiyoruz da ondan!

Demokrasi aşağı, demokrasi yukarı…

Herkesin ağzında bir demokrasi lafı, geveleyip duruyor. Peki, demokrasi regülâtörü düzenekler

gerçekten Türkiye’de çalışmıyor mu?

Çalışacak, çalıştırmasını bilsek pekâlâ çalışacak…

Demokrasinin taa eski yunandan gelmiş, çağlar boyunca süzülerek olgunlaşmış ilkeleri vardır…

Günümüzde genellikle temsili demokrasi ile yönetilen devletlerde halk, haklın gücünün bilincine varmış, demokrasi olgusunu olabildiğince yaşamaktadır. Oy verdiğinden zamanı geldiğinde hesap sormasını bilir. Seçilen halktan çekinir, bilir ki halk hesap soracaktır. Halk unutkan değildir, unutsa da unutmayanlar yeri geldiğinde hatırlatmalarda bulunur.  Örneğin Türkiye’de çoğulcu demokrasi anlayışı yerini çoğunlukçu demokrasiye bıraktığından beri  daha çok demokrasi” tartışılır oldu. İyide be güzel kardeşim sen daha “sınırlı, kör - topal” demokrasiyle ne yapacağını, neler yapılabileceğini bilmezken…

 

Daha çok demokrasiyi ne yapacaksın?

 

Diyelim ki daha da çok demokratik özürlüğe kavuştun. Özgürlüğün sorumlulukla el ele gittiğinin bilincinde misin peki?

 

Özgürlük sorumluluk getirir. Sorumluluk özgürlük…

 

İşte tam burada kıyas kabul etmez toplumsal farklılıklar göze çarpıyor. Batı toplumlarında nispi bir özgürlük / sorumluluk dengesi söz konusuyken, doğuya doğru gittikçe bu denge bozulmaktadır!*

 

Demokrasilerde haklın doğrudan katılımı esastır. Dört, beş senede bir sandığa giderek oy vermek değildir katılım. Ya da yine gündemde olan referandum mekanizması da değildir. Katılım, hayatın her alanında ve her saniyesinde toplumsal yaşama iştirak etmek demektir. Tepkilerini bireysel veya kitlesel eylemlerle göstermektir. Yani uzun lafın kısası, halk siyasetçinin çerçevesini çizmesini bilmelidir! Bildiğinde dürüst olmayan siyasetçi, yanlış işler yapan veya istenmeyen siyasetçide kendiliğinden elenir gider. Bu siyasal kültür yerleşmediği sürece biz daha çok tartışırız.

 

Bu bağlamda buradan TEKEL isçilerine desteğimi de dile getirmek isterim.

   

*Dikkatinizi çekerim Avrupa’nın batısından doğusuna gittikçede bu böyledir. Türkiye’yi batı olarak kabul edin ve sırasıyla Ortadoğu ülkelerini de bir düşünün.

                                                ***

25.01.2010

 

Bir tespit

 

AKP hükümetinin iradesi hukukun üstünlüğü ilkesinin dikkate alınmamasını öngörüyor. O halde demokrasinin kaidelerinden olan yargı bağımsızlığı, kanun önünde eşitlilik kuralı bariz bir şekilde ihlal edilmiyor mu?

 

Yargıyı tanımayan, nizama bu tür yorumlar getiren bir zihniyetin demokratlığından şüphe etmek herkesin en doğal hakkıdır. Hukukun üstünlüğü esas alınacağına, hükümetin iradesi esas alınmak isteniyor ki bu demokratik toplumlar için son derece tehlikeli olabilir.

AKP sorumluları bir gün gelecek birçok hukuksuzluk konusunda yargılanacaklar ama ölümlerine sebebiyet verdileri insanların hesabını kime ve nasıl verecekler çok merak ediyorum doğrusu.  

 

Recep Tayyip Erdoğan tarafından birçok kez dile getirilen “Biz milletin, vatanın aleyhine hiç bir şey imzalamadık” cümlesini, TBMM genel kurul tutanağını okuduktan sonra nasıl yorumlamalı?

 

Lütfen okuyunuz

                                                 *

Hazım ve mide meselesi

 

Ayakkabı köselesinin hazmı zordur. İnsanoğlu, zor durumlarda ayakkabısının köselesini çiğnemek durumunda kalmış olabilir. Midesi bulansa da, tiksinse de…

Zorunlulukların beraberinde getirdiği bir durum ama artık öyle mi?

Türkiye’de insanlar artık ayakkabısının köselesini hazmetmek zorunda değil!

                                                ***

26.01.2010

 

Bazı liberal “aydın”, gazeteci, yazar ve akademisyenlere rağmen…

 

Türkiye’nin yumuşak karnı kadınları ve yargı düzenidir. Bence Türkiye’nin sorunu Kürt, demokrasi ıvır zıvır sorunu değildir.  Kadınlarımızın yaklaşık yüzde on altı’sı “kocamdır, ister döver ister sever” deme durumunda olan bir Türkiye’de, oturup bir düşünmek lazım!

Toplumun “zencileri”, “köleleri”, “ikinci sınıf vatandaşı” Kürtler falan değil doğrudan kadınlarımızdır. Kürt, Türk, Ermeni, Laz, Çerkez kadını hiç fark etmez!!!  

Analarımız, eşlerimiz, kardeşlerimiz – yani biz, erkekler kadınlarımıza bu muameleyi reva görüyoruz.

 

Toplumuzda baba korkutur ama anadır eğiten…

Eğitimsiz ananın, eğitimsiz çocuklarıyız biz!

 

Ve bu konuda AKP’nin verdiği mesaj gayet açıktır. Daha çok doğur, yeter ki doğur…

İş, aş ve eğitim kimin umurunda. Sal sokağa gitsin…

 

Demokrasi ve özgürlük sorunu da değildir sorunumuz. “Hak verilmez, alınır…” deyişini doğrularcasına haklarımızın bilincinde değiliz ki hak talebinde bulunalım. Hadi diyelim ki hak – hukuk peşinde koştuk. Yargının durumu ortada…

Kanunlar yetersiz, cezalar caydırıcı değil!?

Yok, be kardeşim…

Kanunları infaz edecek irade;

İşlenen suça istinaden, zaman kaybı yaşanmadan öngörülen cezayı kesen yok!  

                                                ***

27.01.2010

 

Büyük Yalan(cı) I

 

Taraf mısın, nesin…

Neden Amerikan’dan yüksek meblâğda maddi destek aldığını hiç yazmıyorsun?

Aloo…

Sana diyorum…

 

Zaman mısın, Vakit(li) Vakit(siz) namaz mısın?

Ötekileştirme anlayışınızla saldırdığınız TSK’ne gareziniz ne?

Adı üstünde Türk Silahlı Kuvvetleri!

Bizim silahlı kuvvetlerimiz.

 

Yoksa siz…

Ötekilerden, hani Türk düşmanları var ya…!

Onlardan mısınız?

 

Durup dururken bir ”mağdur” yaratılıyor, yedi senedir devamlı mağdur olan bir iktidar…

Nasıl bir iktidarsızlık örneğidir ki “biz zenciyiz, siz beyazsınız” oyununu sürdürebiliyor?

Doğru ya, sizler yalancı “Müslüman” tayfasındansınız!

Yalancı, çalan, çırpan, iftira atan Müslüman olur mu?

Vallaha iktidar hırsı ve para olduruyor işte…

İtaat ve biat kültürünün emsalsiz örneklerinden olan sizler…

Bu milleti sindiremezsiniz!

Çünkü gerçekler eninde sonunda gün ışığına çıkacaktır.

                                                 *

Paranın olduğu yerde özgür ve özgün irade, hür kalem kalmaz.

                                                ***

28.01.2010

 

Büyük Yalan(cı) II

 

Sen yürütmenin başı değil misin?

Kendini, Tanrının bu millete büyük bir lütfü olarak görüyor…  

Despotizmin alasını bizlere yaşatıyorsun!

Demokrasinin tüm emniyet siboplarını devre dişi bırakarak…

Kendini demokrasi ve özgürlük kahramanı olarak göstermen utanç verici bir durumdur.

Evet, senden ve senin üslubundan utanç duyuyorum…

 

Biz her gün dehşete düşmek zorunda mıyız?

 

Dehşet ve kabalık üslubun olabilir…

Ama bu sana siyasetin düzeyini düşürme hakkı vermez…

Siyaset particilik değildir!

Siyaset eleştirme hakkını da beraberinde getiren bir olgudur!

İyi biz seni “hazmetmek” zorundayız ama sen eleştirilere tahammül etmeme özgürlüğüne sahipsin…

Sayende sistemin çözüm üretme yeteneği elinden alınmıştır!

    

Savcısı olduğun Ergenekon davası…

Bush ve senin Amerika’da kararlaştırdığın bir tertip değil mi?

Anti Amerikancı ve Avrupacı ne var ne yoksa tıktın içeriye…

Ulus devleti anlayışı sayende kabile anlayışına dönüşmekte…

Ya da sen öyle sanıyorsun!

Türk Silahı Kuvvetlerini hesaba katın ama unuttuğun, küçümseme hatasına düştüğün Atatürkçü düşünce… Eninde sonunda sana haddini bildirecektir! Bir hukuk devletinde varsa suçlular yakalanır, soruşturulur, yargılanır ve mahkûm olurlar…

 

Ama yok, sen susturmayı tercih edersin!

Sence insanlar, daha ne kadar susacaklar?

                                                ***

29.01.2010

 

Bayram değil, seyran değil. AB(D) bizi neden öptü!?

 

Balyoz, sarı kız, ay ışığı, eldiven, yakamoz…

B.k, püsür!

  

“Belgelerin” ortaya çıktığı zamanlamaya dikkat etmek lazım!

Ne zaman çıkmaya başladı bu “belgeler”?

 

Ülke gündemine bakıyoruz, siyaset başta olmak üzere aydınların, sivil toplum örgütlerinin ve vatandaşların yoğunlaşması gereken temel meseleler varken…

Dikkatler başka bir tarafa çekilmek isteniyor.

 

Nedir bu temel meseleler?

 

Temel meseleler milyonlarca vasıflı – vasıfsız, okumuş - okumamış işsiz insan, terör, AB(D) ilişkileri, ekonomik sıkıntılar ve bu sıkıntıların beraberinde getirdiği sosyal gelişmeler, Iran, Irakta fiilen kurulan bir Kürt devleti, yolsuzluklar, Ermenistan – Azerbaycan – Türkiye üçgeninde gelişen sorunlar, Deniz Feneri, Kıbrıs, gelir adaletsizliği, toprak reformu ve buna bağlı ziraatçılık ile hayvancılık ve buna benzer daha birçok gerçek problemlerle uğraşılması gerekirken… 

 

Ellipse:  Aaa bir bakıyoruz ki, cambaza bak misali kamuoyunun dikkatini sözde darbe iddialarına yoğunlaştırılarak adeta bir taşla iki kuş vurulmak isteniyor. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerini zan altında bırakılmak suretiyle kamuoyunda TSK’ne karşı yoğun bir kampanya yürütülürken gerçek meseleler perdelenmektedir. Tıpkı çocukları uyutmak istenirken anlatılan masallar gibi.

Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma, kamuoyunda saygınlığını azaltma, küçük düşürme ve zayıflatma harekâtı olarak tabir edeceğimiz bu gibi girişimler kime ve neye fayda sağlayacaktır?

Aslında üzerinde düşünülmesi gereken mesellerden bir bu değil midir?     

 

Atatürkçü düşünce sisteminin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin tasfiye süreci ulusal güçlerin AB(D) ile ters düştükleri bir zamana denk gelmesi sizce nasıl yorumlanmalı?

 

Bir kaç örnek vermek gerekirse:

 

Soğuk savaş bitmiş, Amerika Büyük Ortadoğu Projesi için ilk adımları atmışken… Avrupa’da ciddi enerji sorunları baş göstermiş… Kafkasların doğalgaz ve diğer enerji ve doğal kaynaklarının batıya taşınması sorunu tartışmaya açılmışken… Rus çıkarları gündeme gelmiştir. Rus, Kafkas ve Iran enerji hatlarının güvenirliği ve istikrarı tartışmalı bir konu haline gelmiş… Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında ciddi derecede çıkar çatışmasına girilmiştir. Türkiye’de ulusal güçlerin pastadan ONURLU bir pay istemeleri, Türk çıkarlarını gözetmeleri, ulusal bir bilinç ve özgüven geliştirmeleri AB(D) çıkarlarına ters düşmüştür.

           

Amerika ve Avrupa soğuk savaş döneminde Türkiye için öngördükleri “bekçi” görevini, Amerika Birleşik Devletleri BOP kapsamında tekrar güncelleştirerek hayata geçirme girişimlerinde bulunmuştur. Amerikan çıkarları doğrultusunda Türkiye bu sefer yeni kurulan Kürt devletinin bekçiliğini üstlenmek zorunda kalmıştır. Hâlbuki o coğrafyada Türkiye Cumhuriyetinin öz be öz maddi ve manevi çıkarları varken sen kalk ABD çıkarlarını gözet…

 

Eee, adama öyle kolay kolay kurtlar sofrasında yer vermezler!   

Bileğinin hakkı ve zekânla oturdun oturdun o sofraya…

Oturamadın adamı bekçi de yaparlar, kucaklarına da oturturlar!

Kucağa oturmaktan söz açmışken, kucağa oturma heveslisi birilerini bulmak Amerika Birleşik Devletleri için elbette zor olmadı.  

 

Bu uluslararası çıkar kavgasında şu an için kesinlikle kaybeden taraf Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu olmuştur.

 

Ve biz bir avuç Atatürkçüler kalkmış Don Kişot (Don Quixote ya da Don Quijote) misali yel değirmenlerine karşı mücadele vermeye çalışıyoruz. Ancak kucağa oturma ve oturtma heveslilerinin unuttuğu bir gerçek var. Biz, yani Türk ulusu böyle mücadelelerden daha önceleri de yüzümüzün akı ile çıkmayı başarmıştık!  

 

Yine başaracağız!

 

                                                ***

31.01.2009

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anıtkabir ve Türk Silahlı Kuvvetleri

  

Sabır taşı olsa çatlar…

İnsan sabır taşı olsa çatlar!

 

Oldu olacak Türk Silahlı Kuvvetlerini Anıtkabirden de çekin!

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

 

                                                ***

01.02.2010

 

İster askeri, ister sivil  

 

Açlık sınırında yaşayan insanların sayısı gün geçtikçe artmakta…

Yoksulluk sınırında yaşayan insanların sayısı gün geçtikçe artmakta…

İşten çıkarılan insanların sayısı gün geçtikçe artmakta…

 

Ve kamuoyu bir darbe söylentisiyle oyalanmakta!

 

Askerin arkasına saklanıp da siyaset yapmak elbette yakışıksızdır ama Türk Silahlı Kuvvetlerinin de laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini korumak gibi anayasal bir sorumluluğu vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri savunma durumunu acil terk etmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki inisiyatifi, taarruz kabiliyetini kaybeden bir ordu, uzun zaman salt savunmada kalarak mevcudiyetini ispatlamakta oldukça zora girebilir.

Mülkî erkânın yetersizlik gösterdiği, demokratik mekanizmaların ısrarla da olsa çalışmadığı, kamu gücünün ayıpları örtmeye, şahsi menfaat sağlamaya ve siyasi maksatlarla kullanıldığı, siyasi muhalefetin olmadığı, insanların değişik vesilelerle kamplara bölündüğü, kamu düzeninin alt üst olduğu bir ortamda elbette Türk Silahlı Kuvvetlerini göreve çağırmak darbe çığırtkanlığı olamaz!  

Darbe çığırtkanlığı yapan birisi varsa o da iktidarın ve yandaş basının ta kendisidir.

 

                                                ***

03.02.2010

 

Tayyip’in demokrasi ile gulu gulu dansı

 

Zaman gösterdi ki bir zamanlar tartışmaya açılan „kanlı mı olacak, kansız mı“ sorusu kansız gerçekleşti!?

 

Sizce bu zihniyetin iktidara gelmesi gerçekten kansız mı olmuştur?

Sizce cevap evet olabilir…

Bence…

 

İktidara gelmeleri kansız oldu ama iktidarları Türkiye Cumhuriyeti tarihinde şimdiye kadar görülmemiş bir şekilde çirkefçe olaylı ve “kanlı” bir şekilde gerçekleşmiştir!?

Gerçi burada kan kelimesini mecazi anlamda kullanıyorum ama bir düşünecek olursak Atatürk ve arkadaşlarının kurmuş olduğu laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti görülmemiş bir kan kaybına uğramıştır.

 

Yetmedi…

 

Ergenekon denilen o ne olduğu belirsiz davada insanlar yargılanamadan hayatlarını tek tek kaybetmiş…

Atatürkçü düşünce, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası yani ONUN ilke ve inkılâpları türlü hilye, hurda ve yalanla “can çekişir” bir duruma sokulmak istenmiş…      

Türkiye Cumhuriyeti için hayati önem taşıyan Türk Silahlı Kuvvetleri, yüksek eğitim ve yargı sistemi de kan kaybına uğramıştır!

 

Bir milletin temel taşını oluşturan işçi ve çiftçi insanlarımız bu iktidar altında özellikle ve bilinçli bir şekilde gün geçtikçe kan kaybetmektedir.   

Orta direk diye tabir edilen insanlar kan kaybından maada yok olma sürecine girmiş, onların yerine yeni varoş “zenginleri” yaratılmıştır.

 

Kendini Menderes veya Özal ile kıyaslaması ile kamuoyunda bir takım çağrışımlar uyandırmaya çalışan BOP’nin eş başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve zihniyeti unutmamalıdır ki;  

 

Demokratik sivil toplumun temeli şeffaflıktır

 

Sizce AKP iktidarı şeffaf mıdır?

 

Sorunun yanıtıyla sizi baş başa bırakarak genel anlamda hepimizi, özelde Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren bir konuya değinmek istiyorum.

 

EMASYA protokolü ve iç hizmet kanununun 35. Maddesiyle ilgili düşüncelerimi açıklamadan evvel bundan bir kaç yıl önce yaşanan bir takım olayları size örnek vermek istiyorum.  

                

      1.    Yer Almanya:

Almanya o güne kadar görülmemiş sel taşkınları ile uğraşmakta! Almanlar canı ve mallı ile uğraşırken sivil kurum ve kuruluşların yetersizlikleri göze batmaya başlamıştır.

      2.    Tüm dünyada olduğu gibi

Almanya’da H5N1 vakasıyla karşı karşıyadır. Burada da daha önceden tartışmaya açılan ama netice vermeyen bir konu yine gündeme gelmiştir. Sivil kurum ve kuruluşların yetersizliği…

 

Alman ordusu tam donanımlı olarak kışlalarında beklerken kanuni zorunluluklardan dolayı Alman haklının yardımına koşamamaktadır.   

Söyler misiniz zor günde kendi haklının yardımına koşamayan bir ordu salt vatan savunması ile mi mükelleftir? Mantık ve vicdan bu mudur? Eğer bir ülkenin ordusu zor günlerde ve bunlara doğal afetler, salgınlar ve büyük çapta toplumsal olaylarda dâhil olmak üzere yasal kısıtlamalardan dolayı harekete geçemiyorsa ben bu yasaları neyleyeyim?

Avrupa Birliği ve birlik içersinde yer alan güçlü bazı devletler kendi menfaatlerini pekâlâ diğer birlik üyelerine karşı savunabilmektedir. O halde Türkiye Cumhuriyeti kendi menfaatlerini neden savunamamaktadır?        

 

Pardon…

 

Soruyu yanlış formüle ettim, bugüne kadar göreve gelen diğer cumhuriyet hükümetleri ama iyi ama kötü Türkiye Cumhuriyetinin menfaatlerini savunmuşlardır. AKP hükümeti kendi iradesini AB(D) yetkililerine devretmek suretiyle hala arzı endam edebilmektedir.

 

                                                ***

04.02.2010

 

Kürt asılı vatandaşlarımız ayrı, PKK ayrı…

 

Değil otuz yıl, onlarla gerekirse daha üç yüz yıl mücadele ederim! 

Nefes Filmi’ni sınamada izleyemeyenler…

Ders almayanlar…

İbret almayanlar için…

 

İzleyin

 

Ve karar verin, analar bu vatan için feda ettikleri evlatları için ağlamalı mı?

 

                                                ***

05.02.2010

 

Peygamber tartışması, Amerika’nın imamı ve AKP

 

Kendine son padişah yakıştırmasından gocunmayan birine elbette bir gün birileri çıkarak

“Peygamber” yakıştırmasını da laik görecekti.

 

Amerika’nın imamı - şeytanın sağ kolu, sizce neden AKP denilmemesinde ısrar ediyor?

 

Akabe şeytanın oturduğuna inanılan tepe olarak karşımıza çıkmakta. Akabelerin en ünlüsü Mina ile Mekke arasındadır. Hacılar burada şeytanı taşlayarak Hac ibadetlerinin bir parçasını yerine getirirler.

 

 

 

Akabe kelimesi zihninizde bir çağrışım yaratıyor mu? 

 

                                                ***

07.02.2010

 

Düşünüyorum, öyleyse varım

 

Tartışmak, eleştirmek ve sorgulamak hükümeti zorla devirmek anlamına geliyorsa…

Atatürk milliyetçiliğine dayalı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, laik-demokratik soysal bir hukuk devletini savunuyorsak

 

Bu iktidara ve zihniyetine karşı tepkilerimizi azaltmamaz lazım!

 

                                                ***

09.02.2010

 

Cumhuriyet mitinglerini sanal ortama taşıyalım

 

Siteme göstermiş olduğunuz ilgiden ötürü teşekkür eder…

Sizi, ailenizi ve arkadaşlarınızı…

 

Cumhuriyet mitinglerinde göstermiş olduğunuz demokratik tepkilerinizi sanal ortama taşımaya davet etmek istiyorum.

 

Bu zihniyet ve iktidara karşı atalarımızdan bize miras kalan terbiye…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize öğrettiği akılcılık, incelik ve zarafet çerçevesinde…

 

En üst makamdan başlamak üzere!

 

Ekmek ve hak arayışında bulunan Tekel işçisi kardeşlerimizi…

Milli Eğitim emekçilerini de unutmayarak…

 

Atatürk milliyetçiliğine dayalı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, laik-demokratik soysal bir hukuk devletini olan Türkiye Cumhuriyeti için!

 

Hak ve hukuk tanımayan bu yeni “düzeni” protesto ediniz!

 

 Bir mail kampanyası

 

Posta Adresi

Telefon

Fax

E-posta

E-posta site üzerinden

T.C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 06689 Çankaya, Ankara

0 (312) 470 23 08

0 (312) 470 13 16

Yazın

Siteye giriş

T.C Başbakanlık

Vekaletler Caddesi Başbakanlık Merkez Bina

(0312) 413 70 00

 

Yazın

Siteye giriş

 

                                                ***

10.02.2010

 

Bir teklif

 

Diyanet başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan tüm Müslümanları temsil eden veya etmeye yetkili kişiler toplanarak, bir veya birden fazla moda tasarıcısıyla birlikte; “kapanarak Müslümanlığını göstermek isteyen” bir Türk kadını için bir nevi “milli kıyafet” niteliğinde bir tasarım üzerinde düşünmeleri gerek.

 

Bu tasarım en başta başını bağlama usulünden başlamak (geleneksel veya çağımıza belki daha uygun başka bir bağlama şekli) üzere siyasi görüşleri temsil etmeyeceği için, genel kabul görme ihtimali oldukça yüksek olacaktır. Böylece kamusal alanda yaşanan “sorunlarda” en aza indirgenmiş olacağı İnancındayım. Çünkü dini gerekçeleri öne sürerek ile “kapanmak” isteyen hanımlar genel kabul gören bir uygulama karşısında memnun kalacaklarına inanıyorum.       

 

                                                ***

11.02.2010

 

Konuşma len

 

Yok, sen imam hatiplisin diye değil!

Çağdaş hak ve hukuk bunu gerektirdiği için. Bak bakalım Avrupa normlarına…

Meslek liseliler hangi koşullar altında Üniversiteye gidebiliyorlar?

“Genel Üniversite” ile “Mesleki Yüksekokul” arasında fark var!

Millete neden gerçekleri anlatmıyorsun?

 

Sen dumansız hava sağsıyla uğraşacağına biraz da kara para ile uğraşsan!  

Doğru ya…

Siyasetinin finansmanını açığa vurman doğru olmaz. AKP demokrasisi, parası olanın demokrasisidir. Dikkat edin kara para kaynakları, değişik rant kapıları araştırılmamaktadır. İktidara geldiklerinden beri 17 kez ihale kanununu değiştiren AKP’nin kendisidir.

 

Üçkâğıt ekonomisi özellikle AKP iktidarında dallanıp budaklanmıştır. Finansmanın altın kuralı paranın yönünü izleyerek gerçeğe ulaşmaktır! Milletin anası ağlarken, sana ve iktidarına yakın olanların birden bire zenginleşmeleri göze batmıyor mu sanıyorsun?  

 

Bu para neden geliyor?

 

Nereye gittiği belli! Belli olmasına belli ama…

Ezelden beri Türkiye’de herkes küçük, küçük hırsızlıklara alıştırılmıştır.

Neden?

Çünkü küçük hırsızlar büyük hırsızların teminatıdır da ondan!

 

Sen Külhan Bey tavırlarınla kimin gözünü korkuttuğunu sanıyorsun?

 

                                                ***

12.02.2010

 

Gönlü viran

 

Açılım, açılım…

Açılan bir şey yok!

Tuvalete çıkan ıkınma sesine benzer birtakım sesler çıkıyor…

Bu ses dağı taşı inletiyor ama…

Zavallım kabız olmuş, ıkınıyor!

 

İçeriği doldurulmayan bir nesne farklı beklentiler yaratır.

Yerine getirilmeyen beklentiler hayal kırıklığına neden olur.

Hayal kırıklıkları, umutları tüketir.

Tükenen umutlar, hayata küskünlük yaratır.

Hayata küskün olan ise canlı bir cesetten farksızdır.

 

Ben, sen, biz, siz ve o canlı ceset olmak istemiyoruz!

 

                                                ***

14.02.2010

 

Allah rızası için sevmem, kanımca faydasından çok zararı dokunmuştur bu ülkeye…

Velhasıl kelam şahsen kendisini rahmetle anmakta istemem ama doğru söze ne denir. Haklı olduğu yerde hakkını yememek lazım.

 

Demokrasilerde devlet halka sorarak değil, halka hesap vererek yönetilir.

                                                                                         Turgut Özal 

 

                                                ***

15.02.2010

 

Böyle demokrasi olmaz

 

Muhalefetsiz…

Kadınsız…

Katılımsız…

Demokrasi olmaz!

 

Türkiye Büyük Millet Meclisinde kadınların temsil oranı ortalama %8 civarında.

Türkiye’de ortalama hukukçuların %30’u kadın.

Türkiye’de ortalama akademisyenlerin %36’sı kadın.

 

Kota taraftarı değilim! Kota demek bir yerde “zorlama” yapılarak bir yere varmak anlamına geliyor. Demokratik siyasette, hele bu konuda zorlama olmamalı. Olmamalı ama siyasete katılım olmalı. Dünya ortalamasına baktığınızda %18 civarında gerçekleşen kadının siyasete katılım oranı, Türkiye’de neden %8?

Diğer kamusal alanlarda kadınlarımız kendilerini ispatladıklarını açıkça göstermektedirler. Bence bu oranlarda hala yetersizdir ama en azından bir katılımın olduğunu gözlemliye biliyoruz.      

 

Farkındayım, hiç bir konuda görevinizi laiki ile yerine getirmiyorsunuz!

Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin makamları işgal ediliyor!

Bu makamlar Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin makamları olmasına rağmen bu makamları işgal eden zihniyet bizim zihniyetimiz değil!

 

2004 yılında, anayasamızın 10’cu maddesinde yapılan değişikliği neden hayata geçirmek için gayret göstermiyorsunuz, hani demokratikleşiyorduk?

 

Hak ve hukuksuz bir demokraside olamaz. Hak madalyonun bir yüzü ise, görev diğer yüzüdür!

Hak ve hukuk demokrasi bağlamında düşünülecek olursa, günümüzde birbirinden ayrıştırılamayacak kadar birbiriyle kaynaşmış durumdadır.

 

Sandıktan ben çıktım, var mı bana yan bakan?

 

Sorusunu sormanızı günümüz demokrasilerinde hukuk engeller!  

Halkın iradesi üzerinde irade yoktur” lafı palavradan ibarettir. Demokrasilerde hukuk halkın iradesinin üstündedir ve halkın iradesini bozma yetkisine sahiptir. O halde hukuk demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü hukuk, demokratik bir rejimin kendini koruma refleksidir.

 

Yasama, yürütme ve yargı; yani kuvvetler ayrılığı ilkesi bariz bir şekilde ihlal edilmektedir. Yargı bağımsızlığı sürekli bir tartışma konusu olan bir ülkede…   

Demokratikleşiyoruz diye de milleti kandırmayın; %10 seçim barajı ile seçim ve siyasi partiler yasası değişmeden*, kadın – erkek eşitliği sağlanmadan, halkın iradesi temsil bulmaz!

Yalan söylerken yüzünüz dahi kızarmıyor. AKP iktidarının devamını Laik, Demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti için çok büyük bir tehlike olarak görüyorum 

 

Tehdit ve meydan okuma psikolojisinde, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ideolojiden çok ama çok uzak olan bu iktidarın yalanlarına daha fazla itibar etmeyiniz!  

 

* seçimsiz ve seçeneksiz demokrasi olmaz, milletvekilleri delegeler tarafından belirlenmeli; parti liderleri tarafından değil.

 

                                                ***

16.02.2010

 

Ulus

 

Vatandaşlık kavramı ulus devletlerin meydana çıkmasıyla birlikte hayatımıza girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti anayasasında vatandaşlık esası vardır. Vatandaşlık ulusun hukuksal tanımıdır. Bu hukuksal tanım etnisite’ye dayanmayan ve bu ulusun meydana getirdiği devletin vatandaşlarına hukuksal açıdan eşit mesafede yaklaşmasına yarar. Yani bir ülkede yaşayan insanlar birçok etnik kökene dayanabilir ama bu insanların toplamı ulusu oluşturur. Daha basit bir ifadeyle Amerikan vatandaşlığına geçtiğinizde Amerikan ulusuna, Türk vatandaşlığına geçtiğiniz takdirde Türk ulusuna dâhil olursunuz. Dolayısıyla sizin etnik kökeniniz kimseyi ilgilendirmez, ilgilendirmemelidir!   

Bu hukuksal açıklamadan sonra ulus kavramının sosyolojik içeriğini de unutmamak lazım. Birlikte yaşama arzusu ve bu arzunun geçmişe* ve geleceğe yönelikte bir ifadesidir de aynı zamanda.

Yani tebaadan, ulusa – kuldan, vatandaşlığa geçiştir. Çağdaş bir kavramdır ve devlet karşısında hak ve özgürlüklere sahip olma sürecini tanımlar. Bu açıdan baktığınızda günümüzde yaşadığımız tartışmaları anlamak mümkün değildir.

 

Birbirimizden kuşku duymayalım, bireysel kimliklerden maada kolektif bir kimliği öne çıkaralım. Bireysel kimliğe saygılı, kolektif kimliğe bağlı yurttaşlar olarak yaşayalım. Bizi bütünleştiren acı ve sevinçlerimizin tümüne saygı duymak, tümüne sahip çıkmak bizi biz yapan ortak yanımız değil mi aslında?    

 

Bu coğrafyanın insanı onuruna düşkündür, biraz daha şefkatli ve dikkatli bir yaklaşım farklı neticeler verecektir.

 

*Ortak dil, kültür, din, tarih v.s  

 

                                                ***

17.02.2010

 

Başbakan’a bugüne kadar böyle şiir yazılmadı!

Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN için bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi. Övgü kitapları çıkartıldı, “Son Osmanlı Padişahı” denildi, ikinci peygamber (hâşâ) yakıştırması yapıldı, “Allah Başbakanımızı bizim başımıza nasip ettiği için her gün iki rekât şükür namazı kılmamız gerekir” (!) diyen zavallılar bile çıktı ama böyle bir şiir yazılmadı.

Denizlili İlhan Sözbilir’in başbakan Erdoğan’a ithafen yazdığı bu şiir bana elektronik posta yoluyla bir arkadaşımdan geldi. Ben de sizlerle paylaşmak istedim

Şiirin özellikle son kıtasına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içine düşürüldüğü durum bir dörtlüğe ancak bu kadar anlamlı ve net bir şekilde sığdırılabilirdi. Ve bu şiir Anadolu’nun bağrından kopup geldi…

 

İşte o şiir:

 

İrecep Bey!

 

İrecep bey sen bize, meydanlarda söz verdin.

Memleketi düzlüğe, götcem dedin götmedin.

Garşımızda safilce, boynun büküp durdun,

Haydut, hırsız, haksıza, çatcem dedin çatmadın.

Müslümanız çok şükür, Batıyınan işimiz

Olmaz bizim, bizlere yeter gendi aşımız,

Dedin emme, sayende, tasmalandı başımız,

IMF cavırını, atcem dedin, atmadın.

Kerkükte gızanları, Kürde teslim eyledin,

Türk’e vurana güldün, vurulanı payladın,

Bir ara sevindiydik, böyük laflar eyledin,

Kerkük gırmızı çizgim, gitcem dedin gitmedin.

Bizden oy ister iken, cavırlara hep çattın,

Denizli meydanında, bol bol palavra attın,

Amerika’ya karşı, söyle bakam, ne ettin,

Çilli horozlar gibi, ötcem dedin ötmedin.

Push denen o pis cavir, şeyhin mi oldu senin,

El pençe divan durdun, her lafına sen onun,

Bir tek vatansever yok, hayalin dolu dört yanın,

Memleket davasını, gütcem dedin gütmedin.

Mesuttan gurtulduyduk, rahmet okuttun ona,

Nah bu eller gırılsın, daha oy versem sana,

Rezil rüsvay eyledin, bizi tekmil cihana,

Devleti böyük devlet, etcem dedin etmedin.

Aşiret artığından, gorkup gaçacak millet,

Esgerinin başına, çuval geçecek millet,

Senin gibi içi boş, balon seçecek millet,

Değildik, amma yemin ettin, dutcem dedin dutmadın

 

                                          İlhan Sözbilir

 

Anadolu kıpırdamaya başladımı işte orada biraz durup düşünmek gerek…

Tülay HERGÜNLÜ

 

                                                ***

 

18.02.2010

 

Beraber yürüdük biz bu yollarda

 

Tayyip ağabey…

Abdullah ağa…

Cemaatler ve tarikatlarla…

 

Ama Kemal’in yolu ayrı!

 

Suçlandık…

Tutuklandık…

Yıprandık…

Ama aşınmadık!

Ve Türk ulusunun ezici çoğunluğu itişe kakışa beraber yürüyor bu yolda.  

 

Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur

                                  M. E. Yurdakul

 

                                                ***

19.02.2010

 

Aşiret

 

İnsanın temel ihtiyacı nedir?

İş, aş, eğitim’den önce…

İnsan, kendini güvencede bilmek ister!

Güvencesi teminat altında olan insanın hareketleri farklı olur. 

Güven duygusu esastır. İlkel ya da gelişmekte olan toplumlarda gözlemlediğimiz; bu güven duygusunun kişiye en başta ailesi veya bağlı olduğu kabilesi tarafından verildiğidir.

 

Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?

 

Güven duygusu, hayvanlar âleminde de çok büyük bir öneme sahiptir. Yırtıcı hayvanlara karşı kendilerini korumak isteyen sığırlar bir daire çizerek güvenliklerini sağlamaya çalışırlar. Demek ki

güven duygusu salt insancıl bir duygu olmaktan çıkarak canlılara has, yaşama özgü bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.   

 

Çağdaş batı toplumlarında kişi, öncelikli olarak devlet güvencesi altındadır!

Bu hep böyle değildi… Eskiden kişinin güvenliği - tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi ailesi, kabilesi veya aşireti tarafından sağlanırdı. Ve yine yaşayarak görüyoruz ki devletlerde ekonomik

sıkıntılara girdikçe aile, kabile veya aşiretin önemi gelişmiş ülkelerde de da artabiliyor.

 

Türkiye’nin esas meseleleri tartışılamaz, çözüm üretilemez hale getirilmiştir.

Bu kısır döngü kimler tarafından yaratılmıştır?

Sorumlusu kimdir?

Yanıtı basit; siyasetçiler!

Çözüm üretmesi gereken siyasetçiler.

 

Burada AKP’yi suçladığım kadar, şu an için TBMM’ inde temsil edilen CHP, MHP ve BDP’yi de suçluyorum. Açılım, maççılım hepsi hikâye…

Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğu çağdaş yaşamın gereği olan özgür bireyselleşmeyi gerçekleştirememiş olmasından kaynaklanan sorunları yaşıyoruz ki, kul – köle zihniyeti iliklerimize kadar işlemiş durumdadır… 

 

AKP’nin feodalizme verdiği destek…

AKP’nin cemaat, tarikat ve aşiret siyaseti…

Türk ulusunun genelde, kişinin özelde Kul ve köle olarak yaşamasını “güvence” altına almaktadır.

Türkiye uluslararası iktisadi toplumun bir üyesidir hem de öyle önemsiz, geri kalmış bir üyesi değil.  

 

                                                                                                        G-20 üye ülkeleri

 

Türkiye dünya ekonomisinde söz sahibi bir konumdadır. Ancak AKP’nin, AB(D) eksenindeki siyaseti ve okyanus ötesindeki ağababalarının talimatı doğrultusunda hareket etmesi, Türk halkının pastadan pay almasını engelliyor. Peki, ama…

Madem dünya ekonomi çarkının önemli parçalarında biriyiz ki bu AKP iktidarından öncede böyleydi, halk olarak–birey olarak cebimiz neden delik geziyoruz?

Nerede bu para? AKP’nin özelleştirme adı altındaki yok pahasına satıp, savma furyası kimlere yaramıştır?

Halka yansımayan refah, kimin refahıdır? Ağaların, cemaatlerin, tarikatların ve tabii iktidar yandaşlarının!

Özellikle güneydoğu Anadolu’da kamu işletmeleri zarar da etse elden çıkartılmamalı(ydı)…

IMKB’ da kazanılan milyar dolarlar yabancı “yatırımcıların” cebine gireceğine AKP’nin edebiyatına uygun fakir, fukara – garip, guraba’nın cebine girseydi daha iyi olmaz mıydı?

 

Olmazdı!

  

Olamazdı, çünkü feodalizm maalesef Türk siyasetinin vazgeçilmez bir parçası olarak karşımıza çıkmakta. Devlet, bireyin güvencesini sağlayamadığı için aile, kabile, cemaat, tarikat veya aşiret “müesseseleri” devreye girmek zorundadır. Ne yazık ki aşiret sistemi yok olmamakla beraber tarihimizin ve günümüzün en önemli sosyal yapılarından biridir. Özellikle güneydoğu Anadolu’da kimine göre aşiretler ulusumuzun en büyük toplumsal sorunu, kimine göre ise özellikle Kürt kültürünü hayata tutan en büyük etkendir.        

 

Demokrasi, halkın daha doğrusu bireyin yönetime katılması demektir. Türkiye’de ki demokrasi anlayışı halkın yönetime katılmaması anlamında gerçekleşmektedir. Çünkü bireyin yerini aile, kabile veya aşiretler almaktadır. Birey yerine bu “müesseseler” karar verir.  

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu “sosyal yapılaşmaya” karşı öngördüğü çare, toprak reformu ve köy enstitüleri idi. Ancak ömrü bu büyük projeyi hayata geçirmeye yetmedi.  

 

Gerisi zaten hepimizin malumu…

Türkiye’de siyaset menfaat fabrikası gibi çalışmaya devam ettiği sürece…

İnsanlarımız aslında siyasetçilerin kendilerinin aynadaki yansıması olduğunu kavramadıkça…    

AKP misali bozuk bir pusula değerindeki yöneticiler, yön vermeye çalıştıkları sürece…

İnsana güvencesini devletin vermesini daha çok bekleriz.

 

                                                ***

20.02.2010 

Her yere tabela asıyorlar, “Avrupa’nın en büyük adliye sarayını yaptık” filan diyorlar.

Halbuki, bu iş binayla olsaydı…
Yargıtay Başkanı müteahhit olurdu.

Bakın…

Cumhuriyet Başbakanı denmez.

Cumhuriyet Bakanı denmez.

Cumhuriyet Müsteşarı denmez.

Cumhuriyet Büyükelçisi denmez.

Cumhuriyet Valisi de denmez.

Ama…

Cumhuriyet Savcısı denir.

Peki niye?

Mustafa Kemal de merak etmiş… Ve, “cumhuriyet savcısı” sıfatının isim babası olan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’a sormuş aynı soruyu, “Niye?”

İsviçre’de hukuk doktorası yaparken, İzmir’in işgal edilmesi üzerine Kurtuluş Savaşı’na katılmak için yurda dönen ve Ege dağlarında vuruşan… Sonra da Mustafa Kemal’in emriyle hukuk reformunun temellerini atan Profesör Mahmut Esat Bozkurt, şu cevabı vermiş…

 “Gün olur, Cumhuriyet’i korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, büyükelçiden, validen bile hesap sormak gerekebilir… İşte onun için, Cumhuriyet Savcısı’dır!”

Cumhuriyet’i savunmak…

“İlk işi”dir.

İrticayla mücadele etmek için, ekstra plan mlan hazırlanmasına gerek yoktur.

Dolayısıyla…

Tarikatçıların cirit atması için, irticayla mücadele etmeyi suçmuş gibi gösterenlerin… Haysiyet cellatlarının yargısız infazlarını gülümseyerek seyredenlerin… Hayatını Cumhuriyet’e adamış komutanları ayağına getirirken, teröristin ayağına tıpış tıpış mahkeme götürenlerin… Bu millete verebileceği “hukuk dersi” yoktur.

                                                                                                         Yılmaz Özdil

 

  Yılmaz Özdil’in yazısıyla ilgili tarafımdan ufak bir not:

 

Ülke adı

 

 

Almanya

Staatsanwalt

Staat         = Devlet

Anwalt       = Avukat

İngiltere

Public prosecutor

Public        = Kamu

Prosecutor = Savcı

Fransa

Procureur de la République

Procureur   = Savcı

République = Cumhuriyet

Beyinsizler takımına duyurulur

 

                                                ***

 

21.02.2010

 

Devlet-i Osmanî ahalisinde terfiyi temayüz

 

İlim ile irfan ile olmaz;

Ya olacak kuvvetli iltimas,

Ya olacak madeni haz,

Ya da olacak ten ile temas.

 

Osmanlıyı anlatan bu dörtlü size bir şey hatırlatıyor mu?

 

Başbakandır, ne yapsa yeridir

 

mı desek acaba?

Yoksa bu cümle başka türlüydü de ben mi hatırlayamadım?

 

Recep Tayyip 28.Şubatın bir ürünüdür. Hatırlayın 28.Şubatta partisinden kopup giden kim oldu?

Ben eski görüşte değilim, değiştik diyen kimdi?

Hiç bir şey değişmedi, hatta bugüne kadar ki kazanımlarımızı kaybederek Osmanlı kafasına dönüşüyoruz. Demokrasiler, herhangi bir tehdit veya baskı unsurunu kaldıramaz. Türkiye demokratik -  hukuk devletinin bütün kalan kırıntılarını kaybetme aşamasında. Otoriter ve totaliter rejim bir günde gelmedi Türkiye’ye. Hazmettire hazmettire, yavaş yavaş ve sinsi sinsi el altından yürütülen bir sürecin ürünüdür yaşayarak gördüklerimiz. Ve biz uyanamadık…    

 

Bu arada aklıma gelmişken Recep efendiye hatırlatarak sormak isterim, DENIZ FENERI ne oldu?

 

                                                ***

 

22.02.2010

 

Devlet-i Tayyipî

 

Tele kulak Cumhuriyeti…

Nerdeyse sekiz yıldır iktidarda olan bir hükümet…

Ve bu hükümetin başı, ben dinleniyorum diyebiliyorsa…

Bu baş doğrudan Fetih Şimşek diye birisini önemli bir kurumun yöneticisi olarak atıyorsa…   

Fetih Şimşek Telekomünikasyon İletişim Başkanı, bende dinleniyorum diyorsa…

Dahası bu başın sekiz yılda bu konuda elinden bir şey gelmiyorsa…

Arkadaş ben sorarım:

 

Kardeşim bu nasıl bir sorumsuzluk, görevi suiistimal ve iktidarsızlık örneğidir ki sen neyin ve kimin başısın?

 

Koca Türkiye Cumhuriyeti, kabile yönetir gibi yönetilir mi?

Çıkardığın gece yarısı yasaları gibi kendinde, ulusal ve uluslararası ilişkilerinde karanlıkta kalıyor.

Taa 2005 yılında yasa değiştiriyorsun!

Niye, ortada ne Ergenekon var…

Nede yoğun darbe iddiaları.

Neyin hazırlığını yapıyordun polis vazife ve selahiyet kanununu değiştirirken?

Ve bugün…

Hangi hukuksal açıklama doğrultusunda, hangi mahkeme kararı ile…

Hangi koşullarda cümleten dinleniyoruz?

Soruştan'a soruyorsun, soruşturulana sormuyorsun…

Soruştan'a itimat ediyorsun, soruşturulanla hiç ilgilenmiyorsun…

Türk kanunlarına göre tahliye esas, tutuklama istisnadır…

Tahliye kararı veren hâkime yandaş medya neden sürek avı başlatır?

Hele bu hâkimlere adalet bakanlığı tarafından soruşturma açılmasına ne demeli?

 

Evrensel hukuk kurallarına göre herkes suçu ispatlanana kadar masum kabul edilir…

Varsa kuvvetli suç şüphesi…

Başka türlü delil edilemeyeceği kanaati oluştuğunda dinlersin*.

 

Demokrasi havarisi Recep Tayyip Erdoğan…

Sen ki siyasal İslam’ın başını çekiyorsun…

Bilmez misin ki, Kuran-ı Kerim ehliyet ve liyakat ilkeleri üzerine inşa edilmiştir ki,  

Sen ehliyetsizliğin ve liyakatsizliğin en vahim tezahürü olarak karşımıza çıkıyorsun.

Ve ne yazık ki ehliyetsizlik ve liyakatsizlik ulusumuzda da uzun zamandan beri kök salmış durumda! Bundan faydalanarak, buna güvenerek göze batmayacağını sanıyorsun ama…

Ne demokraside, nede İslam’da korkunun, tehdidin ve baskının yeri yoktur!    

Ama sen korku ortamı yaratmaktan çekinmiyorsun.

Zehir ve kılıçla iktidarının ömrünü kısalıyor…

Yoksa sen dinciliğin sadizminden haz duyanlardan mısın?

 

*Ceza Muhakemesi Kanunu 135. Madde

 

                                                ***

 

23.02.2010

 

İşin püf noktası

 

İşsizlik ve açlık…

Gelir adaletsizliğine bakar mısınız…

Vatandaşlarımızın yaklaşık %60’ı yoksulluk ve açlık sınırında yaşıyor.

Türkiye’de nüfusun yaklaşık %20’si toplam gelirin %80’ine sahipken diğerleri %20’siyle yetinmek zorunda. 2002 yılında Forbes dergisi dolar milyarderi listesinde Türkiye’de 6 kişiye yer verirken bu sayı 2008 yılında 35’e yükseldi!   

 

Cehaletin, terbiyesizliğin böylesi görülmemiş

AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan, Ergenekon’a mensup kişilerin 40 sene boyunca halkın belirli kesimlerini fişlediğini öne sürdü. Doğan “Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde” dedi.

AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan, Kahramanmaraş Belediyesi Meclisi tarafından mahalle yapılan, ancak itiraz üzerine Danıştay kararı ile yeniden belde statüsüne kavuştuğu için 7 Mart’ta belediye başkanlığı seçimi yapılacak olan merkez Karacasu Beldesi’ndeki partisinin seçim bürosunu ziyaret etti.

Burada bir konuşma yapan Doğan, “Eğer biz birazcık tökezlersek bu Ergenekoncular falan halktan bu defa çok kötü intikam alır. Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler. Kimin çocuğu İmam Hatip’e gidiyor hepsini fişlemişler. Kim muhafazakar, kim Ramazan’da oruç tutuyor hepsini fişlemişler.

Eee şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu” dedi.

Hükümet olarak iradeleri dışında kimsenin hiçbir şeyi kendilerine yaptıramayacağını söyleyen Doğan, şöyle konuştu: “Ben bir müteahhitle aynı masaya oturup bir çay içmedim. Eğer siyasetçiler, vekiller, belediye başkanları, zenginlerden yardım almaya başlamışsa iş bitmiş. Bizi konuşturmasınlar. Bizi konuştururlarsa laf bitmez. Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz.”

Zihniyetin açığa vurumudur bu!

                                                

                                                 *

Recep Tayyip Erdoğan’ın yine yurtdışında olduğu bir zaman biriminde yaşadığımız göz altılarını… Başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere CHP ve MHP’yi de kapsayan 48 saat sürecek Harbiye Marşı ile protesto ediyorum!  

 

Bu süre zarfında sizleri düşünmeye davet etmek istiyorum.

 

                                                ***

 

25.02.2010

 

Türkiye’de değişmeyen tek şey Deniz Baykal’ın olaylara seyirci kalmasıdır

 

Alavere dalavere, muhalifler cezaevine…

 

Kurdukları bu parti “muhafazakâr” adı altında ortaya çıkmış olsaydı belki bir anlamı olurdu. Fakat bizden daha çok Cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları doğru değildir.

                                                                                                Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk

 

                                                ***

26.02.2010

 

Dönülmez akşamın ufkundayız

 

İntikam andı içecek derecede serseri…

Sağduyudan yoksun…

Aklını yitirmiş kimseler…

Genellemelerden yolla çıkılarak…

Türk Silahlı Kuvvetlerinin maneviyatına ağır hasar vermek suretiyle…

Meseleleri bulandırarak sorgulamakta!

 

Güçlü bir toplumsal dokuya sahip Türk ulusu…

İpin ucunu kaçıranlar tarafından…

Çok seslilik…

Daha çok özgürlük…

Ve demokrasi adına…

Aptal yerine konmakta!

 

Yakında AB(D) bize plaket verirse…

Şaşmayın sakın…

Çünkü biz…

Her türlü hayvanı içimizde barındırarak…

Besliyoruz!

 

AKP’den…

Recep Tayyip Erdoğan’dan…

Veya Abdullah Gülden…

Feyiz alanlar…

Garip – guraba’yı, fakir – fukarayı…

Kısacası milletti…

Dert sahibi etti!

 

Hak ve hukukun olmadığı yerde…

Bazen devlet eliyle…

Kimi zaman kudretlinin kolluyla…

Uzak değildir şiddet!

 

Marifet ve hakikat…

Şeriat ve tarikat…

Çarşafta ırz…

Peçede namus arayan gaflet!

 

Hayata herkes bakar bir pencereden…

Ama…

Karşı pencereden bakana…

Bu kin…

Bu nefrette…

Ne?

 

Cehalet denen bataklıktan…

Dinci yobazdan…

Bıkmadın mı?

 

Hala tehlikenin farkına varamayanlar...

Karşınızda…

Titrek hamsi…

Terör örgütü!

 

                                                ***

 

27.02.2010

 

Demokrasi terbiyesi

 

yoksa…

 

Demokratik olduğu söylenen Türkiye’nin ve demokrat olduğunu iddia eden iktidarın gerçek yüzü ortaya çıkar. Çoğunluk diktatörlüğü kurma heveslisi, karanlıklar ve korku imparatoru Recep Tayyip liderliğindeki AKP, demokrasiyi içselleştirememiştir. Ne yazık ki Türk siyasal yelpazesine baktığınızda AKP bu konuda tek başına yol almamaktadır. Ancak bugüne kadar iktidara gelen hiç bir siyasi parti, AKP kadar Türkiye’yi germemiştir. AKP’nin bu pervasız tavrı şüphesiz ki iç ve diş konjonktürle yakından ilgilidir.        

  

Öncelikle korku, ardından kararsızlık insanı hareketsiz kılar. Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmayın tereddütlerini anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Çünkü gün gibi aşikâr olan Türk siyaset yelpazesinin, demokratik yoldan AKP’ye karşı koyabilecek güce sahip olmamasıdır. Tabii ki salt böyle bir gerekçe, Türk Silahlı Kuvvetlerinin harekete geçmesi için yeterli bir sebep değildir. Ancak şahit olduğumuz birçok manzara Türk Silahlı Kuvvetlerinin, en azından ama Cumhuriyet başsavcısının harekete geçmesi gerektiğini göstermektedir.

Bugüne kadar görülmemiş bir şekilde Türk ulusunun kamplara bölündüğü, Türk kavramının aşağılandığı, Atatürk ilke ve inkılâplarının ciddi manada sorgulandığı, hukukun arkasından dolanıldığı ve laik - sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin tehdit edildiği bir ortam yaşanmamıştı.

       

Korkarım ileri demokrasi anlayışında çarpıklık olan AKP macerasının bedeli ve bazı kurumların yaşadığı tereddütler Türk ulusuna ileriki yıllarda fatura edilecektir…  

 

                                                ***

02.03.2010

 

Daha düne kadar…

 

Çocuğumu Amerika da okutacak param yok diyerek işadamına burs verdiren adam…

Bugün 2 milyon Türk Lirası üzerinde paraya sahip!

Hiçbir şey yemeden içmeden, kuruş harcamadan…  

8 yıllık AKP iktidarı boyunca her ay 10.000 TL maaş alsa ki başbakan maaşı Ocak.2008’de 9.000 Türk Lirası civarındaydı…

 

12 x 10000      = 120.000 Türk Lirası

120.000 x 8     = 960.000 Türk Lirası

 

Hadi cimrilik olmasın ikramiye, ıvır zıvır ayda 5.000’de öyle alsa eder sekiz yılda 480.000 Türk Lirası. 480.000 + 960.000 eder 1.440.000 Türk lirası…

    

Arkadaş sorması ayıp olmasın ama çok cömert olarak hesapladığım bu rakam öylede böylede tutmuyor, bu ne iş?

 

İnce iş…

Sen anlamazsın!

Öyle işlerden anlasaydık zaten bugün böyle sürünmezdik.

Haaaaaaaa...

Sen hiç tüccar başbakan görün mü?

Vatanı, milleti pazarlayan…

Al sana!

Görmediysen gör…

 

                                                                         ***                     

03.03.2010

 

Kibar Feyzo

 

Geçen gün TRT 1’de yayınlanan Kibar Feyzo’yu izlerken nedendir bilmem…

Aklıma şu soru geldi, AKP ileri demokrasisinin üstüne demokrasi olabilir mi?

Sizce olabilir mi?

 

Ağanın pokunun üstüne pok olurmu lo?

 

Vallah olmaz!

Lengerli fötr misali AKP ve yüzde kırk yedilir seçmen kitlesi elbette yüzde elli üçe nazaran demokrasi şapkasını taşımaya daha yetkilidir!?

Yakışır benim kibar feyzo’ma!    

 

                                                                         ***

 

04.03.2010

 

Dün itibarıyla…

 

Alman anayasa mahkemesi kişisel iletişim bilgilerinin* kayıt altına alınarak altı ay saklanması yürütmeliğini durdurdu!

Benim gibi bilgiişlem ve güvenlik konularıyla ilgili olanların uzun zamandan beri bu yürütmeliğin tehlikeleri konusundaki uyarıları, nihayet neticelendi. Türkiye’de bu ne yaptığını bilmezler salt sağlık konusunda kaş yapayım derken göz çıkartmıyorlar!

Bilgisayar güvenliği çocuk oyuncağı değildir ve gerçekten uzman kadrolar gerektirir. Türk ulusunun internet ortamına verilen kişisel bilgileri şimdiden bazı uyanıkları harekete geçirmiş bulunuyor. Cüzi bir rakam karşılığında alınabilen bir yazılım sayesinde kişisel bilgilerinizle istendiğinde malınız mülkünüz satılabilir. Benden duyurması.      

Anlayacağınız üzere bu adamların açıkları Ergenekon safsatasıyla sınırlı değil. Hepimizi ilgilendiren, hepimizin güvenliğini - Türk Silahlı Kuvvetlerini de buna dâhil etmek üzere tehdit eden bir durumla karşı karşıyayız.

 

*telekomünikasyon yani internet ve telefon bilgileri  

 

                                                                         ***

06.03.2010

 

Ucuz kahraman

 

İkaz edilmedin mi?

Ucuz kahramana denmedi mi, bunlar unutulmaz eninde sonunda fatura önüne konur diye?

Hadi bakalım Davos fatihi Padişah I Recep Tayyip…

Görelim seni!

 

Davos’un faturası

TAMAM, “Türkler 1915-23 arasında Ermenilere soykırım yaptı” diyen 252 sayılı karar tasarısının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde reddedilmesi için resmi, gayriresmi bütün ilgililerimizin büyük gayret gösterdiği, 22’ye karşı 23’lük sonuçla yani tek oy farkıyla da görüldü.

Ama karşıdakiler kazandı.

Daha açık konuşalım:
Dış İlişkiler Komitesi’nin Yahudi kökenli Başkanı Howard Berman’ın gayretlerine, aslında Türkiye hakkında olumlu değerlendirmeleriyle bilinen Komite Raportörü Yahudi kökenli Alan Makovsky’nin tutumuna, Komitedeki Yahudi kökenli 7 üyenin hepsinin de “Evet, Türkler soykırım yapmıştır” yönünde oy kullanmalarına… Ve ABD’deki güçlü Yahudi örgütlerinin bu defa “Ne haliniz varsa görün” dercesine Türk tezini sahipsiz bırakmasına bakınca gerçek ortaya çıkıyor:
Geçen yılki meşhur “Davos” zaferimiz(!) vardı ya… Hani Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na yedi cihanın gözü önünde, “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz!” diyerek terk ettiği Dünya Ekonomik Forumu toplantısı…
İşte o skandalın bedelini ödedik.
(Başbakan’ın tezi yanlıştı demiyoruz, üslubu ve tarzı yanlıştı.)
Yoksa bizimkilerin tek başına 22’ye çıkardıkları oyun sayısı, Musevi Lobisi’nin de desteğini alsak öneriyi reddetmeye rahatça yeterdi.
Ve sadece Temsilciler Meclisi’ndeki 252 sayılı önerinin belini kırmış olmakla kalmaz, Senato’ya da aynı metinle sunulan 316 sayılı önerinin kaderini de kendi lehimize etkilerdik.
Şimdi bir yandan konu Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na gelecek mi, gelmeyecek mi baskısıyla 24 Nisan’ı yani Başkan Obama’nın yayınlayacağı “anma” mesajını bekleyeceğiz, öte yandan Senato’daki gelişmeleri izleyeceğiz.
Bu gerçekler ortada duradursun, mutat üzere yiğitliği de elden bırakmayacağız.
Örneğin iktidar partisinde Genel Başkan Yardımcısı sıfatı taşıyan birinin “Biz de onların Kızılderililere soykırım yaptığını Meclis’te karara bağlayalım” dediği bildiriliyor.
Sallamaya başlayınca onunla kalmamış, Avustralyalıların Aborijin diye bilinen yerlileri, Fransızların Cezayirlileri, Yeni Zelandalıların Maorileri soykırıma tabi tuttuğundan söz etmiş.
Keşke Rusların Tatarlara, Belçikalıların Kongolulara yaptıklarını saysaydı.
Bütün bunlar doğrudur -veya doğru olabilir- ama Türkiye Büyük Millet Meclisi oturup “Bunlar doğrudur” diye karar alsa, hiçbir şey olmaz.
Çünkü uluslararası ilişkilerde “karar”ların işe yaraması yani sonuç vermesi için karşı tarafın bileğini bükecek güce/koza sahip olmanız gerekir.
Tamam, bu karar üzerine Washington’daki Büyükelçimiz Namık Tan’ı “istişarede bulunmak (danışmak) amacıyla” Ankara’ya çağırmışız.
İyi etmişiz de… Fransız Milli Meclisi’nden “Türkler soykırım yapmıştır” kararı çıkınca Paris Büyükelçimiz Köksal Sönmez’i Ankara’ya çağırıp 4 ay göndermeyerek nereye vardık ki şimdi bu yolla sonuç alalım?

Oktay Ekşi

 

                                                                         ***

07.03.2010

 

Demokrasi sorunu

 

Günümüzde demokratik rejimle yönetilen tüm toplumlarda gözlemleyebildiğimiz ortak bir sorun var.

 

Laf çok, icraat yok!

 

İcraat yokluğunu tabii ki mecazi anlamda kullanıyorum ama şu bir gerçek ki siyasetçiler vaat etiklerinin yarısını bile gerçekleştirmekten acizler. Bu aczin “en güzel” örneklerinden birini Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP, AKP’nin seçtirdiği siyasal İslam’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sergilemektedir. Eskilerin bir sözü vardır:

 

Koyma pınar, pınar olmazmış

 

diye; senaryosu ve projesi ABD patentli - yeni Osmanlıcalık – ve bu bağlamda – ılımlı İslam – yani Büyük Ortadoğu Projesi zorlayarak da olsa hayata geçirilemez. Türkiye ne yeni kurulacak bir Kürt devletinin bekçiliğini, nede Arap yarım adasının hamilliğini üstlenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çizdiği ve Mısak-ı milli sınırları dâhilinde kalarak eninde sonunda özlemini duyduğu tam bağımsızlığına kavuşacaktır.

Ancak buda “armut piş - ağzıma düş” şeklinde gerçekleşemez! Elbirliği, azim ve yoğun bir çalışma temposuyla başarabiliriz!!!        

 

                                                                         ***

08.03.2010

 

Adabımuaşeret gereğidir

 

Zengini hayırsız evlat…

Memuru süslü avrat…

Siyasetçiyi kuru inat batırır!

                                                                          * 

Ekonomik ilişkiler, sosyal ilişkiler belirler

                                               Karl Marx

                                                                          * 

İnsanlar yaşadıkları gibi düşünür

                           Friedrich Engels

 

                                                                         ***

09.03.2010

 

Kerpiç ev(e) suç duyurusu

 

Elli bir insanımızın hayatına mal olan Elazığ’ı depreminde, yürütmenin başı olan kişi görevini suiistimal etmekten yargılanmalı. Yıllarca İstanbul’u “yönettikten” sonra Türkiye Cumhuriyetini “yönetmeye” soyunan kişi ve onun zihniyeti, İstanbul da depreme karşı yeterli önlem almadıkları gibi Türkiye genelinde de almamakta ısrarlı görünüyorlar. Bu fiil, görevi suiistimal ve görevi kötüye kullanmaktır!         

 

Kerpiç eve suçu yükleyenlere de bir sözüm var. Rahmetli dedemin evi yüz küsur yıl önce yapılmıştı. Dedemin vefatından sonra çocukları evi tadilattan geçirirken bizzat şahit oldular ki…

Ev kerpiçten yapılmış olmasına rağmen duvar aralarındaki tahta, dal gibi yapı malzemeleri öyle bir işlenmiş (örülmüş) ve yaklaşık 30 santimetrelik çivilerle tutturulmuş ki…

Duvarları yıkmak için çok ama çok büyük çaba sarf etmek zorunda kaldılar. Demem o ki, kerpiç evden korkma yeter ki bir işini yaparken doğru yap!

Bir not: Büyük depremde ev yıkılmak şöyle dursun, herhangi bir yerinde sıva çatlağı dahi oluşmadı.

 

                                                                         ***

                                                                 

11.03.2010

 

Sorun çözmek

 

Yürek, irade, kararlılık ve akıl ister…

Tarihi fırsattan bahis edenler var…

Tarihi bir süreç yaşadığımızdan söz ediliyor…

Gün gelecek ve tarihin bile şaşırıp kalacağından şüphem yok!

 

Tutturdular anayasayı değiştireceğiz diye…

Neymiş, AB uyum sürecine uygun sivil bir anayasayı getireceklermiş…

Neymiş, darbe anayasasıymış!?

Neymiş, AB(D) istiyor diye değil, halk istiyor diye anayasayı değiştireceklermiş!?

 

Güzel…

 

Bunlarda ilaçlık için akıl yok!

 

Anladığım kadarıyla tüm “aydınların” yazar, çizerlerin ve bilirkişilerin mutabık kaldığı bir konu var;

1961 Anayasasının, gelmiş geçmiş en sivil anayasası olduğudur!

 

Madem öyle al 61 anayasasını, gerekiyorsa adil ve tüm ulusa faydalı bir şekilde güncelleştir.

Bu - AKP Anayasası -  olmayacağı için muhalefette, halk da gönül rahatlığı içinde bu anayasaya evet desin. Ayrıca infial yaratmanın da bir anlamı yok. Gel benim akılsız “arkadaşım” sana bir örnek daha vereyim.  

 

Devam edecek  

                                                                          *

 

14.03.2010

 

Geçenlerde oğlum gelip bana bir soru yöneltti, kendisi şu anda Gymnasium’un 12. sınıfında ve siyasetle yakından ilgili:

 

Baba sınıfta Wehrhafte Demokratie’yi* tartıştık, demokrasi neden kendini savunmak mecburiyetinde?”    

    

diye sordu.

 

Yanıtım: “Demokrasi genel anlamı itibarıyla kırılgan ve hassas bir yapıya sahiptir. Bu olgu demokrasinin bir toplumda hangi evrimler geçirerek yerleştiği veya kaç yıldan beri uygulandığı ile ilgili değildir! Bugün demokrasisinin yerleşmiş olduğunu kabul ettiğimiz batı toplumlarında bile demokrasinin tehdit altında olduğu bir gerçektir. Faşizan bir anlayışla yönetilen toplumlar dün olduğu kadar bugünde mevcuttur. Örnek olarak Fransa’da Sarkozy, İtalya’da Berlusconi’nin yönetim anlayışı ve şeklini gösterebiliriz. Demokrasi kendini savunamaz duruma getirildiğinde, demokrasinin nimetlerinden yararlanarak iktidarı ele geçirenlerin, otoriter bir yönetim şeklini benimsemeleri uzun sürmez. Hukuk devleti kavramı yasama ve yürütmeden maada bağımsız bir yargı tarafından güvence altına alınır. Özellikle yüksek yargı dediğimiz mekanizmanın görevi yasama ve yürütmeyi denetlemektir. Hiç bir otoriter yönetim denetimi kabul etmez!

Otorite ile yönetilen ve denetlenemeyen bir olguya da demokrasi denemez. Türkiye örneğinden yola çıkarak devam edelim; Türkiye’de uzun zamandan beri otoriter rejimin ayak seslerinden bahis edilmektedir. Kısa bir süre önce Yargıtay başkanı feryat, figan ateş bacayı sardı diye ikaz etme durumunda kaldı. Anlayacağın Türkiye’de yargı saldırı ve kuşatma altındadır. Buda şu anlama gelmektedir, Türkiye uzun zamandan beri otoriter rejimin ayak seslerini duymuyor – artık bizzat içinde yaşıyor!  

Dinci – liberal ittifakı, iktidar düşünürleri, köşe yazarları ve köşe dönerleri zaten algılama sorunu yaşayan halkımızın kafasını iyice karıştırmaktadır. Terör örgütüyle müzakere, Türk Silahlı Kuvvetleri ile mücadele içinde olan zihniyet, nihai sona doğru yargıyı ele geçirerek kendi silahlı kuvvetlerini oluşturma sürecine doğru yol almaktadır.

  

Milli iradeye, demokratik meşruiyete o kadar önem veren bir iktidarın samimiyetini sorgulamak durumundayım. Seçim barajını madem öyle neden indirmiyorsunuz?

Yasama ve yürütme totaliter rejimlerde de olabiliyor ama bu tür rejimlerde olmayan bağımsız bir yargıdır. Denetlenecek olanın – denetleyiciyi tayin etmesi nasıl “mantıklıysa” işte AKP’nin demokrasi anlayışı, milli iradeye ve demokratik meşruiyete de yaklaşımı o kadardır.

 

*Savunmacı demokrasi

 

                                                                         ***

 

15.03.2010

 

SEVGİLİ, okuyucularım, Türkiye’de “ Balyoz darbe planı” diye kıyametler koparıldı, devletin general ve amiralleri dahil çok sayıda subayları tutuklandı. 1. Ordu Karargahı’nda 2003 yılında yapılan plan semineri çalışmasında güya bizim askerimiz Fatih Camii’ni bombalayacak, dahası kendi jet uçaklarımızı düşürüp ortalığı kızıştıracak ve böylece askerlerin ülke yönetimine el koyması, darbe yapması sağlanacaktı!

Şimdi elimde yine yıllar öncesinden çok ilginç bir belge var. ABD tarafından hazırlanan bu senaryoda yine camilerin bombalanması öngörülüyor. Bu plan allanıp pullanıp Fethullah’ın 2 Haziran 1998 tarihli Zaman gazetesinde haber oyılarak yayınlanıyor. Şimdi size bu haberi özetleyerek veriyorum, günümüzdeki benzerliklere dikkat etmenizi rica ediyorum:

“Türkiye’yi yakından tanıyan Amerikalı uzmanlar, Milli Savunma Üniversitesi’nde iki gün üst üste yapılan toplantılarda Türkiye ile ilgili iç savaş senaryolarını tartıştı.

Washington ( Zaman) – ABD’de think tank (düşünce) kuruluşları Türkiye’de iç savaş senaryoları tartışıldı. Türkiye’de görev yapmış bazı büyükelçiler ve Türkiye’de iç savaş senaryolarını tartışıyor. Milli Savunma Üniversitesi’nde (National Defense University)

yapılan toplantılarda Türkiye ile ilgili iç savaş senaryoları tartışıldı. Türkiye’de görev yapmış bazı büyükelçiler ve Türkiye uzmanlarının katıldığı oturum, basına kapalı olarak gerçekleştirildi.

START CAMİYE BOMBA İLE VERİLECEK :

Güvenilir kaynaklardan edinilen bilgilere göre iç savaş senaryosu, Türkiye’nin toplumsal fay hattı sayılan Kahramanmaraş, Sivas, Erzincan, Kayseri ve Çorum’da bir Cuma namazında camilerde bombalar patlamasıyla çıkan karışıklıklar üzerine bina edildi (kuruldu).

HALK OTORİTEYE İSYAN EDECEK :

Amerikalı Türkiye uzmanları bu senaryoyu çeşitli sorunlarla irdelediler. Oturum Alevi, Sünni, Kürt gibi etnik veya mezhepsel grupların, ordu ve polis gibi devlet birimlerinin, İslami grup ve cemaatlerin ve medya patronlarının tepkisinin ne olacağı gibi sorular üzerine yoğunlaştı.

Senaryoya göre camilerin bombalanmasından sonra halk kaymakamlık, valilik gibi devlet dairelerine yürüyor. Polis halkın önüne geçemeyince askeri birlikler devreye giriyor. Alevi- Sünni çatışmasıyla laik- antilaik çatışması iç içe gerçekleşiyor.

Polisin çoğunluğu Sünni tarafına geçiyor.

Ordu’da da çözülmeler oluyor. Polisle asker çatışıyor. Büyük kitleler orduya karşı tavır alıyor.

İslami gruplar yurtdışından silah bağlantıları kuruyor. Bazı cemaat liderleri topluluklarını kontrol etmeyi başaramıyor ve ülkeyi terk ediyor. (Aynen Fethullah’ın ABD’ye gittği gibi!) İslami görüşleriyle bilinen bazı yazar ve aydınlar suikasta uğruyor.

Bu tartışmaların ardından bir değerlendirme toplantısı daha yapıldı. ABD’nin (bu konuda) tavrunun nasıl olması gerektiği ve ABD ulusal çıkarlarının ( bu olaylardan) nasıl etkileneceği görüşüldü.

ABD, SONRASININ HESABINI YAPIYOR :

Washington kaynakları, ABD çıkarlarını olumsuz yönde etkilemesinden endişe ediyor ve bu nedenle ABD’nin Türkiye üzerindeki baskısını artıracağını ifade ediyorlar.

Özellikle TSK üzerindeki geleneksel yaptırım gücünü kaybetmeye başlayan ABD, Türkiye siyasetindeki ağırlığını açıkca hissettiren Türk Ordusu’nu nasıl ABD çizgisine çekebileceğini düşünüyor.

Bu arada ABD’nin Türkiye ile ilgili diplomatik mesajlarının üslubunu giderek sertleştirme eğiliminde olduğu da gözden kaçmıyor. ABD hükümeti, Dış işleri Bakanlığı sözcüsü aracılığı ile Recep Tayyip Erdoğan’ın mahkum edilmesine Refah Partisini kapatma kararından bile daha ağır bir dille resmi tepkisini gösterdi.”

                                                                                                                    Emin Çölaşan

 

                                                                         ***

 

16.03.2010

 

Soykırım!?

 

Ne demek önemli değil?

 

Önemli değilse neden bir bir parlamentolardan geçirilmesi için yoğun çaba sarf ediliyor?

İç siyasetinde olduğu kadar, diş siyasetinde de sorgulanması gereken AKP zihniyeti…

Şeriat dışında herhalde hukuk bilgisinden yoksun!

Gerçi Fıkıh’ı da gerçekten bilip bilmedikleri hususunda da ciddi şüphelerim var ama neyse…

 

Soykırım genel kabul gören bir olgu olarak bir gün Türkiye’nin önüne çıkacak…

Ve uluslararası hukuk, gereğinin yapılmasını talep edecektir!

Sıfır sorun maksimum taviz anlamına gelmese gerek.

 

Ama kafası basmayanlar bunu da tıpkı genel kabul gören evrensel insan hakları gibi sulandıracaklardır. Çünkü anlamıyorlar…

Müslüman’ın hakkını arıyorlar ama adamlar evrensel insan haklarından bahis ediyorlar. Müslüman, Hıristiyan veya Musevi olduğu için değil, salt insan olduğu için bir takım haklardan söz ediyorlar!        

Ve…

 

Soykırım genel kabul gören bir olgu olarak bir gün Türkiye’nin önüne çıkacak…

Ve uluslararası hukuk, gereğinin yapılmasını talep edecektir!

 

Yargıyla, milleti…

Askerle, milleti…

Orduyla diğer emniyet güçlerini…

Karşı karşıya getirerek kendini mağdur gösterenler…

Tarih önünde bunun hesabını nasıl verecekler?

 

                                                                         ***

17.03.2010

 

Oğlum saz sendeyse, söz bende

 

Kendi muhtaç-ı himmet bir dede nerde kaldı gayriye himmet ede

 

                                                                          *

Sap yerken saman sıçanlar…

Adları ulu, tuzları kuru olanlar…

Sokağın dilini iyi bilseler de…

Devlet, sokak ağzı ile yönetilemez!

 

                                                                         ***

18.03.2010

 

Nadide demokrasi çiçekleri

 

Hükümet bir kez daha samimiyet sınavından geçiyor. Ancak şark kurnazlığından vazgeçmek niyetinde değil. Götürene maşallah, götüremeyene inşallah diyenler, denetlemenin yeni adını kan kusturmak olarak değiştirdiler.

 

Günümüzde demokrasilerde milli irade; yasama, yürütme, yargı ve muhalefetten ibarettir. Milli irade dendiğinde çoğunluk haklı, azınlık haksız duruma düşer ki* bu güncel demokrasi anlayışına ters düşer. Yani muhalefetin temsil ettiği insanların düşünceleri yok farz edilir. 

 

Kâğıt üzerinde bırakılan ve iktidara bağımlı bir anayasa mahkemesi iktidarın yeni bir kara mizah örneğidir.

 

Unutulmamalıdır ki amaç tarafsızlıksa, araç bağımsızlıktır!  

 

*Jean Jack Russo

 

                                                                         ***

19.03.2010

 

Takım

 

Bu nasıl bir mantık?

İnsan takım tutar gibi parti tutar mı?

 

Soruyorlar bu adamlar hiç mi iyi bir şey yapmadı?

 

Yapmış olabilirler ama bu denli büyük bir meclis temsili ile yapmadıkları veya yanlış yaptıkları o kadar çok ki, o istisnai bir kaç iyi uygulama yok olup gidiyor!

Türk Silahsız Kuvvetleri, yani halkın ta kendisi bu olaya el koyacaktır, yeter ki gerçeklerin artık farkına varsın. Siyasi manevralarının ardı arkası kesilmiyor ki insan sakin bir kafayla durum değerlendirmesi yapsın.

 

Millet aç, borç gırtlağa kadar!

 

Milletin karnı doymuyor ki, nasıl olur da ortalık güllük gülistanlık olur!

Kayıt dışı bir ekonomide enflasyon hesabı yapılamaz ve ekonomik göstergeler gerçekleri kesinlikle yansıtmaz. Vergi adaleti sağlanmadan çıkıyorsun ben Müslüman’ım diyorsun, Allahtan korktuğunu iddia ediyorsun!

Temelde demokratik kültür sorunumuz var, hukuk sorunu temel sorunun sadece bir yansıması.

Arkadaş bu bayrak benim bayrağım, bu toprak benim toprağım, bu ulus benim ulusum denmediği sürece yapılacak her hangi bir açılımın ne türlü hükmü olur?

 

İyi insan olmak kolay, adil olmak zordur!

 

                                                                         ***

20.03.2010

 

Moğollar

 

Gömlek değiştirdiniz…

Sakallarınızı kestiniz…

Ciplere bindiniz…

Orman içindeki villalarınızda, havuzlarda yüzmeye başladınız…

Mağdur olduğunuzu iddia ediyorsunuz…

Oligarşik yapıya, statükoya karşısınız…

En büyük aldatmacanın kendisi…

En az dört dönem görev yapanlar…

Nasıl olurda mağdur olurlar…

Oligarşik yapının, statükonun ta kendisi bunlar…

Bu ekip 20 yıldır bu ülkeyi yönetecek, sonrada biz mağduruz diyecek…

Moğollara benziyorlar, Moğollar istilacıydı…

yaptıklarının kutsal olduğuna inanıyorlardı…

ya bizdensin ya düşmansın diyorlardı…

AKP’de aynı tavır içersinde…

Ya bizdensin ya düşman…

İsterse yapmasın diyecekleri yargıç arıyorlar…

Korkuyorlar…

Hesap verecekler…

Bebek bezinde, kefen bezinde, tezekte KDV vardır…

Elmasta, yakutta, zümrütte KDV yoktur…

Sormak lazım…

Sorgulamak lazım…

Her birimiz 65 çeyrek altın borçlandık AKP döneminde…

2002 – 2010 arasında 225 milyar Dolar faiz ödedik…

225 fabrika kurardık biz bu faiz parasıyla…

Dolayısıyla 2,5 milyon kişi iş sahibi olurdu…

Bu parayla 60 baraj kurardık…

Bu parayla 412 Boğaziçi köprüsü yapardık…

Hukuk tanımıyor bunlar…

Çok ilginç bir örnek…

Sınavsız balı memuriyet…

ÖSS, KPSS ve istisnai memuriyet kadrosu…

Vekâleten, asaleten atama…

Sadece gemi almıyor bu ülkenin çocukları…

Sadece mısır ticaretiyle uğraşmıyor…

Onlar büyüklerin çocukları…

Biraz daha küçüklerin çocukları da…

Analar böyle evlatlar doğuruyor işte…

Şimdi bunu sorgulamayacak mıyız?

Bu ülkenin evlatlarına yazık değil mi, günah değil mi?

Bunlar Müslüman adam…

Bunlar namazında, niyazında…

İlk başta bunlar doğruydu da…

İktidara gelirken…

Kenar mahallelerde büyümüş, imam hatip liselerinde okumuş…

Halim, selim, namazında niyazında mütedeyyin insanlardı…

Bu doğruydu…

Fakat sonra her şey değişti…

Koltuğa oturunca…

Aşına haram karıştı…

Gömlek değiştirdiler…

Sakallarını kestiler…

Ciplere bindiler…

Ciplerin tamponlarını parlattılar…

Sonra etrafları duvarlarla çevrili villalarında haşemaları ile yüzmeye başladılar…

Artık kenar mahallerindeki düğün salonlarında kadın, erkek ayrı düğünlerden vazgeçtiler…

Beş yıldızlı otellerin balo salonlarında düğün yapmaya başladılar…

Artık onların takmaya başladıkları kravatlar, türbanlar pahalı olmaya başladı…

Onların taktıkları saatler, pırlantalar değişti…

Kendilerinin değiştiği gibi…

Değişmeyen zihniyetleri…

Değişmeyen Atatürk düşmanlıkları!

 

Önemli olan görmektir, çaldırmamaktır, denetlemektir!

550 milletvekilinin, 10. Mart itibarıyla 664 tane dokunulmazlık dosyası bekletiliyorsa…

Ey benim Kunta Kinte vatandaşım söyle…

Söyle, bunların neresi Kunta Kinte?

 

Ne diyelim…

  

Haram helal ver Allah’ım…

Garip kulun yer Allah’ım…

 

                                                                         ***

21.03.2010

 

Vatan

 

Ölüm bize,

Zevk-u sefa size.

Borç bize,

Köşe dönmek size.

Varoşlar bize,

Havuzlu villalar size.

Tabanvay, Tramvay ve Metrobüs bize,

Mercedes’ler, Cipler size.

Gözyaşları bize,

Gülmek size.

Onu da bulursak eğer, kuru soğan ve ekmek bize,

Beş yıldızlı kokteyller size.

Siz doyun da,

Biz doyarız bir şekilde.

Türkiye’nin cefası bize,

Sefası size.

Hepsine eyvallah,

Ama bu VATAN Mehmet ve Ayşe’nindir.

Bunu sakın unutma!

 

Gerçi kime söylüyorum ki tüm bunları…

Gitsem duvara anlatsam, dağa taşa haykırsam…

Olurda dile - vücuda gelir,

Tepki verir, insaf eder!

Ama…

Umudun ve umutsuzluğun arasında çok ince bir çizgi var!

 

                                                                         ***

22.03.2010

 

Ben, sen ve sandık

 

Ben düşmüşüm ekmek derdine…

Sen düşmüşün darbe muhabbetine…

Sandıkta bakarız bir çaresine!

                                                                          *

Ses

 

Su sesi…

Para sesi…

Kadın sesi…

 

Suyun sesi var,

Kendisi yok!

Paranın sesi de yok,

Kendi de yok!

Karının sesinden başka bir şey yok!

 

                                                                         ***

23.03.2010

 

Ölmeden mezara girme merakı

 

Müzik ruhun gıdasıdır derler…

Şüphesiz kitap beynin gıdası…

Din ise her ikisinde hitap eder!

Ama ruh ve beyin yozlaşmaya başlarsa…

Dil sapıtır,

Ağızdan çıkanı kulak duymaz olur!

 

Ne din bilirsin, ne bilim…

Din ve bilim birbirini tamamlayan bir bütün.

Küstahsın, haddini bilmezsin.

 

Bilime, aydınlığa ve insanca olana bu düşmanlığın niye?

Neticede her koyun kendi bacağından asılır derler, kraldan daha kralcı mısın; iyi düşün…

Nasıl olur da Mevla’mın işine karışmaya, kendini onun yerine koymaya cüret edersin?   

 

                                                                          *

Referandumdan geçen yol…

 

Milletin midesinden ve cebinden geçiyor bunu unutmayın!

 

Referandum süresinin 60 güne indirilmesi…

İnsanların halkoyuna sunulan konuyu yeterince tartışamaması sonucunu doğuracaktır ki bu insanların düşünce ve tartışma özgürlüğünü gasptan başka bir şey değildir.

Çoğunluğun oyu değerli, azınlıkta kalanın oyu değersiz demek oluyor bu!

Zaman zaman 120 günün dahi az geldiği gerçeğini göz ardı eden iktidar, utanmadan sıkılmadan halkoyuna paket sunuyor…

 

Yani birden fazla önemli, geleceğimizle ilgili, hukuki konuyu ki - bu tür meseller uzmanlık konularıdır -  60 gün içersine sıkıştırmaya çalışıyor.

Hükümet yani hüküm eden doğru veya yanlış hükümler verebilir, bu doğaldır!

 

Ama demokrasi bir takım hükümlerin tartışılarak, uzlaşarak gerçeğe yaklaşılması demek değil midir?

 

Doğru olan ve mutabık kalınan konu 82 anayasasının bir takım konularda yetersiz kaldığıdır.

Doğru olan bir takım konuların güncelleştirilmesi gerektiğidir…

Yanlış olan kurnaz olduğunu sanan iktidarın kapsamlı, yani birden fazla hukuku ilgilendiren ve uzmanlık gerektiren konuyla halkoyuna gitmesidir. Çünkü demokrasi fiks mönü değildir

1987 de Özal yasaklı siyasetçilerin siyasete geri dönmesini istemiyordu (Anayasanın geçici 4. Maddesi 1980 öncesi parti liderlerine yasak getirmişti). Ama bunu kendisi söyleyemediği için konuyu referanduma taşıdı. İyide yaptı çünkü boyunu ölçüsünü aldı…

Yaşıtım olanlar hatırlayacaktır halk %50,xx ile rahmetli Ecevit’in, Türkeş’in ve Sayın Demirel’in siyasete geri dönmesine karar kıldı. Virgülden sonra gelen rakam o kadar küçüktü ki sanırım yalnız ben gülmedim Özal’a.  

 

                                                                         ***

25.03.2010

 

Veda

 

Recep Tayyip,

Atatürk’ün filmini sap gibi mi izledin?

Çok merak ettim doğrusu.

Birde beğenmişmiş miş…

                                                                          *

Memlekete iş yok

 

Millet evine ekmek götürmekte zorlanıyor!

Ne eyleyeyim senin Avrupa Birliği müfredatını…

 

                                                                         ***

26.03.2010

 

Ağzına sağlık

Hukuku niye sevmiyorlar?

“Mayınlı araziyi el âleme verelim” yasası çıkardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “YÖK kadrolarına kimi istersek, onu alırız” yönetmeliği çıkardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti.

“Maaşlı çalışanlar kümesteki yolunacak kazdır, bunların gelir vergisini artıralım” dediler, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Orman arazileri boş boş duruyor, oralara otel kurulsun” kararı aldılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Türkler kerizdir, tahvil gelirlerine yüzde 10 stopaj ödesin, yabancılar canımız ciğerimizdir, hiç ödemesin” uygulaması başlattılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Askeri yargıyı boşver, tanımayız” düzenlemesi yaptılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Memur ölene kadar çalışsın, çok istiyorsa, öldükten sonra emekli olsun” yasası çıkardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Yabancı gelsin, canı ne kadar çekiyorsa o kadar toprak alsın” yasası çıkardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Herkesin telefonu dinlensin, bu işin denetlemesini, Başbakan kimi görevlendirirse o yapsın” hükmüne vardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Memur kessin sesini, topluca şikâyet başvurusu yapmaya kalkarlarsa maaşları kesilsin” yasası çıkardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Milli park hikâyedir, çevre raporuna filan gerek yok, nerede altın varsa, orayı siyanürlesinler” yasası çıkardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Çiftçilik belgesi olmuş olmamış hiç önemli değil, ben kafama göre, kime istiyorsam ona tarımsal destek vereyim” dediler, Anayasa Mahkemesi iptal etti. “Erkek yapıyorsa çapkınlıktır, kadın yapıyorsa
zinadır”
yasası çıkardılar, Anayasa Mahkemesi iptal etti.

*

“Ahali uyanmadan GDO sokuşturalım” yönetmeliği çıkardılar, Danıştay durdurdu. “Kanun benim... İstediğim hâkimin, savcının telefonunu dinlerim” yönetmeliği çıkardılar, Danıştay durdurdu. “Devlete ait arazileri canım kime istiyorsa ona tahsis ederim” dediler, Danıştay durdurdu. “Enflasyon oranı filan beni ırgalamaz, belediye otobüsüne yüzde 30, yüzde 50, istediğim kadar zam yaparım” kararı aldılar, Danıştay durdurdu. “Sınava gerek yoktur, liyakate ben karar veririm, kimi istiyorsam onu milli eğitim müdürü yaparım” dediler, Danıştay durdurdu. “İşime gelmeyen, biat etmeyen eczacının sözleşmesini feshederim” hükmüne vardılar, Danıştay durdurdu. “Elde avuçta ne varsa sattık zaten, Seydişehir Alüminyum’u da satalım” kararı aldılar, Danıştay durdurdu. “Doktorlar ukalalık yapmasın, alayını taşeron yapalım, mal gibi kiralayalım” dediler, Danıştay durdurdu. “Maç başladıktan sonra kuralı değiştirelim, imam hatipler bu seneki sınava farklı katsayıyla girsin” kararı aldılar, Danıştay durdurdu. “Tekel’i şakır şakır yabancıya sattık, bu işçileri ya kapının önüne koyalım ya da köle gibi çalışsınlar” hükmüne vardılar, Danıştay durdurdu. “Şeker fabrikalarını da Tekel gibi yabancıya satalım, nasıl olsa işçilerini 4C yaparız” dediler, Danıştay durdurdu. “Öyle her yerde içki içilmesin, sarhoş bunlar, karantina bölgeleri yapalım, vebalı gibi orada içsinler” kararı aldılar, Danıştay durdurdu. “Özürlülerin ne kadar özürlü olduklarını nüfus cüzdanlarına yazalım, kimliğini gösterdiğinde bilelim ne kadar özürlü olduğunu” yönetmeliği çıkardılar, Danıştay durdurdu. “İlköğretim çocuklarına okutmak için, içinde Atatürk’ün olmadığı Türkçe kitabı” yaptılar, Danıştay durdurdu.

*
Örnek çok.
*
E niye sevsinler ki hukuku?

Yılmaz Özdil

                                                                         ***

27.03.2010

 

Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna

 

Açıldık, saçıldık…

Ta Tanzimat Fermanından beri açılıp, saçılmaya çalışıyoruz!

Bir türlü beceremedik…

Hâlbuki atalarımızın iki mirasına sahip çıkabilsek…

Bir çıkabilsek!

 

Hoşgörüye

Ve

Paylaşmaya

 

Farabi…

Ibn Sina…

Mevlana…

Yol göstermiş ama… 

Şeyh Edebali’den…

Osman Gazi’ye!

Adı üstünde…

Halk takmış adlarını!

Kanuni Sultan Süleyman…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk'e!!!

 

İnanın bana kalmaz:

 

Cici mahalle, kaka mahalle…

 

Hele bu soruyu sormazdık hiçbirimiz kendimize:

 

Lan, ne biçim bir imtihan bu?

AKP, aklımızı mı sınıyor?!

 

Görürdük:

 

Ak yalanlarla, karaya bulananları…

 

Ne diyelim, AKP’nin kutsal ruhu…

Kutsasın hepinizi!

 

                                                                         ***

29.03.2010

 

Ataerki

 

Türk toplumu ataerkil bir yapıya sahip!

Sahip olmasına sahip ama…

Erkekliğin yüzde doksan dokuzu kaçmakmış…

O halde Deniz Baykal, fazlaca erkeklik hormonlarına sahip!

 

                                                                         ***

30.03.2009

 

2 Dili

 

AKP almış eline kantarı, koltuğunun altında bir metre!

Çıkmış yola…

Gelen geçen vatandaşa gülücükler dağıtırken, bir yandan da hizmet namına bedavadan vatandaşın kilosunu tartıp - boyunu ölçmek istemiş. Bakmış vatandaşta ezilip büzülmekten; boy yok - pos yok. Hay Allah, açlıktan nefesi kokuyor!

Vazgeçmiş…

Uzatmayalım, yolunun üstünde birde ne görsün; MHP binası. Dalmış içeriye!

İnşallah, maşallah derken…

Üç, beş hoş sohbet – ardından kilosunu tartmış.

 

120 Kilo…

 

Boyunu ölçmüş

 

1.68

 

İçinden “85 kiloyum ve boyum 1.90, filinta gibi delikanlıyım” demiş.

 

Boy yok, kilo çok…

Bu adamlardan bana ekmek çıkmaz diyerek düşmüş yollara. 

CHP merkez binası önünde bir müddet durduktan sonra, ya Allah demiş dalmış içeriye…

Üç, beş hoş sohbet – ardından koyulmuş CHP’nin kilosu tartmaya.

 

98 Kilo…

Boy, 175

 

CHP’yi söyle bir aşağıdan yukarıya süzmüş…

 

1   dil

1   burun

2   göz

2   kulak

32 diş

 

Bir bakmış CHP’ye, bir bakmış kendine…

Arada uçurum var demiş, dönmüş aynaya!

 

2   dil

2   burun

4   göz

4   kulak

64 diş

 

Ya işte böyle…

Bu herifler her yerde, her taşın altında…

Sabahın köründe, ansızın, hiç beklemediğin anda…

 

                                                                         ***

31.03.2010

 

Akıl tutulmasına karşı panzehir

 

Bu makale akıl tutulması yaşamayan tüm insanlara atfedilmiştir!

 

Hazırlamış olduğum “irtica ile mücadele eylem planı”  makalesindeki yoğun ilginizden cesaret alarak, “akıl tutulmasına karşı panzehir” makalesini hazırlamaya karar verdim.

 

Ağlamadan sorumlu, gözyaşları ve ağzından dökülen nadide incilerle ünlü başbakan yardımcısı Bülent Arınç, incilerini yine ortalığa saçtı. Akıl tutulmasıyla itham ettiği insanların bir şekilde kendilerini ve ailelerini bu gibi insanlara karşı koruması gerektiğini düşündüğüm için, bu makaleyi hazırlamaya karar verdim. Ayrıca Sayın Mehmet Y. Yılmaz bir süre önce, birtakım bilgilere internet üzerinden ulaşamadığına dair şikâyette bulunmuştu. Sayın Mehmet Y. Yılmaz’ın derdine merhem olacak birde reçetede hazırlayacağım.   

 

Tahmin edebileceğiniz gibi şeytanla pazarlığa oturulmaz!

Karşınızdaki şeytansa, siz ondan daha büyük bir şeytan olun…

Ama en azından cin olmaya gayret gösterin…

 

Bizde nüfusa kayıt doğunca değil, akla gelince yapıldığından (…), ihmal iliklerimize işlediğinden dolayı öncelikle İnternetin temel öğelerinden bahsi açarak, sırasıyla İnternette aradığımı en kısa sürede nasıl buluruma bir reçete yazdıktan sonra, sanal âlemde iz bırakmama konusuna değinelim! Tüm bunları zamanında alınmış bir tedbir olarak görmenizi isterim çünkü yarın ne olacağı beli olmayan bir ülkede yaşıyorsunuz!

     

Lafı fazla uzatmadan konuya giriş yapalım

 

İnternetin olmazsa olmazlarından alan adı sistemiyle söze başlayalım. Alan adı sistemi (Domain Name Service) olmasa hiç birimiz internetin “nimetlerinden” öyle kolay kolay faydalanamazdık. Daha amiyane bir tabirle hiç birimiz olduğu gibi İstanbul’un, İzmir’in veya Ankara’nın telefon rehberini ezbere aklımızda tutamayız. İnsan genelde bir ismi, sayıya nazaran daha kolay akında tutar…

 

Mesela birçoğumuzun aklına Internet dendiğinde Google gelir.    

 

74.125.39.106 desem aklınıza ne gelir?

 

“Internet dilinde” 74.125.39.106 demek Google demektir. Şimdi siz Google kelimesini mi yoksa sayıyı mı daha kolay ezberinizde tutabilirsiniz?

Adına şarkılar bile düzenlenen ve gençler arasında bir fenomen olan 69.63.187.19’un facebook olduğunu biliyor muydunuz?

 

Size anlatmaya çalıştığım olay şundan ibaret; İnternetin derinliklerinde her ülkenin birtakım bilgisayarları bulunur. Kullanıcı bir isim yazdığında bu bilgisayarlar, yazılan isme eşdeğer anlamdaki sayıyı kullanıcıya geri yollayarak istediği siteye giriş yapmasını sağlar. Bu servisi sağlayan bilgisayarlara Domain Name Service (DNS) denir. Yine her ülkenin DNS’leri diğer ülkelerin DNS’leri ile bilgi alışverişinde bulunarak dünya çapında bir alan adı oluşturur.

   

Palavracı ve müzmin mağdur arkadaşların sayesinde birçoğunuz IP (Internet Protocol) numarasını duymuşsunuzdur. Yukarıda örnek olarak sunduğum sayılar IP numaralarıdır. Bu IP numaraları sayesinde dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir bilgisayar tespit edilebilir!

Service sağlayıcıları (ISP = Internet Service Provider) müşterilerinin hizmetine geçici bir süre için, genelde dynamic IP (değişken IP) dediğimiz bir dizi numaraları sunar.

 

Burada konuya bir nokta koyarak bir parantez açmak istiyorum. Bundan sonra konu çok karmaşık ve anlaşılması zor olduğu halde, basit bir şekilde anlatmaya çalışacağım. Amacım masum insanları bu zihniyete karşı korumak. Ancak, irtica ile mücadele eylem planında da yazdığım gibi sizin okuduklarınızı başkaları da okuyor. Özellikle yasadışı oluşumlarda bu bilgilerden faydalanabileceği için konunun derinliklerine inmek niyetinde değilim. Bundan sonra yazacaklarımı harfiyen uyguladığınız takdirde özelinizi, kendinizi ve ailenizi nispeten korumuş olacaksınız.

 

Dedikten sonra devam edelim…

 

Bu değişken IP numaralarının iki tür faydası vardır:

 

-ISP zaten sınırlı olan IP numaralarını (IPv4, bu sınırı genişletmek namına IPv6 geliştirilmiştir ama hali hazırda az kullanılıyor) daha ekonomik kullanma imkânı buluyor.

-Kullanıcı açısından bir yere kadar kimliğinizi koruyan bir durumdur (…)

ISP dışında tabii... ama ISP’de kanunlara karşı sorumludur! Bilmem anlatabiliyor muyum?

 

Türkiye’de hukukun bu konuda ne dediğini bilmiyorum ama örneğin Almanya’da salt IP numaranızın tespit edilmesi kanıt olarak yeterli değildir, ayrıca MAC adresinin de tutması lazım. Hukuki açıdan yer ve bilgisayar tespiti yapılmış olup, suçun kullanıcı tarafından işlediğine dair kanıtların toplanmasına kalıyor…

MAC adresini, insanın parmak iziyle kıyaslayabiliriz.

 

MAC adresine bir örnek: 00:14:21:5F:42:6D

 

Gerçi bir kaç seneden beri MAC adresleri bir yazılım sayesinde suni olarak değiştirilebiliyor ama bunu kullanabilecek babayiğitler pek yok. Kaldı ki suni dedim onun için profesyoneller genelde suç aletini, yani ağ kartını suçu işledikten sonra imha ederler. Neyse konuyu dağıtmayalım!

Vaktim müsaade ederse bu konuya ilerde tekrar değinirim. Gelelim korsan partisine!?

 

Şaşırmayın Almanya da gerçekten geçen seçimler için Korsan Partisi adı altında, bir parti kurulmuştu…

 

Almanlar bize benzer ama bizim kadar tepkisiz değiller! İnternetin sansürlenmesi gündeme gelmiş, özellikle gençler buna tepki vermişti. Sansüre bende karşıyım, özgür düşünce taraftarıyım ama her şeyin bir sınırı, kuralı ve bir adabı olması şartı ile!

Atatürkçü düşüncenin düşmanları bizzat iktidarda oldukları için bundan sonra yazacaklarımda bir sakınca görmüyorum.

 

DNS olmasa internette hareket etmemiz, daha doğrusu oradan buraya “sörf” yapmamız oldukça zor olurdu. Oldum olası sörf kelimesi bana itici gelmiştir…

Çünkü bana göre “akılı kullanıcı internete girer gereken bilgiyi en kısa sürede (bir kaç dakika içersinde) aldıktan sonra İnternetten çıkar     

 

Sörf demek başlı başına tehlike demektir!

Neyse, siz sansüre karşı önleminizi alında gerisine sonra bakarız: 

Bilgisayarım > Denetim Masası > Ağ Bağlantıları altında; Internet erişimimize bağlı olarak “Çevirmeli, Yerel Ağ Bağlantısı, Kablosuz Ağ Bağlantısı” ayarlarınız bulunur.

Internet’e erişimi için kullandığınız ağ bağlantınıza (Lan, Wireless hangisini kullanıyorsanız), farenizin (mouse) sağ tuşuyla tıklayıp “Özellikleri” seçin.

Eğer bağlantı tipiniz kablosuz bağlantıysa açılan pencerede özelliklere tıklayınız.

Internet İletişim Kuralları (TCP/IP) üzerine çift tıklayın (veya seçili hale getirip özelliklere tıklayın)

Önümüze “Internet İletişim Kuralları (TCP/IP) Özellikleri” gelmiş olmalı. Buradaki ip ayarları, bilgisayardan bilgisayara farklılık gösterir. IP ayarlarınızda herhangi bir değişiklik yapmıyorsunuz. Bizim ilgilendiğimiz kısım, DNS sunucu adres ayarlarının olduğu kısım.

Mevcut ayarlarınız “DNS sunucu adresini otomatik al” veya “Aşağıdaki DNS sunucu adreslerini kullan:” işaretli ve ADSL Modem / Router lokal ip adresi girili durumdadır. ADSL modeminiz DNS’leri otomatik olarak ISP’den alıp bilgisayarınıza aktarır.

Biz bu noktada araya girip, sansürcü olan ISP DNS sunucularını devreden çıkartıp, engellenen sitelere ulaşacağız; şahsen “büyüklerle” çalışmaya alışık olduğum için size de “büyükleri” tavsiye etmek istiyorum

Aşağıdaki DNS sunucu adreslerini, “Yeğlenen DNS sunucusu” ve “Diğer DNS Sunucusu” girmelisiniz.

Yeğlenen DNS sunucusu Google Public DNS:
8.8.8.8
Diğer DNS Sunucusu DNS-Server MSN:
193.101.111.20

Şeklinde girip Tamam‘a tıklayıp kaydedip çıkınız.

Not: Eğer halen istediğiniz siteye ulaşamıyorsanız bilgisayarınızın DNS ön belleğini boşaltmanız gerekiyor demektir. Bunun için basitçe:

Başlat > Komut İstemi > ipconfig /flushdns <ENTER> işlemini yapınız (Admin olarak).

DNS Server listesi 

Devam edecek…     

 

                                                                         ***

01.04.2010

 

Akıl tutulmasına karşı panzehir I

Doğru DNS Server ile ulaşımın yanı sıra Internet hızınızı da etkileyebilirsiniz.

DNS Benchmark Utility  

Gerçi hız demek her şey demek değildir ama gel sen bunu gençliğe anlat…

Biz konumuzla devam edelim, ulaşım sorununu çözdükten sonra İnternette aradığım bir şeyi en hızlı şekilde nasıl bulurum konusuna geçelim…

  

Bakın Google iyidir güzeldir ama Google demek her şey demek değildir!

Bu bir, bir konu hakkında araştırma yaptığınızda bu konuya “hâkim” olmak en azından ama bu konu hakkında bir takım terimleri bilmek şarttır bu da iki!

Üçüncüsü araştırdığınız konuyu en azından iki güvenilir kaynaktan teyit ettirmeden doğru olarak kabul etmeyiniz!!!   

 

Güvenilir kaynak konusunu biraz daha açmamız gerekiyor.

Milyarlarca internet sayfasından güvenilir kaynak aramak kolay değildir…

Araştırma yaptığınız konuya bağlı olarak kaynakçalarda değişebilir. Onun için genel kabul gören bir formülü önermek istiyorum. Aklınıza ve genel kültür bilgilerinize güvenmek şartı ile mantık denen olguyu kullanın.

 

Gelelim arama konusuna…

Ahkâm kesmek istemiyorum ama tahmin edebileceğiniz gibi matematik konusuna değinmeden geçemeyeceğim. Fizik ve matematik kuralları hayatımızın her alanında belirleyici olduğundan bu kural Internet için neden geçerli olmasın?

 

Boolean Matematiği

 

Ben bu matematiksel mantığın bizi ilgilendiren konusuyla yetinmek istiyorum. Boolean operatörleri tüm aramam motorları (Information Retrieval)  için geçerlidir. Biz bu operatörlerin iki tanesini kullanmakla yetinebiliriz. Artı ve eksi işaretleri bir konuyu araştırırken bizi “doğru” bulgulara götüren anahtar olacaktır.

 

01.04.2010 Almanya saati 09:57 itibarıyla Türkçe Google’da Atatürk diye bir arama yaptığımda karşıma 24.900.000 içerik çıkıyor! Diyelim ki Biz Atatürk’ün hastalığı hakkında bilgi edinmek istiyoruz. Açılan sayfada ilk bakışta bu bilgiyi bize verebilecek herhangi bir içerik görünmüyor. İkinci ve üçüncü sayfada da öyle… Üçüncü sayfadan sonra özel durumlar dışında, mesela bir crack arıyorsanız aramanıza hiç gerek yoktur!

 

Hâlbuki Google:

 

Atatürk +hastalık

 

Yazdığınızda saat 10:12 itibarıyla 302.000 içerik çıkmaktadır. Yani 24.598.000 içeriği bir çırpıda elemiş oluyorsunuz. Bir örnek daha vermek istiyorum, diyelim ki yine Atatürk ve şapka devrimi hakkında bilgi edinmeniz gerekiyor; Google’a:

          

Atatürk +sapka yazdığınızda saat 10:17 itibarıyla 24.700 içerik çıkmaktadır.    

 

Ama Google’a:

 

Atatürk –anitkabir +sapka yazdığınızda 22.600 içerik çıkmaktadır.

 

Yine 2.100 içeriği bir çırpıda elemiş oluyoruz. Demem o ki doğru ve bilinçli anahtar kelimler ile aradığınız konuya en kısa zamanda erişebilirsiniz. Aradığınız konuya iki dakika içersinde ulaşamadığınız takdirde Google bir tarafa bırakarak başka arama motorlarında şansınızı deneyiniz.

 

http://www.yahoo.com

http://www.msn.com

http://www.alltheweb.com

http://www.astalavista.com

 

gibi.

 

Devam edecek… 

 

                                                                         ***

02.04.2010

 

Akıl tutulmasına karşı panzehir II

 

Bir gün vaktim el verirse eğer, arama motorlarını kullanarak insanların aptallığından ve düşüncesizliğinden de yararlanarak GIZLI bilgilerin nasıl elde edilebileceğini de yazarım.

 

Geldik özelimizi gizleme konusuna, bakın bu çok hassas ve önemli bir konudur.

Bir oda düşünün iki kapılı, dört duvar - pencere yok!

İki kapıyı denetleyen odaya giren çıkanı bilir…

İşte İnternette böyle bir şey, bundan sonra yazacaklarımı anlayabilmeniz için çok basite indirgeyeceğim. Daha öncede belirttiğim gibi ISP kanunlara, çalışanları özellikle Administrator dediğimiz kişiler etik kurallara ve kanunlara, Devlet ise vicdanına ve vatandaşlarına karşı sorumludur. Güven ilişkilerde esastır…

Güven konusunda bir sorun yaşanıyorsa, herkes kendi tedbirini almaktan sorumludur. Size, daha önce bahis ettiğimiz odaya nasıl görünmeden girip çıkacağınızı, bir nevi tünel kullanarak / kazarak

kimliğinizi gizleyebileceğinizi öğreteceğim. Hacker denilen “bilgisayar kurtlarını” duymuşsunuzdur…  

Ben onların yüzde doksan sekizini Script Kiddie olarak nitelerim, aşağılamadan bu nitelemeyi kullanıyorum ama benim gözümde Hacker çok farklı bir insanlardır. Bilgi ve becerilerine zaman zaman hayran olduğum kişilere Hacker derim. İşte bu Hackerlerin kimliklerini gizlemek için kullandığı yöntemi kullanmanızı tavsiye ediyorum.

 

Mevcut güvenliğiniz hakkında bilgi edindikten sonra alınan önlemlerle güvenliğinizi tekrar denetlemekte fayda var. Kırmızı yüksek risk demek ama sizi ilgilendiren durum IP adresinizdir!     IP adresinizi not edin ve güvenlik önlemlerini aldıktan sonra tekrar deneyin. IP adresinizin değiştiğini göreceksiniz.

 

Ayrıntılar ve teknik bilgilerle vakit kaybetmeden Almanya Dresden üniversitesinin geliştirdiği ve çalıştırdığı AN.ON programını bilgisayarınıza yükleyiniz.

 

Proxy

 

Bu öneri ücretsiz olup ek önlemlerle desteklendiğinde sizi ve ailenizi yeterince koruyacaktır.

Ücretli bir servise de bir örnek vererek devam edelim (JonDo). AN.ON kulanım kılavuzunu okuduğunuzu farz ederek AN.ON’u ayarlayıp çalıştırdıktan sonra İnternette başkalarının bilmesini istemediğiniz yani kendinizi gizlemeniz gerektiğini düşündüğünüz anlarda aşağıda belirtmiş olduğum sitelere girerek faaliyete geçebilirsiniz.  

 

Unblock The Internet

 

Veya

 

Proxify anonymous Proxy

      

Önemli Not: Lütfen salt bir önleme güvenerek hareket etmeyin sizi bu zihniyete karsi koruyacak durum en azından iki tedbir almaktan geçiyor.

 

Akıl tutulmasına karşı panzehir'i PDF olarak indir

 

                                                                         ***

 

03.04.2010

 

Paskalya tatili

 

Dün itibarıyla Almanya’da pazartesiye kadar paskalya tatiline girmiş bulunuyoruz. Çocukluğumdan beri paskalya tatilinin değişmez TV programlarından biri 10 emirdir.

 

Ve kaçırmadan her sene izlerim bu Filmi…

 

Hz. Musa’nın hayatını konu alan bu filmi dün izlerken nedendir bilmem bende bir çağrışım yaratı! Bildiğiniz üzere Hz. Musa annesi tarafından Nil nehrinin akıntısına bırakılmış, Pharao’nun kız kardeşi tarafından bulunarak evlat edinilmişti. Hz. Musa Pharao tarafından da kabul edilerek yüksek mertebelere kadar çıkmış, kendi benliğinin ve bilincinin farkına vardıktan sonra halkına yani Yahudilere sahip çıkmış ama Mısıra da felaket getirmekten geri kalmamıştı (…)

 

Demem o ki zaman zaman bağrında besleyip büyüttüklerin senin sonunu hazırlayabiliyor!

 

“İmam” kisvenin hegemonyası altında siyasetin paradoksluğunu yaşamaktayız…

Öğrenmemiz gereken çok şey…

Almamız gereken daha da çok ders var!

 

                                                                         ***

05.04.2010

 

Türk demokrasisinin zaafları (…)

           

Neyin hesabını sormaya çalışıyorsunuz?

Türkiye “demokrasileşip”  daha “özgür” olduğu için mi komplo teorileri üretip duruyorsunuz?

Size inanmamız için bir sebep gösterin, yalnızca bir tane!

Tahribat gücü yüksek bomba gibi Türkiye’nin ortasına düştünüz. Türk namına ne var ne yoksa yok etmeye çalışıyorsunuz. Birlik ve bütünlüğümüze kastiniz ne, kime ve neye hizmet ettiğinizi sanıyorsunuz?

 

Allah rızası için birde mahcup edin bizi…

 

Vatandaş aç…

Gençler işsiz…

Babalar, analar evlatlarından utanır oldu…

Siz farkında mısınız kaç tane ana, baba evine ekmek götürememenin utancını yaşıyor?

Bu kaçıncı intihar!

Kimisi ekonomik nedenlerden dolayı…

Bazısı ar ve namusuna, izzetinefsine dil uzattığınız için…

Suçsuz, günahsız insanların kanına girdiniz!!!  

Bugün değilse yarın…

Yarın olmazsa bir gün mutlaka bunun hesabını vereceksiniz!  

 

                                                                         ***

02.08.2010

 

Referandum

Açılım

 

                                                                         ***

 

18.08.2010

Recep ‘in bana yasası

Hayatımda…

İki kez EVET dedim!

Gel gör…

Gör bak başıma neler geldi.

Biri…

Hakkın rahmetine kavuştu;

Diğerini…

Hala çekiyorum!

Dile kolay yirmi sene…

Değiştirme şansım da yok!

Ama diğer konuda zaten değiştire - değiştire…

Tüyleri yolunmuş kuşa benzetilen anayasaya,

Recep’in bana yasasına!

Evet, dememi kimse benden beklemesin.

Evet dediğim takdirde başıma neler geleceğini…

Kimlerin bu yasadan faydalanacağını açık seçik görebiliyorum.

Ya siz?

 

                                                                         ***

 

27.08.2010

Sakın

7   yaşında babasını kaybetti, yetim kaldı...

 

8   yaşında okuldan alındı ve böyle yaşamaya başladı...

 

17 yaşında hayalindeki okula girmek için gerekli notu tutturamadı…

 

24 yaşında tutuklandı ve iki ay hücrede tek başına kaldı…

 

25 yaşında sürgüne gönderildi…

 

30 yaşında o başka şehirleri düşman işgalinden kurtarırken kendi doğduğu şehir düşmanın eline geçti…

 

37 yaşında böbrek hastalığından Viyana’da iki ay tek başına bir hastanede yatı aynı yıl komutan olarak atandığı ordu dağıldı…

 

38 yaşında savunma bakanı tarafından görevinden atıldı ve hakkında tutuklama kararı çıkartıldı...

 

38 yaşında giyebileceği bir tek elbisesi bile yoktu, cebinde sadece 80 Lirası vardı...

 

38 yaşında beş arkadaşından üçü ona oy vermedi…

 

39 yaşında idam cezasına çarptırıldı…

 

42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti, Cumhurbaşkanı oldu

 

Bu okuduğunuz Atatürk’ün hayatıydı!!!

Şimdi sakın bana şartların çok zor olduğundan bahis etmeyin…

Sakın!

 

                                                                         ***

06.09.2010

 

Benim hırsızım

 

Sizi benim hırsızım hakkında kötü konuşmaktan men ederim!

 

Benim hırsızım,

Ne kadar namuslu...

Ne kadar dürüst...

Ne kadar haysiyetli...

Ne kadar şerefli...

Ne kadar onurlu...

Ne kadar vicdanlı...

Ne kadar cibilliyetli...

Ne kadar tiniyetli...

Ne kadar iyi yürekli...

Ne kadar hoş...

Ne kadar anlayışlı...

Ne kadar saygılı...

Ne kadar sevgi dolu...

Ne kadar dini bütün...

 

Ya sizin ki?

 

Ben benim hırsızıma güvenemeyeceksem...

Kime güveneceğim bu memlekete?

 

12 Eylül öncesi tüm bunları da değerlendirmenizi öneriyorum.

 

Hırsız dedik bağrımıza bastık, üçkâğıtçı çıktı namusuz!

 

                                                                         ***

12.09.2010

Bugün 12.Eylül…

Türk ulusunun kendi geleceğini tayin ettiği tarihi günlerden biri!

Almanların bir özdeyişi vardır.

 

Wenn es dem Esel zu wohl ist, geht er aufs Eis tanzen.”

 

Eşeğin derdi tasası yoksa buzun üstünde yürümeye gider anlamında tercüme edebiliriz.

 

Boolean Matematiğinden daha öncede bahis etmiştim. Bilirim, bir resim bin sözden daha açıklayıcı olabilir. Bu yüzden kendi geliştirdiğim ve Bollen Matematiğinin evrensel kurallarını üzerinde istediğiniz gibi uygulayabileceğiniz modelimi size tanıtmak istiyorum.

 

Siyaset Dörtgeni

 

 

Boolen cebirinin temel kuralları:

 

Değişme (Commutativity) Kuralı

A+B=B+A
A.B=B.A

Birleşme(Associativity) Kuralı

 

A+B+C=(A+B)+C=A+(B+C)
A.B.C=(A.B).C=A.(B.C)

 

Dağılma(Distrubutivity) Kuralı

A(B+C)=AB+AC

Bilmem anlatabiliyor muyum!?

 

Anlamayanlar için:

 

Çağdaş demokrasilerde uygulanan siyaset, dört kaide üzerine kuruludur. Bu kaidelerden kilit konumda olan Ekonomik yani ticari ilişkilerdir. Bu ilişkilerin ham maddesini cahil halk temsil eder. Tabirimi maruz görün; salak yerine konan halk kitlelerinin kısmi bilgisizliği yazılı, sözlü ve görsel medya tarafından yönlendirilerek istenilen kıvama getirilir.

 

                                                                         ***

 

14.09.2010

 

Sen

 

Sen düşünme...

Senin yerine düşünen birileri olur!

Sen git mühür’ü bas...

Demokrat ol...

Özgürlükçü ol!

Düşünen, ileriyi gören, görmeye çalışan...

Darbeci olsun!

 

Hiç görmez misin senelerden beri…

Devlet ciddiyeti…

Devlet otoritesi…

Devlete güven diye bir şey kalmadı!

 

Yurdun dört tarafında…

İtler istedikleri gibi havlıyorlar…

Onlara hoşt köpek…

Diyen bir devleti görüyor musun?

 

Gözün mü kör!

Hadi gözün kör…

Kulağında mı işitmez oldu!

 

Ne oldu senin onuruna?

Ne oldu senin şerefine?

Vatanın dört tarafı satıldı…

Sus, görme ve işitme payı olarak…

Sen bir çuval kömüre tamah ediyorsun…

Evladın ise işsiz, istikbali meçhul!

 

Eğer sen Müslüman’san…

Eğer sen Mustafa Kemal Atatürk’ün yolundayım diyorsan…

Nasıl oluyor da aldatılmaya…

Okumamaya, düşünmemeye…

Tahammül edebiliyorsun?

 

Vatan seni göreve çağırırken…

Mangalda kömür bırakmayan sen…

Tatilde keyif çatıyorsun…

Zahmete katlanmayı göze alamıyorsun…

Sen yalancı bir Müslüman…

Sen sahte bir Atatürkçüsün!

 

                                                                         ***

01.10.2010

Malak sürüsü

Dinleyen olmazsa anlatılanın ne hükmü olur? 

Murat edilene talip olmak can yakıcı, gönül yıkıcı ve meşakkatli olabilir ama azim ve Tanrının yardımıyla murada ermek mutlaktır!

Din ilginç bir alışımdır. Bazılarının elinde gerektiğinde silah, gerektiğinde gereç olur ve işte o zaman din, din olmaktan çıkar…

Bizim durumumuz aslını inkâr eden katıra benziyor. Bir yanımız eşeksin sen, boş ver dörtnala koşturmayı derken, öte yanımız atsın sen, yakışır mı sana yük çekmek diye hayıflanıyor...

Düşman çizmeleri altında, inleyerek…  
Düşmanla birlikte bir şekilde yaşanabilir ama fitne ve fesatla yaşamak ne zorudur!

 

Süs, itibar ve paraya düşkün benlik, iltifatlar karşısında güneş gören kara döner…
Tevazu zırhına bürünmüş sinsi kibrin kucağında…
Dini, imanı para olanlar! 

Dedikodu çarkı bir başlarsa dönmeye…

Hele cahil kafalarla buluşursa…

Kin ve cehalet…

Ete, kemiğe bürünen cemaat hayaleti…

Karabasan gibi hüküm sürmeye başlar…

Aksakalı, kara vicdanlar…

Malak sürüsü misali katar Ali ve Ayşe’yi önüne!

 

Televizyonlarda yalnız saçlarına değil…

Kıçlarının kıllarına da kır düşmüş olanlar…

Gençlerimizi zehirlemeye, ayrıştırmaya devam ediyorlar.

Dilimiz ayrı olsa da hedeflerimiz, fikirlerimiz bir oldukça…

Biz, birbirinizi anlar…

Eninde sonunda orta yolu buluruz!

 

Demokrasi güzel bir şey…

Hele AKP’nin ileri demokrasi anlayışı daha da güzel!?

Ancak bil ki, AKP kazandığı sürece güzel olan - güzeldir!

 

En kolayı kaybetmektir hayata…

Zor olan kazanmaktır!

 

Hele insan evladının kalbini kazandın mı…

Dolaylı yollardan da olsa…

İradesine sahip olursun…

Çünkü güven ve sevgi esastır beşeri ilişkilerde!

 

Günümüzde halkın iradesi kudret demek…

Al, tepe tepe kullan…

Ta ki gönülleri viran eyleyene kadar…

Gönlü viran olanın güveni de duman olur!

 

                                                                         ***

23.10.2010

 

Uzun bir süredir yazmıyorum…

Sağ elimi kırdım…

Hala tam manasıyla iğleşmedi.

 

Malumunuz ekonomik kriz salt Türkiye’yi teğet geçmedi…

Türkiye’deki akrabalarım, Avrupa’da bizler fena sarsıldık!

Moral olmayınca…

İnsanda yazma isteği de olmuyor.

 

Ancak dün Türkiye’den emir geldi…

Yaz!

Vatan başka, ailevi sorunlar başka diye.

Ne yapalım, emir demiri kesermiş!

Çaresiz yazacağız.

 

Bugün sizinle İtalya’dan yola çıkarak Türkiye’de yüzyıllardan beri süre gelen, kanayan, kuruyup kabuk bağlayan – kaşınarak yeniden kanatılan bir sorunu ele almak istiyorum. Yazmaya başladığımdan beri defalarca üzerine parmak bastığım konu:

Uluslararası ilişkiler, menfaat yumağı ve PARA! 

Bunun için sizinle bir zaman tüneline girerek yüzlerce yıl geriye gitmemiz gerekecek…

Çünkü Mafya’yı irdeleyeceğiz!

Bir sıçrama yaparak ikinci dünya savaşında Amerikan gizli servisinin, Mafya ve Roma Katolik Kilisesi (Vatikan) arasındaki güç ve menfaat dengelerine baktıktan sonra günümüz Türkiye’sine birlikte bir göz atacağız.

Şimdi size soracağım soruları ileride tekrar ele almak üzere hafızanızın bir köşesine not edin: 

Mafya gücünü yüzyıllardan beri nereden almakta?
Mafya gibi bir örgütlenmeden kimin veya kimlerin menfaati olabilir?
Mafyanın korku, ölüm ve terör üzerine kurmuş olduğu ticari ilişkilerinden kimler faydalanıyor?
Neden Mafya denilince güney İtalya akla geliyor?
Hangi sebeplerden dolayı zihinlerde Mafya dendiğinde yenilmez, diz çökmez ve amansız bir gücün hayaleti beliriyor?    

Mafya hiç alakası olmadığı halde kökenini üç İspanyol şövalyesine bağlar. Bir efsaneye göre 1492 yılında İspanyadan güney İtalya’ya gelen Osso, Mastrosso ve Scarcagnosso bu örgütün temellerini atarlar. Mastrosso Napoli'ye gider Camorran`ı kurar. Mafya buna Napoli bölgesi diyecektir. Scarcagnosso Kalabrien'e gider orada Ndrangheta denen Kalabrien Grubu'nu kurar. Osso ise Sicilya’daki Palermo`ya gider ve orada Mafya’nın temellerini atar.

Efsane diyorum çünkü bu gibi oluşumlar efsanelerden ve zaman zaman bu efsaneleri pekiştiren olağanüstü gaddarlık (kimi zaman cömertlik) sergileyerek ayakta dururlar. Efsaneler yalnız örgütler için yaşamsal değildir! Bazen kişiler etrafında da efsane yaratma çabaları belirli bir maksat güderek filizlenir (bakınız Recep Tayyip Erdoğan ve Peygamber soyundan geldiğine dair efsaneye).

Bugün tanıdığımız İtalya, 1861’de kurulmuştur. 13. Yüzyıldan beri İspanyollar kısa aralık dışında güney İtalya’ya hakimdiler. Mafya kelimesi İtalyanca değildir. Bugün “tanıdığımız” Mafya aslında 19. Yüzyıllın başlarında o zamanlar İspanyol toprağı olan güney İtalya da oluşmuştur. En uzun süre, Sicilya, İspanyol hakimiyeti altında kalmıştır ve Mafyanın belkemiği Sicilya’dadır. Sicilya tarihinde yüzyılların getirmiş olduğu – özellikle – Arap, Norman ve Katolik İspanya kültürü yerleşmiştir. Süreç içersinde Sicilyalılar kendilerine özgü aslında Avrupalılarla pek alakası olmayan bir topluluk oluşturmuşlardır. Bu, bugün içinde geçerlidir (Lütfen, Türkiye coğrafyasını ve tarihini bu bağlamda bir gözden geçirin). İspanyol hakimiyeti Mafyanın güç kazanmasında belirgin bir rol üstlenmiştir. Çünkü İspanyollar kendilerini siyasi yönden destekleyenleri koruyup kolluyorlardı (bakınız Türkiye tarihine ve hatta günümüz gelişmelerine). İspanyollar amaçları doğrultusunda kendilerine hizmet edenleri değişik şekillerde ödüllendirerek, Mafyanın gelişmesine göz yumuyorlardı. Sicilya, tarihi boyunca Doğu – Batı kültür çatışmasına şahit olmuştur. Salt ülkelerin coğrafi konumları değil, insanların yaşam şartları da, Ülkelerin ve insanların kaderlerini belirleyebiliyor. Bir ülke ve o ülkede yaşayan insanların çehresi inanılmaz bir şekilde acımasız, şiddet dolu ve baskıcı bir tarihi sürece bakıyorsa söze hacet kalmaz (bakınız genelde Türkiye’ye, özelde güneydoğu Anadolu’ya).

Namusuna!?
Onuruna!?
Büyük önem veren Mafyanın ilkeleri:

·         Hizmet

·         Mutlak İtaat

·         Susmak

Bu ilkeler sizde de bir çağrışım yapıyor mu?

Akabe’nin kendine DEMOKRAT RTE’si, geçenlerde 29.Ekim resepsiyonu için CHP’yi yoğun bir şekilde eleştirdi. Neymiş, CHP başkanı başka – yardımcısı başka türlü konuşuyormuş!
Mutlak itaat, susmak ve hizmet…

Veya…

Bu ilkeler Türkiye’nin başına bela olan başka bir örgüt için geçersiz olduğunu mu sanıyorsunuz!? 

Neyse, biz konumuza dönelim. Yukarda saymış olduğum ilkelere biraz da mistik ve özellikle gizlilik katığınızda oluşan hava cezp edicidir. Dinin halk tarafından doğru algılanamayan katmanları bu tür örgütlenmelerde cömertçe kullanılır ve örgüte katılanları psikolojik olarak etkiler.

Bugün Mafya bir toplumun tüm katmanlarında mevcuttur. Sokaktaki adamdan, siyasetin en yüksek mertebelerine kadar karışmış olan Mafya, özellikle “sınırsız” nakit parasıyla her türlü kapıyı açabilmektedir (Türkiye’de bazı cemaatlerin elinde bulundurduğu iddia edilen nakit paraya dikkatinizi çekerim). Yasadışı kazandığı paralara yasal bir görünüm vermek Mafya için çok önemlidir.

Mafya, teknolojiye ve oğullarının eğitim durumuna çok dikkat eder.    

Para aklama uzmanı olan Mafyanın kolları, bir ahtapot misali dünyayı sarmıştır (iddia etmiyorum ama aklıma da Pensilvanya gelmiyor değil).        

Geceleri elmayı, armudu taşlar…
Gündüz olunca illallah başlar!

Mafya oldum olası kendini dindar göstererek, aileye büyük önem vermiştir!

Çünkü dindar olmak, aileye önem vermek, koyu Katolik İspanya kraliyet ve sonra Roma Katolik Kilisesinin düzen anlayışına aykırı değildir; hem de Mafyanın halk arasında itibar görmesini sağlamıştır. Din ve ailevi ilişkiler “sokaktaki adam” için yaşamsaldır. Kaldı ki Vatikan için halkın arasından, halkın düzenini kendi anlayışı doğrultusunda düzenleyen bir güce ihtiyacı vardı. Yani, din yine insanları baskı altında tutmanın, sömürmenin bir yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’ye bir parantez açarak baktığımızda özellikle güneydoğu Anadolu’da karşımıza benzer bir sömürü ve baskı sistemi çıkmaktadır:

Ağalık ve hocalık sömürüsü…
Asgari hizmete karşılık azami kar!

Feodalizm Avrupa’da 20. Yüzyıllın ortalarına kadar ancak güney İtalya’da ve İspanyanın Andaluzya bölgesinde barınabilmiştir. Türkiye’de ise, 21. Yüzyıllın sonlarına geldiğimiz halde hala boy göstermektedir. Feodalizmin acımasız, hiyerarşik ve mutlak sömürüye - posası çıkana kadar a - dayanan ilkelerini ülkemiz açıkça yaşamaktadır. Kaldı ki birileri demokrasi havarisi Recep beye Magna Carta’yı hatırlatmalı ki ülkemizde hukukun üstünlüğü tekrar yaşanabilsin.

Bazen kendime hakim olamıyor, konuyu dağıtıyorum. Kusura bakmayın…

Biz yine İtalya’ya dönerek konumuza devam edelim. Mafya gücünü bir yandan feodal sistemden alırken öte yandan halk arasında yaygınlaşan Mafya = saygınlık = dehşet sistemine dayıyordu. Feodal sistemin korkusu ise ki, buna Vatikan da dâhildir; halkın topraktan pay istemesidir. Halkın bu gibi taleplerini önlemek toprak ağalarının ve yöneticilerinin Mafyayla işbirliği yapmasında bulunmuştur.

Devam edecek…

                                                                           *

24.10.2010

DIP

Dikkatinizi çekmiştir…
Dünyanın neresine giderseniz gidin ele geçirilen güç paylaşılmak istenmez.
Bu insanın doğasında yatar. Limon misali sık, sıka bildiğin kadar. Posayı at bir kenara…
Sıktığın limon değil, insan ama bunun hiç bir önemi yoktur!
Sıkabildiğin “limon” âdeti adeta toplumsal gelişmişliğin bir göstergesidir. Fakirlik, cehalet ve şiddet ile birleştiğinde karşınıza çıkan durum toplumsal anarşidir!
Her zaman iddia etmişimdir, sağlıklı ve geniş tabanlı bir orta sınıf, toplumun emniyet sibobu gibidir.
Lakin…
Ama velâkin…
Hayatın gerçekleri farklıdır!    

Eğitimli, görgülü insan tereddüt nedir bilir. Ufku geniş, hatta sınırsızdır. Hareket alanının çerçevesi ise belidir…

Cahil ise farklıdır, onun ne sınırı vardır ne de tereddüt ettiği her hangi bir şey (bir istisna dışında: din). Sınırlarını tekrar, tekrar zorlar. Kafasıyla duvara tosladıkça, faklı bir şevk ile yeniden dener.

Ellipse:

Ertuğrul Özkök, ortaya attığı beyaz Türk değimini savunma durumundadır!? Onun kaleminden bu değimi ilk defa okuduğumda ilk aklıma gelen 1905 öncesi Rusya’dır. Devrimci Kızıl Orduya karşı aristokrasi. Yani beyaz Ruslar!

Bolşeviklerin (çoğunluk, burada fakir fukara anlamında da kullanabiliriz çünkü halkın büyük çoğunluğu fakir ve eğitimsizdi) Menşeviklere (azınlık, aristokrasi – zengin, kalburüstü diye tabir edebileceğimiz iyi eğitim görmüş insanlar) karşı zaferiyle sonuçlanan ve sonunun hepimizin malumu olan durum. Bu açıklamadan sonra beyaz Türk kavramını, bugünün Türkiye şartları altında tekrar değerlendirmenizi rica edeceğim.    

Daha öncede belirttiğim gibi hayatın gerçekleri farklıdır. “Aristokratlar” menfaatleri doğrultusunda ve gerektiğinde yasadışı oluşumlar ile işbirliği yapma kabiliyetinde ve isteğindedir. Bu dünde böyleydi, bugünde böyle. Aynı dünün fakir fukarasının bugünün zengini, kendini beğenmişi ve altındakileri hor ve hakir göreni olabileceği gibi!
Toprağı besleyen su ve gübre misali bu ortamda Mafyanın gelişip serpildiği cevredir. Görünürde dindar, aileci ve sokaktaki adamın hizmetinde, gerçekte ise acımasız – hedef gözeten ve kendi menfaatleri doğrultusunda hareket eden Mafyanın yegâne amacı güç ve servet edinmekten başka bir şey değildir (bu tutum ve davranış size bir şey hatırlatıyor mu?).
Görüleceği gibi Din, İman ve Para üçgeni güç ve servet edinmek için iyi bir formüldür ve bazı çevrelerce gücüne güç, parasına para katmak için kullanılmaktadır. Bu formüle şiddet kavramında eklediğinizde karşınıza korku çıkar ki, insanoğlunu korku ve tehdit ile baskı altında tutmanız mümkündür. Gerçi bu salt Mafyanın kullandığı bir yöntem değildir ama...

Sokaktan gelen, sokağın dilini konuşan Mafya için kadının önemi olağan üstüdür. Çünkü beşikten itibaren kadının vasıtasıyla - doğrudan annenin sesinden çocuğun kulağına - çocuk mafya kültürü ile tanışır ve yetişir.

Bundan sonraki satırları dikkatle okumanızı rica edeceğim, herhangi bir yönlendirmeye meyil vermemek için not düşmeyeceğim ama sizi okuyacağınız satırlar üzerine düşünmeye davet etmek istiyorum.

Mafyanın başarısına vesile olan başka bir gerçek ise “sokaktaki adamın” en büyük servetinin kızlarının bekâreti olduğudur. Yani güney İtalya’da da evlilik öncesi cinsel ilişki, nerdeyse tüm Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi hoşgörüyle karşılanmayan bir durumdur. Böyle bir “ayıba” düşen ailenin yapabileceği yegâne şeyler ya kalkıp kızı vurmak, ya da Mafyaya giderek duruma el koymasını istemekten ibaretti. Mafya bu gibi durumlarda gerçekten çok başarılı bir diplomasi yürüterek “ailenin onurunu” koruyup kollayabiliyordu. Bu gibi durumlar ya evlilik ile ya da kız veya oğlanın ölümü ile neticelendiriliyordu. Kaldı ki bu “işi” ölümle sonuçlandıran Mafya, genelde herhangi bir kanuni işleme tabii tutulmamaktadır. Bu “diplomasi” yeteneği Mafyanın halk arasında gittikçe itibar görmesini sağlamıştır. Mafyanın ticari ve siyasi gücünü gerektiğinde bireylere yani halka iş bulmada, sorun çözmede kullanması aynı anda da halk arasında dehşet saçması, Mafyayı halk arasında “devletten de güçlü” kılıyordu. Faili meçhul cinayetler, aslında faili meçhul değildi; herkes biliyordu cinayetin kimin tarafından işlendiğini ama Mafyaya karşı olan “saygı”, korku ve çaresizlik duygusu halka boyun eğdiriyordu (bakınız Türkiye). “Faili meçhul” ve - cesedi kayıp – cinayet Mafyanın en büyük cezalandırma biçimlerinden biridir. “Ceza” kişiye değil ailesine kesilmektedir!

Öldürülen ya dağ başında her hangi bir yere gömülür, ya da asit içersinde eritilir. Böylece aile yasını tutabileceği ne bir maktule, nede ziyaret edebileceği bir mezara sahiptir.

Devam edecek…

                                                                          *

25.10.2010

Gelelim Mafya tipi örgütlenmenin “özel” bir biçimine Ndrangheta’ya…

Açıklamalarıma başlamadan önce dikkatinizi Türkiye’nin kanayan sorunu aşiretlere çekmek istiyorum!

Sicilya ile Kalabrien arasındaki boğaz yaklaşık 3’le 8 KM arası kadardır (Çizmenin ucu ile Sicilya arası). Doğaldır ki Sicilya Mafyasının Kalabriyanı etkilemesi. Kalabrien tarihine baktığımızda Napolyon Bonapart’ın askerleriyle birlikte Fransız devriminin bazı kazanımlarının da Kalabriene gelmiş olmasıdır. O tarihte Feodalizm kaldırılmıştır. Yani halk artık toprak sahibi olabiliyordu. Kalbrienin sahil kısımlarında ticaret gelişirken, sarp ve “geçit vermez” iç kesimlerinde hayat olağan şeklinde devam ediyordu. Yerleşim bölgelerinin arasındaki mesafe aileleri daha çok birbirine kenetlemiş, büyük aileler (aşiretler) meydana gelmesini sağlamıştır. Bu aşiretler genelde yan kesicilik, soygun gibi yasadışı faaliyetlerle geçimlerini sağlıyordu (Güneydoğu Anadolu’da, sınır bölgesine yakın kaçakçılık olgusuna dikkatinizi çekerim). Ndrangheta’ın bu ailevi bağları, Ndrangheta’yı Mafya tipi örgütlemelerin içersinde özel bir konuma getirmektedir. Ndrang kelimesi Yunancadan gelip “cesur adamlar topluluğu” anlamındadır. Çok eskiden İtalya’nın çizme ucu, Yunan hâkimiyeti altındaydı. Ve daha önceden de belirttiğim gibi yaşam şartları bir topluluğu yoğurur. Ndrangheta’nın aşiret yapılanması da bu yüzden dışarıdan bakıldığında anlaşılması mümkün olmayan bir yapıya sahiptir.

Mafya, paranın - sömürü imkânlarının sınırsız, devlet denetiminin hiç ya da az olduğu yerlerde görülür. Yine Türkiye’ye bir göz atacak olursak bu durumu örneğin PKK, Hizbullah, Cemaatçi sömürücüler gibi örgütlenmelerle kıyaslayabiliriz. Devletin olmadığı yerde iktidar bu gibi örgütlerin eline geçer! Bu tip örgütler kendileri dışında hiç bir gücü kabullenmeyerek istedikleri gibi ortamı sömürme çabasındadır. Bu sömürü şeklinin ekonomide bir deyimi vardır. Türkçeye çevirecek olursak anlam itibarıyla karşımıza:

“Vahşi, yırtıcı hayvan kapitalizmi” diye bir deyim çıkar ki bu deyim aslında her şeyi açıklar.

İster İtalya olsun ister Türkiye; asıl sorun Mafya, PKK, Hizbullah, F Tipi öğütlenme veya AKP tipi takiyecilik kültürü değil, tüm bu oluşumların temsil ettiği zihniyettir!
Bu tür zihniyette karşı topyekûn bir mücadele başlatılmadığı sürece Türkiye Cumhuriyetinin selamete çıkması düşünülemez. Bir örnek vermek gerekirse İtalya’da inşaatı 50 yıldır süren bir otoban var, Mafya için tükenmek bilmeyen bir gelir kaynağı. Bu size bir şeyler hatırlatıyor mu?
Hoşgörüyle karşılanan yasa dışılık, süreç içersinde ahlaki değerleri de değişime uğratır.
Düzen değiştiriliyor ki, değişiklik olmasın…
İşte AKP’nin gerçek yüzü bu!
Görünürde değişen düzen, yeni yüzler ile eskinin izinde!
Ortalık karıştı, düzen bozuldu diye boşuna üzülmeyin. Vahşi, yırtıcı hayvan kapitalizmi yeni cehresiyle eskinin peşinde.  

Neyse, Mafya ve güney İtalya halkının mutabık kaldığı başka bir konuda 1861’den sonra kurulan devletin adil ve ilerici olmadığıdır. Ne Mafya, nede halkın kendisi bu devleti ve yasalarını tanımadı, tanımak istemedi!? Birçok gelenek, örf ve adet değişime uğramış, güney İtalya halkı kendine bu yeni düzende bir yer bulamamıştır (Türkiye farklı bir konumda mıdır?).  

 

Devam edecek…

                                                                          *

26.10.2010

Güney İtalya aristokrasisi halk arasında bu duygunun oluşması için elinden geleni yapmıştır. En başta toprak reformuna (rahmeti Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirmediği hayali) karşı çıkarak halk arasında hayal kırıklığına meydan vermiş ve bunun akabinde adeta patlama yaşanırcasına ortaya çıkan “çetelerle” devleti savaştırmıştır (bakınız Tunceli - Dersim – isyanı). “İsyanın” bastırılmasından sonra ise feodal sistemde herhangi bir değişiklik yapılmamıştır (bakınız Türkiye).   

Gelir adaletini sağlayamayan ülkelerin ortak kaderidir bu!

1900’lü yılların başında Palermo, halk sefalet, haksız ve hukuksuzluk içersinde yaşamlarını sürdürürken - kilisenin halk üzerindeki etkisi sınırsızdır. Sicilya aristokrasisi ise sanki 1789 Fransız devriminden, 1848’den sonra Avrupa’da esen liberal akımlardan ve 19. Yüzyılın başında başlayan Sanayi (Endüstri) devriminden habersizcesine saltanatlarını sürdürmekle meşguldü. 

Ve aristokratların oğulları kariyer peşinde koşturuyordu…

Çılgın gençlik yılları, düzenli olarak genelev ziyaretlerinden sonra, ya askeriyede ya da idari bir kariyer ve konumlarına yakışan bir evlilik ile taçlanan son!? Kariyerler hep aynıydı…

Yakışık alan evlilik mi?

Yo hayır, evlilikler artan sayıda Mafya aileleri ile yapılmaya başlanmıştı! Çünkü Mafyanın elinde, Sicilya aristokratlarında giderek azalan para vardı. Böylece aristokrasi paraya, Mafya ise “asalete” kavuşuyordu.

Servet, güç ve hukuki yaptırım korkusu olmaksızın yaşamak Mafya için ne kadar önemliyse, aristokrasi içinde o kadar önemlidir. Mafyanın gelenekçi anlayışı, halkın yaşam felsefesiyle örtüşüyor. Örtüştüğü için de eskimiyor ve her aşamada “çağdaş” kalmayı başarıyor. Mafyanın felsefi anlayışı temel – insani içgüdülere yönelik (servet, güç, yaşam alanı) olduğu için eskimeyen ve evrensel kaideleri baz alan bir anlayıştır. Bunun içindir ki Mafya, 150 yılı aşkın evrensel bir güçtür. Ve İtalya’da hükümet,  Mafya ile anlaşmamız gerek diyebilmektedir (bakınız güncel Türkiye gelişmelerine).

Gelelim Recep Tayyip’in kankası Berlusconi’ye, 1994’lerde servetinin kaynağını hiç bir zaman açıklamayan İtalyan başbakanına. Bakın burası çok önemli, dikkatle okumanızı ve sizden gereken sonuçları çıkarmanızı isteyeceğim. Mafya tarihçesini incelediğinizde Mafyayla mücadele madalyonun bir yüzüyken, bir rivayete göre de Mafya ile gizli işbirliği madalyonun öteki yüzünü oluşturuyor. Yani devlet Mafya ile bir masaya oturup gizli görüşmelerde bulunuyor, anlaşmalar imzalıyor – sözler veriyordu (bükemediğin bileği öpeceksin misali). Bir yandan Mafya ile mücadele ederken öte yandan Mafyayla pazarlık ediyor. Başka bir değişle devlet, devlet içersinde başka bir gücün egemenliğini kabulleniyor!? Bir nevi devlet içersinde devlet.

Devlet organlarının içersinde, devlete rağmen, yasadışı oluşumlar ile pazarlık!?   
Allah aşkına bu size bir şeyler hatırlatmıyor mu?

Devam edecek…

                                                                          *

27.10.2010

Bakın açık ve net olarak belirtiyorum batının bize, daha doğrusu AKP hükümetine “zorla” kabul ettirdiği “Kürt sorunu”  diye bir kavramı ben kabul etmiyorum. Türkiye Cumhuriyetinde “Kürt sorunu”  diye bir sorun yoktur! Var olan bir medeniyet ve çağdaşlaşma, batı ve doğu Türkiye arasındaki gelir adaletsizliği, rant ve sömürü, koyulan kural ve kanunlara uyamama sorunundan ibarettir. Başka bir değiş ile batı ve doğu Türkiye arasında demokratik hak, ulusal birliktelik, feodalizm (doğuda aşiretler, toprak ağaları – batıda ise toprak sahibi halk), ortak değerler ve kurallara uyum sağlama konularında bir algılama ve ifade sorunu var. Bu sorunu biz aramızda konuşarak, uzlaşarak çözebiliriz. Yeter ki iki taraflı istek olsun…
Batı illerinde yaşayan Kürt asılı vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun böyle farazi bir “sorunu” yoktur. Neden?

O halde PKK gibi bir örgüt muhatap alınamaz, alınmamalı. Ayrıca bu konuda kati bir çözüme ulaşmak istiyorsak, Kürt asılı vatandaşlarımız kendi aralarında önce bir uzlaşıya vararak - aşırı uçlara kendi aralarında müsaade etmeyerek - bir muhatap çıkarmak zorundadır. Şimdiye kadar karşımıza çıkarılan partiler PKK’nın siyasi kanadı veya siyasi sözcüsü gibi davranmıştır.

İtalya’da 1986’da başlayan ve 1992’de doruk noktasına erişen Mafya ile mücadele, birden Mafyanın kendi iç hesaplaşmasına dönüştü. Kendi içinde İtalyan siyasetine yakın olanlar bir, bir öldürülmeye başlandı. Hıristiyan Demokratlar, ikinci dünya savaşından sonra nerdeyse o güne kadar tek başına iktidardaydı ve sonları yakındı…

Mafya bir kez daha bölgedeki gücünü göstermiş oldu. 1994’den sonra iktidara gelen Berlusconi’nin Mafya ile müzakere etmesi bilinen ama hiç bir zaman açıkça itiraf edilmeyen bir gerçektir.

Bakın bugüne kadar kendime hep sorduğum ama bir türlü cevaplayamadığım bir soru vardı.
Ta ki, bu Mafya araştırmasını yapana kadar!

Neden İtalya’da diğer Avrupa ülkelerine nazaran sol hareket daha güçlü?

Yazdığım makaleyi dikkatli okuduysanız bu sorunun yanıtını kendiniz verebilirsiniz. Neyse, İtalya’da Mafya her zaman için - aristokrasinin maşası görevini - üstlenmiştir. 19. Yüzyıllın başlarında (1918 – 1922 arası) özellikle Sicilya’da halk, “toprak işleyenindir” parolası altında sosyalist partisi çevresinde toplanmaya başlar. Ve akabinde devlet bu örgütlenmeyi hunharca bastırır. Böylece Mafya eski vazifesine geri dönmüş olur. Aristokrasinin onayı ile aristokratların servetini korumak ve sömürü sisteminden payına düşeni almak. Bu şartlar altında doğaldır ki halkın ekmeğini başka yerde araması. Yoğun bir Amerika’ya göç dalgası başlar. Bu yoğun göç dalgasının içersinde Mafyada, halkla birlikte Amerika kıtasına ulaşır. Kısa bir süre içersinde yerleşik olan yasadışı İrlanda ve Yahudi örgütlerini bastırmayı başaran Mafya, özellikle İtalyan seçmenlerinin oyunu satarak Amerika’da da siyasi güce erişmeyi başarmıştır. Amerikalılar bundan hoşnut değillerdir ama çaresiz duruma seyirci kalırlar. 

Hortumlama bir Türk icadı değildir!

1893’de bir tren içersinde öldürülen Sicilya Merkez Bankası direktörü, öldürülmeden önce Mafya ve Sicilya aristokrasisinin Merkez Bankasını hortumladığını açığa çıkarmıştır. Bu kepazeliği ortaya çıkarmakla kalmamış birde çiftçilere ucuz kredilerle toprak sahibi olmalarını sağlamaya çalışmıştır. Dolayısıyla bu adam ölümü iki kez “hak” etmiştir.

Benito Mussolini, iktidara geldikten sonra güney İtalya’da ne feodalizm ne de Mafyaya karşı her hangi bir hamlede bulunmamıştır.  Ancak Mafya, Mussolini’ye karşı stratejik bir hata işlemiş ve bunun bedelini ağır bir şekilde ödemiştir. Bu stratejik hata şu şekilde gelişmiştir:

Mussolini ilk defa diktatör olarak Sicilya’yı ziyaret eder ve her diktatör gibi şahsi güvenliğine olağanüstü önem verir (bilmem dikitinizi çekti mi? Recep Beyde neredeyse fanatik bir şekilde korunmaktadır). Bunu gören bir Mafya ileri geleni, Mussolini’nin huzurunda kendisine “sitem” ederek “Sizin güvenliğinizi biz sağlardık…” der.

Mussolini Sicilya’da hiç sesin çıkarmaz ama Roma’ya döner dönmez Mafyaya savaş açar. Çünkü her diktatör gibi kendi dışında herhangi bir gücün varlığını kabullenemez. Bunun için olağanüstü yetkilerle donattığı emniyet müdürünü Sicilya’ya yollar (gördüğünüz gibi olağanüstü yetkilerle donatılmak, olağanüstü zaman kesitlerinin olağan bir gereksinimidir). Ve bu müdür bir nevi - olağanüstü hal - ilan ederek, inanılmaz işkencelerle Mafyaya karşı mücadelesini başlatır. Ancak bu durum fazla uzun sürmez, çünkü Sicilya’da da faşist partinin içersinde Mafya vardır. Bunun üzerine müdür merkeze çekilir ve senatör olarak susması sağlanır. Bu olaydan sonra faşist rejim Mafyaya bir daha dokunmamıştır (bu anlattıklarım size bir şeyler hatırlatıyor mu?). Buna rağmen Mussolini’nin ölümünde Mafya rahat bir nefes almıştır. Zaten faşist rejimin sonunda İtalya’da Mafya, Amerika’da Camorra için altından bir dönem başlar.

Devam edecek…

                                                                          *

28.10.2010

Amerika’da Mafya için Al Capone’den sonra yeni bir dönem başlar. Bu dönem Mafya’nın etnisite’ye bakmaksızın salt “profesyonel” çalışanlarla, uluslararası ortaklıklara adım atığı ve o güne kadar ilke olarak kendine seçmiş olduğu “iş” sahalarını genişleteceği bir dönemdir. Uyuşturucu, kumarhane, alkol ve silah kaçakçılığı, kadın ticareti artık Mafyadan sorulur olmuştu. Özellikle Amerika’da dize getirilen sendikalaşma çabaları Mafya’nın işine yaramıştır. Borsanın yeni gözdesi artık mafyadır. O dönemde baş gösteren uluslararası ekonomik kriz öbek - öbek işsizler ordusunu Mafya’nın kollarına itmiştir. Dikkatinizi çekerim, mekân ve zaman değişebilir ama oyun hep aynı oyun, ilkeler hep aynı ilkelerdir. Yeni dönemin aristokratları artık kravatlı borsacılardır. Hatta bu durum o kadar ileri gitmiştir ki, bir dönem, devlet Mafyaya New-York limanını koruma görevini bile vermiştir. Ama bu kadarla kalsa yine iyi...   

İkinci dünya savaşı esnasında Amerika, Avrupa’ya çıkarma hazırlıklarındadır. Sicilya çıkartması için İtalyan Mafyasına da ihtiyaç duyulur. Amerikan gizli servisi, Amerika’da hükümlü olan Mafya liderini İtalya ile irtibat için kullanır (bir gün gelecek İmralı’daki katilde tekrar böyle kullanılacak, boşu boşuna astırmadılar herifi). Vahşi kapitalizm, yine insani içgüdüleri kullanarak işbaşındadır.

Mafya, Mussolini tarafından işkence görmemiş miydi?
Komünizm tehlikesi Mafyanın işlerini aksatmayacak mıydı?

Amerikalıların, Sicilya çıkartmasından sonra öncelikli olarak Sicilya’da ve akabinde İtalya’da sosyal şiddet kontrolüne ihtiyacı vardı. Bu kontrolü Mafya sağlayacaktı. Ancak böyle kuzeye, Hitler Almanya’sına doğru akınlar devam edebilirdi. 1943’de ikinci dünya savaşı esnasında Don Calo Vizzini Amerikalıların, İtalya’da en büyük müttefiklerinden biri haline gelecektir. Don Calo Vizzini, salt hatırı sayılır bir Mafya lideri değildi, aynı zamanda Kiliseyle de arası çok iyi olan bir zattı. O kadar ki bu bağlantı Vatikan’a kadar uzanıyordu. Halk arasında gördüğü saygı, Amerikalıların onu Sicilya çıkartmasından hemen sonra Amiral gemisine çağırmaları ile kat be kat artmıştır. Kendisi sonradan Amerikalılar tarafından Villalba belediye başkanı ilan edilecektir. Böylece yasadışı bir oluşumun liderine resmiyet kazandırılmış ve kendisi aynı zamanda ödüllendirilmiş olur. Sanırım Türkiye’ye pek tanıdık gelen tecrübelerden biri.

10.1943’de Napoli Amerikalılar tarafından işgal edilir ve asıl bundan sonra işler Mafya için para matbahsına döner. Napoli, Amerikalıların her türlü yığınak yaptığı bölgedir. Böylece Napoli karaborsası Mafya için servetine, servet kattığı yer oluverir. Karaborsadan salt Mafya kazançlı çıkmıyordu tabii. Amerikalılarda paylarına düşeni alıyordu.

Uluslararası ilişkiler, menfaat yumağı ve PARA! 

İkinci dünya savaşından sonra İtalya’da yine sol partilerin öncülüğünde “toprak reformu” dile getirilmiştir. Yine İtalyan aristokrasisi Mafyayı maşa olarak kullanmış, Mafyanın kanlı saldırıları sonucunda bu girişimde sindirilmiştir. Hatta siyasi olarak o kadar ileri gidilmiştir ki Amerikalıları Sicilya’yı 49. eyalet olarak ilhak etmeleri bile istenmiştir (Cumhuriyet öncesi Türkiye’nin durumuna dikkatinizi çekerim).

Bu bağlamda 01.05.1947’de işlenen katliamda bugüne kadar unutulmamıştır. Öyle ki, gerçekler günümüze kadar halen devlet sırı kapsamında koruma altındadır.  

1968’de Hıristiyan Demokratların iktidar döneminde İtalya yine kaynıyordu. Halk yine solcuların liderliği altında – sömürülmeye karşı - isyan halindeydi. Öyle ki bir darbe yapılması an meselesiydi! 1968 – 1970 arası NATO ülkesi İtalya’da, Vatikan - Hıristiyan Demokrat ve Mafya arasındaki menfaat yumağı çözülme aşamasına kadar geldi. Ancak bu buzulun su üstünde görünen yüzüydü! Amerikan istihbaratının liderliğinde bu üç oluşum (P2) gizli görüşmelerde bulunuyordu. Amaç demokrasiyi, otokrat bir yönetim ile değiştirmekti. Komünizm ve sendikalaşma tehlikesi ancak böyle bertaraf edilebilir, radyo ve televizyona ancak böyle hakim olunabilirdi (bakınız Türkiye’de Gladyo ve belki de günümüz gelişmelerine). Ve P2 Licio Gelli liderliğinde, devlet güçlerinin bir çok bölümüne hakim olmayı (İtalyan istihbaratı, yargı, askeriyenin ve kolluk güçlerinin bir takım kısımlarını) başarmıştır. İlginç olan P2 oluşumunda o zamanlar bir ismin telaffuz edilmesi.

Silvio Berlusconi

Hani şu Recep Tayyip’in kankası Berlusconi. Var ya şu “bizim” Recep, daha İstanbul belediye başkanı iken Beyaz Saray’da George W. Bush tarafından ağırlanan Recep, işte O… Bu ağırlama sizde de bir takım soru işaretlerinin doğmasına sebebiyet vermiyor mu?

Bayram değil, seyran değil eniştem beni niye öptü?

Her neyse biz yine konumuza dönelim. Stratejik olarak soğuk savaş döneminde İtalya komünist partisi Avrupa’da en yoğun üye sahibi partiydi. Bu batı için açıkça bir tehdit teşkil ediyordu. İtalya’nın komünist ittifaka katılması jeopolitik dengeleri alt üst edebilirdi. 1969 sonlarına doğru, dönemin en gizli operasyonlarından birine başlandı - kod adı gerilim. İtalyan ve Amerikan istihbaratı, neo faşist grupların ve tabii Mafyanın yardımı ile bir bombardıman furyası İtalya’yı kapladı. Kilise yine destek verir konumda, 150 yıla yakın bir süre Mafyanın varlığını inkâr eden – hatta son zamanlarda Mafyayı komünistlerin bir fantezisi olarak niteleyen kilise yine susuyordu. Ancak Palermo kardinali bu duruma seyirci kalmayıp Vatikan - Hıristiyan Demokrat ve Mafya ittifakına işaret ediyordu. Bu bombalamaların resmi faili beliydi: Solcular

Bilmem bu durum sizde bir çağrışım yapıyor mu? Bana 12. Eylül öncesi bir takım gelişmeleri hatırlatıyor. Amaç belliydi; haklı hazırlamak!

Sözlerimi devam etmeden önce, belki sizinde kendinize sorduğunuz bir soruya cevap vermek istiyorum.

Kilise neden bu duruma suskun kalıyor, hatta destek veriyordu?

Komünizmin din hegemonyasına karşı oluşu, papazları bu konuda tavır almaya zorlayan bir durumdu. Başka bir değiş ile nefsi müdafaa!

Yeri gelmişken sözü tekrar Ndrangheta’ya getirmek istiyorum. Çünkü Ndrangheta’nın zaten özel konumuna bir takım özellikler daha eklememiz gerekiyor.

1.    Mafya örgütlerinin içersinde en tehlikeli olanıdır.
2.    Örgütsel yapısını çok çabuk değiştirme kabiliyetine sahiptir.
3.    Önceleri en “fakir” Mafya gurubu olan Ndrangheta artık hepsinin önünde sayılır.   
4.    Koyu dindardır.

Bu açıdan bakıldığında tüm bakış açılarının değiştirilmesi gerektiği ortadadır. Çünkü bir toplumun içersinde, mevcut sosyal durum, insanları böyle yasadışı oluşumların kucağına itebiliyorsa, tehdit çok büyük demektir. Sosyal sefalet, sosyal çöküntüyü tetikleyen bir durumdur. Özürlü bir sosyal yapının ise kimseye faydası yoktur. AKP iktidarı tarafından İrtica’nın Milli Güvenlik Siyaset Belgesinden çıkarılması bu kapsamda değerlendirilirse iyi olur diye düşünüyorum. İrticai ve bölücü faaliyetlerin temelinde maddi menfaatlerinde yattığı, sanırım herkesin malumudur. Yine halkın, en azından bir kısmının, kendi maddi menfaatleri doğrultusunda bu gibi oluşumların kucağına düştüğü de gerçek dışı olmasa gerek. Kendini sosyal sefalet ve çöküntü içersinde kamufle edebilen bu durum tehdit değil de nedir?

Makalenin başında Mafya hakkında sormuş olduğum soruları tekrar ele alarak, salt isimleri değiştirerek kendinize tekrar sorun, bakalım siz hangi sonuçlara varacaksınız?

Mafya bir Italya - Türkiye Parallelogramı PDF olarak oku

                                                                         ***

01.11.2010

Cumhuriyet Tarihi Kronolojisi 1923 – 2007’ye karşı göstermiş olduğunuz yoğun ilgiden ötürü teşekkür eder, Cumhuriyet Tarihi Kronolojisi 1923 – 2010 v2’yi Ocak.2011’de yayınlayacağımı bilgilerinize sunarım.

                                                                          *

Oktay Ekşi’nin ardından, babalar gibi satacağız…

Çok şey yazıldı, çizildi…
Ama…
Okuduklarımın arasında bir Allahın kulluda, Oktay Ekşi doğru bir tespitte bulunmuş diye yazmadı!
... korkusu mu acaba!?

Lakin benim asi gönlüm ferman dinlemiyor…

Bari ben yazayım; Oktay Ekşi, Bekir Coşkun, Emin Çölaşan gibi değerli yazarların “harcanma” sebebi doğru tespitlerde bulunmalarıdır. Zaman, zaman terbiye sınırlarını aşmış olabilirler ama doğru yaşayıp, dimdik düşündüklerini kaleme almış insanlardır bunlar.

Eski bir özdeyiştir:

Doğruyu söyleyeni, dokuz köyden kovarlar

Madem her şey babalar gibi satılabiliyor…

Madem memleketi üç kuruşa satanların yanında hırsızlık, hatta pezevenklik bile masum bir suç olarak kabul edilebiliyor…   

İnsanın aklına söyle bir soru takılıyor:

Bugün babalar gibi memleketini satanın, bir gün türbanlı – türbansız karısını, kız kardeşini, anasını belki de kızını pazarlamayacağı ne malum?

                                                                         ***

 

02.11.2010

Hayatımın özeti

Birdim üç oldum…

Bire düştüm…

Üç oldum.

Dördüncüsünü bekliyorum ki…

Beş belki de altı olayım diye!

 

                                                                         ***

04.11.2010

Allah şahidimdir!

Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2’yi hazırlamakla meşgulüm. Belki mesleğimden ötürü, belki de ömrümün büyük bir kısmını Almanya’da geçirdiğimden olacak…
Tanımlamalara çok dikkat ederim.
Güzel Türkçemizin tanımlamalarda bir zafiyeti olduğu kanısındayım. Şahsen, Türkçede bu konuya tam manasıyla hakim olduğumu da düşünmüyorum…

Ancak yazar ve çizerlerinde, yani bu işin erbabı olanlarında kaleme aldıkları “inci tanelerinde” çok özentisiz ve dikkatsiz olduklarına; Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2’yi hazırlarken bir kez daha şahit oldum. 

Nadir de olsa, Recep Tayyip Erdoğan’a bu konuda hak verme durumundayım. Medya kendine bir çeki düzen vermek zorundadır, en azından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını doğru bilgilendirmek adına.     

Bu benim naçizane görüşümdür, lakin yanlış anlaşılmaktan da korkarım…

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre:

Türban: İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan bir tür başörtüsü.   

Baş örtüsü: Kadınların saçlarını örtmek için kullandıkları örtü, başörtü, eşarp: “Kalın bir Doğu maşlahı giymiş, işlemeli beyaz bir baş örtüsü örtmüştü.” -A. Gündüz.

Bakın “başı sıkıca kavrayan bir tür başörtüsü” AKP tarafından siyasallaştırılan ve görsel bir zihniyet açıklamasıdır. Sıkma baş olarak da tabir edilen bu “garip” görüntü Cumhuriyet tarihi boyunca karşımıza çıkmış olmakla birlikte günümüzde tamamen bir İslamcı simge haline dönüşmüştür. Dolayısıyla Türban genel anlam itibarıyla bir başörtüsü değildir! Her tarikat ve cemaat tarafından ayrı bir bağlanma şekli olan Türban, bir nevi “ruhani kıyafet” olarak nitelenebilir ve bu anlamda da, yasadaki söylemi ile “Türk inkılâbına, rejimine ve vahdetine” aykırı bir kıyafettir*.     

Başörtüsü ise, örf ve adetlerimiz - gelenek ve göreneklerimizde yeri olan ve çoğu zaman gerçekten samimi dini duygularla kadınlarımız tarafından başlarını örtmek için kullanılır.     

*İlgili mevzuat

Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanunun Tatbik Suretini Gösterir Nizamname

Yayımlandığı R. Gazetenin Tarihi : 18/2/1935, No: 2933

Madde 1 - Her hangi din ve mezhepte olurlarsa olsunlar mensup oldukları din ve mezheplerin usul ve teamüllerine göre mabet ve ayinlerde ruhani kisve taşımakla mükellef olanlar mahalli Hükümetlerince alakadar olanlardan alınacak listeler mucibince ancak mabet ve ayinlerde ruhani kisve taşımağa mezun addolunurlar.

Madde 2 - Her din ve mezhebin ruhanilerini ayırt ettirmek için kabul edilen her türlü kisve, alamet ve işaret ruhani kıyafet addolunur.

Madde 3 - Mabetler her din ibadetine mahsus ve usule muvafık olarak teessüs etmiş olan kapalı mahallerdir.

Madde 4 - Hükümet her din ve mezhepden münasip göreceği yalnız bir ruhaniye mabet ve ayin haricinde dahi ruhani kıyafetini taşıyabilmek için verebileceği muvakkat müsadeler ile bir müsaade müddetinin hitamında onun aynı ruhani hakkında yenilenmesi veya başka bir ruhaniye verilmesi hakkındaki muameleye ait teklifler Dahiliye Vekaletince yapılır. Ve karar İcra Vekilleri Heyetince verilir.

Madde 5 - İzcilik ve sporculuk gibi topluluklar ve cemiyet ve klüp gibi heyetlerce bu gün kullanılmakta olan ve aşağıdaki şartlara uygun olduğu bu teşekküllerin altıncı maddeye göre verecekleri beyannamelerle mahalli Hükümetlerince anlaşılan kıyafet, alamet ve levazım tip olarak kabul edilecektir. Aynı şartları haiz olmak üzere başka tipler de kabul edilebilir.

A) Türk inkilabına, rejimine ve vahdetine muhalif bir ciheti olmamak.

B) Hükümetçe kabul edilmiş resmi kıyafetlerden ayrı olmak.

C) Yabancı memleketlerin siyasi, askerlik ve milis gibi teşekkülleriyle münasebeti olmamak.

Madde 6 - İşbu Nizamnamenin neşrinden itibaren 30 gün zarfında 5 inci madde de yazılı olan izcilik ve sporculuk gibi topluluklar, cemiyet ve klüp gibi heyetler bulundukları mahallin en büyük mülkiye memuruna kabul ettikleri kıyafet, alamet ve levazımı gösterir bir beyanname verirler. Bu beyanname ile beraber ya bir nümune veyahut boyalı bir resim verilir. Beyannamenin verildiği tarihten itibaren bir ay içinde cevap verilmezse beyannamede gösterilen kıyafet, alamet ve levazım kabul edilmiş addolunur. Kıyafet tebdili halinde istimalden evvel beyanname tevdii lazımdır. Yeniden kurulacak izcilik ve sporculuk gibi topluluklar cemiyet ve klüp gibi heyetler bir Kıyafet, alamet ve levazım taşımak istedikleri takdirde Nizamnameleriyle birlikte onları gösteren bir beyannameyi aynı makama tevdi ederler.

Madde 7 - Ecnebi her hangi bir teşekkül mensuplarının Ecnebilerin Türkiye'de İkamet ve Seyahatleri hakkındaki Kanun ve Talimatname hükümlerine göre münferiden veya toplu olarak kendi kıyafet, alamet ve levazımlariyle Türkiye'ye muvakkat müddetle ziyaret seyahatleri yapmaları caizdir. Ancak mahzurlu görülecek hallerde bu gibi ziyaretlere Dahiliye Vekilliğince müsaade verilmiyebilir ve uzun müddet devam edecek ziyaretlerin yapılabilmesi Dahiliye Vekaletinin müsaadesine bağlıdır.

Madde 8 - Mektep ve başka bilgi müesseselerine devam edenlerin bir kıyafet, alamet ve levazım kullanmalarına lüzum görüldüğü takdirde tip tayini bu mektep ve müesseselerin merbut bulundukları vekillikçe talimatname yapılır. Bu gibi mektep ve müesseseler için kabul olunacak alametleri mektep ve müesseselerden mezun olanlar da taşıyabilirler.

Madde 9 - Hususi müsade ile gelen yabancı memleketler kara, deniz ve hava kuvvetlerine mensup kimselerin resmi üniformalarını nerelerde ve ne zaman taşıyabilecekleri Milli Müdafaa ve Hariciye Vekaletince hazırlanarak İcra Vekilleri Heyetince tasdik olunacak bir talimatname ile tesbit olunacaktır.

Bu talimatname çıkıncaya kadar mutat olan usulün tatbikına devam olunur.

Madde 10 - Bu Nİzamnamenin 1, 2, 3, ve 4 üncü maddelerinin hükümleri 13 Haziran 1935 gününden ve diğer hükümleri neşrinin ertesi gününden yürümeye başlar.

Madde 11 - 2596 numaralı kanunun 6 ncı maddesine göre tanzim olunmuş ve Şürayı Devletçe görülmüş olan bu Nizamname hükümlerini İcra Vekilleri Heyeti yürütür.

 

                                                                         ***

05.10.2010

Vatan denilen toprak parçası…

Memleket mi?
Al senin olsun ama sakın avratıma, kızıma dokunma!
Hele saçının bir kılını görme, bilme…

Vatan!!!

Vatan sizce nedir?
Uğrunda kanınızı FEDA etmeye hazır olduğunuz bir “toprak parçası” mı?
Yoksa geçmişinizi ve geleceğinizi gördüğünüz, atalarınızın ve evlatlarınızın uğrunda kan döktüğü – can verdiği kutsal bir değer mi?
Eşiniz, anneniz, kız kardeşiniz için ölmeye hazır mısınız?
Eşiniz, anneniz, kız kardeşinizin bir tel saçını bilmediğiniz – tanımadığınız bir adama emanet eder misiniz?

Neden?

Sevdiğiniz, namusunuz bildiğiniz için mi?

Evet, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları…
Onlara inanan milyonlarca kadın ve erkek de vatanı namus bildi, sevdi!
Evet, senelerden beri her gün şehit verdiğimiz evlatlarımız…
Onlarda vatanı aynı anaları, kardeşleri ve yavukluları gibi sevdi, namus bildi. Bildi ve öldü!

Neden?

Rahmetli babam hep derdi: “At, Avrat ve Vatan kimseye emanet edilmez!”

Ancak içimizde kimileri için zaten vatan diye bir kavram ve vatan sevgisi yok(sa)!
Onlar için kişisel çıkar ve bencilik daha önemli(yse).  
Vatan satılır amaaaaa
Ana, karı ve kız satılmaz!

                                                                          *

Önder’den Önder’e…

Adaşız.
Yaşça benden büyüksünüz…
Şüphesiz CHP’ye büyük hizmetleriniz olmuştur…

Ama!!!

Son zamanlarda yaptığınız gaflar…
Artık yeter dedirten nitelikte.  
Zamanı geldi, efendi gibi kenara çekilerek CHP seçmenini ayrıştırmayın. Bizlerin birbirimize düşmesi, siyasi rakibimizin işine gelir. Gün bu gündür!
Safları sıklaştırarak…
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerine hep birlikte sahip çıkma günüdür. Vatan satıla, satıla kuşa döndü. Zaman bu zaman aklımızı başımıza alma, derlenip toplanma zamanı.

                                                                         ***

08.11.2010

380 +

Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2…   
2008 Ekim ayının başındayım. Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2007 arası 247 sayfa…
10 ayda 133 sayfa…
Allah AKP’yi, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında başımızdan eksik et(me)sin!
Bu herifler olmasa resmen canımız sıkılacak!
Memlekete konu kalmayacak…
Kavga yok!
Gürültü yok!
Yandaş yok!
Kayırma yok!
Soyup, soğana çevirmek yok!
Satıp, savma yok!
Çalıp çırpma, sonrada yaratanın arkasına sığınma yok!
Ortalık sesiz ve sakin!

                                                                          *

Ostrakismos

Siyasetçi dedik…
Kavga, gürültü, çalıp çırpma, soyup soğana çevirme dedik de aklıma geldi!
Hani AKP hep ileri demokrasiden söz ediyor ya…
Artık kendilerince ileri demokrasi ne demekse…
Gelin ben size ileri demokrasi ne demekmiş bir örnekle anlatayım!
Bundan iki bin yıl önce…
Deve tellal iken, pire berber iken…
Recep Tayyip daha dünyaya gelmemişken…
Eski yunanlılar demokrasiyi yaşıyorlardı!
Hem de demokrasinin ne kadar hassas ve kırılgan bir yönetim şekli olduğunun bilincinde olarak…

Evet, felsefe dünyasının temel taşları yerine oturtulurken eski yunanlılar Ostrakismos denen “çanak çömlek mahkemelerini” kurdu. Bu mahkemelerin kuruluş sebepleri arasında, demokrasinin ana sorunlarından birine çözüm arayışlarından kaynaklanıyordu. Bu sorun siyaset ve ticaretin çoğu zaman el ele ve buna rağmen gerilimli ve sorunlu bir ilişki yaşamasıdır. Bu ilişki zaman zaman gizli saklı, bazen de açık – seçik, ayan - beyan yaşanırken…

Çağımızda Gianfranco Poggi  Siyaset dinamiğinin eşitlik, ekonominin ise eşitsizlik yönünde işlediğini” söyleyerek sorunun odak noktasını bulmuştur. Bu söylem, aradan asırlar geçmesine rağmen, hiç bir şeyin değişmediğinin ifadesinden başka hiç bir şey değildir!

Ostrakismos’un Türkçe karşılığı aslında çömlek kırığı anlamındadır. Eski yunanlılar çömlek kırıklarına kendi kanılarınca, siyaset ve ticaret denkleminde çok fazla güç kazanarak, artık halkın menfaatleri doğrultusunda çalışmayanların isimlerini yazıyordu. Bu kişiler 10 seneliğine Atina dışına sürgüne yollanarak demokratik denge sağlanıyordu. İşte ileri demokrasi denilen budur!                 Demokrasi eşit kollu bir terazinin üzerinde dengelenen bir ideoloji, önceki yazılarımda da defalarca belirttiğim gibi aslında olgunlaşmış ve insanoğlunun geliştirdiği en adil ve buna rağmen insan evladının çiğliğine ve bencilliğine kurban gitmiş bir yönetim şeklidir.

Adil dedikte, adında adalet kelimesini taşıyarak adaletten haberi olmayanlar –ayaküstü kırk bir buçuk yalan kıvırarak – evrimini tamamlamamış şempanze misali, aldanmak ve aldatmaktan geri kalmayanlara eski yunanlılardan bir Demokrasi dersi daha vermem gerekecek.

İnsanlık tarihini incelediğimizde sorunlu toplumsal yapıların parçalanarak dağıldığını görmekteyiz. Bu dağılmadan sonra insanlar karşımıza çok daha küçük, kan bağına bağlı, akrabalık ilişkileri içersinde derlenerek çıkmaktadır.  Bu şekilde organize olan insan toplulukları süreç içersinde tekrar kabileler, aşiretler olarak bir araya gelme çabasındadır (sürü psikolojisi ve sürü içersinde kendini emniyette hissetmek – hayvanlar âleminde de gözlemlediğimiz bir durum). Bu kabileler arasında gelişen ticaret ve ortak siyasi menfaatler daha büyük insan topluluklarını yaratmakla birlikte, bu dönemlerin belirgin bir özelliği üretim ve ticaretin gelişmesine bağlı olarak, insanlar arasındaki toplumsal farklılıkların artması ve ekonomik çatışmaların baş göstermesidir. Buraya kadar ortak özellikler gösteren insani gelişmelerden antik yunan medeniyetine, dolayısıyla demokratik çözüm arayışlarına geçelim.

Antik Yunanistan da, borçlarını ödeyemeyenlerin borç köleleri durumuna düşmeleri bunun neticesinde huzursuzluğun, köle ayaklanmaların artması, şiddetlenen çatışmalar, çözüm arayışlarını da beraberinde getirmiştir. Ancak ilk arayışılar kalıcı çözümden çok, her ne pahasına olursa olsun aristokrasinin çıkarlarını gözetecek niteliktedir. Bu bağlamda halen Almanya’da kullanılan bir terimi tanıtmak istiyorum “Drakonische Maßnahmen” (çok katı, sert, şiddetli önlemler diye tercüme edebiliriz) . Drakon düzeni sağlayacak yasaları yapmakla görevlendirildi. Aristokratların çıkarlarını korumayı amaçlayan; yoksullar ve köleler için ağır cezalar öngören Drakon yasaları uygulamaya kondu. Buna rağmen, toplumsal çatışmalar artarak sürdü ve Drakon yasalarını Solon yasaları ve reformları takip etti. Solon ilk iş olarak borçlarından dolayı özgürlüğünü yitiren yurttaşların borçlarını sildi; borç köleliğini yasakladı. Ticaret ve zanaatların gelişmesini destekledi; ölçü ve tartılarda standartları sağladı (bakın burası çok önemli, adalet küçücük ayrıntılardan büyüğe doğru giden bir olgudur). Ayni zamanda “gelir seviyeleri arasında adalet ve bir nevi vergi reformu” diye tabir edebileceğimiz bir düzenleme getirdi. Solon, toplumsal tabakalar arasında belli ölçüde adaleti sağlamak ve özellikle alt ve üst tabakalar arasında kutuplaşmayı ve çatışmayı önlemeyi kendine görev bildi.

Solondan bazı alıntılar:

“Kimi kötüler zengin, kimi iyiler fakirdir”
“Kimsenin ambarına değişmeyiz onurumuzu”
“Onur satın alınamaz bir şeydir,
oysa para öyle mi, elden ele dolaşır gün boyu”

Elbette, Solon yasaları yurttaşlar arasında tam bir eşitlik getirmedi ancak zengin ve fakir arasındaki uçurumu ortadan kaldırmayı ve orta sınıfı güçlendirmeyi amaçladığını söyleyebiliriz. Solon yasaları kendisinden sonra gelen demokratik düzenlemelerin gerçekleşmesine büyük ölçüde kolaylık sağladı. Kleisthenes, Kan bağına dayalı kabile örgütlenmesini bütünüyle ortadan kaldırdı ve toprak bağına dayalı mahalle örgütlenmesini getirdi. Atina en parlak günlerini Perikles döneminde yaşamıştır. Perikles ünlü söylevinde demokrasinin birkaç kişinin değil, tüm yurttaşların katkılarıyla var olacağını, herkesin eşit hak ve yükümlülüklere sahip bulunduğunu, yönetimde yeteneklerine ve liyakatine göre görev alabileceğini dile getirir. Bu çerçevede şunu vurgular:

 

“Devlet işlerine karışmayanlara, kendi işi gücü ile uğraşan sessiz bir yurttaş değil, hiçbir işe yaramayan biri gözüyle bakıyoruz. Bir politikayı, ancak birkaç kişi ortaya koyabilir, ama hepimiz onu yargılayacak yetenekteyiz. Biz tartışmaya, siyasal eylemin önüne dikilen bir engel diye değil, bilgece davranmanın vazgeçilmez bir ön hazırlığı diye bakarız.”

Perikles; konuşmada eşitlik, siyasal haklarda eşitlik ve katılımda eşitlik konusunda demokratik uygulamaları güçlendirmiştir. Antik Yunan kent devletindeki demokrasi deneyimleri toplumsal homojenliği sağlayacak ve kutuplaşma ve çatışmaları önleyecek çözümlerle el ele ilerlemiştir. Sorun iktisadi eşitsizliklerin kendini siyasal alanda göstermesi, siyasal eşitsizliklerin de iktisadi eşitsizlikleri derinleştirmesi olarak belirlenmiştir. Bu çerçevede, antik dünyada orta sınıfın önemi keşfedilmiş; tüm uygulamalarda alt ve üst sınıfların ortaya doğru çekilmesi amaçlanmıştır. Bu denkleme göre, orta sınıf ne kadar güçlü ise toplumsal yapı o kadar güçlü ve sağlıklı olabilecektir. Antik Yunan kent devletindeki orta sınıfı güçlendirme ve tabakalar arasında belli bir denge oluşturma çabalarında olduğu gibi, Orta Çağ Avrupa’sında ve Osmanlı döneminde uygulanan lonca ve çiftehane sistemleri de esas itibariyle ekonomik ve siyasal-toplumsal alanlarda bir denge kurmayı amaçlamıştır.

                                                                         ***

11.10.2010

Bir 10. Kasımın ardından

Bilmem haberlerde dikkatinizi çekti mi?
Anıtkabir her sene olduğu gibi bu senede vatandaşlarımızla doldu, taştı. Aralarında başı açıklar olduğu gibi başını örtenlerde doluydu. Kadınlarımızın iffeti ve başı üzerinden siyaset yapanlar utansın!

Dokuzu beş geçe yurdumuzda hayat bir dakikalığına durdu!  

Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Yeryüzündeki kötü insanlar ise iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı kullanırlar.
                                                                                                                 Giordano Bruno

                                                                         ***

12.11.2010

Ben ve benim gibi milyonlarca Atatürk milliyetçisi…

Padişaha ve apış arası dindarlarına karşı başkaldırdık!
Yemyeşil ileri demokrasi anlayışı ile paytak Reco, böldü – bölüştürdü, satı – savdı yetmedi…
Hak, hukuk namına ne var ne yoksa kendi zihniyetine kelepçeledi!
Bu kadarla kalsa yine iyi, şimdide Diyanet Başkanlığını dümdüz etti.

Ancak Gazi Mustafa Kemal Atatürk, onun silah arkadaşları ve milyonlarca vatanperver gibi bizde “Padişahım çok yaşa” diyenlerden değiliz! Padişahın hocası, geçmiş zamanda sormuştu; “kanlı mı olacak kansız mı?”

Cevabını ben size vereyim, böyle devam ederlerse KAN GÖVDEYI GÖTÜRECEK! Su akar - Türk bakar, bakar bakmasına, uyur görünür ama bir de gözlerini açtığında volkan misali patlayarak yeri göğü inletmesinde bilir, önündeki tüm engelleri altına almasını da!  

O zamana kadar bizler Mustafa Kemalin bizlere tavsiye ettiği akılcılık ve barış yolundan ayrılmama azmindeyiz ama bıçak kemiğe dayanırsa da gerekeni yapmakta bir an bile tereddüt etmeyeceğiz.

Madem sözü bilime, akılcılığa getirdik dün Almanya’da kamuoyuna tanıtılan bir bilimsel araştırmaya birlikte bakalım. Bertelsmann vakfının (Almanya’da çok saygın bir kurum) görevlendirdiği bilim adamlarının araştırmasına göre ki, bu araştırma kendi alanında araştırma tarzı ile bir ilk, doğrudan eğitim durumu ve suç işleme eğilimi arasında bir bağ kurmuştur. Bu araştırmaya göre eğer geçen sene,  Almanya’da ki mevcut ilk öğretim görmüş kişilerin sayısı (yani okulu bitirmeden ayrılanlar) yarıya indirilebilseymiş’di, 420 cinayet, 13500 ağır soygun, 320000 hırsızlık daha az olacakmişdı.            

 Bir kaç veriyi size aktarmak istiyorum:

Suç işleme eğilimi ± etkenler:

 

Eğitim durumu

 

Okul sonrası mesleki eğitimi bitirmemiş olanlar

% 11.9

İlk örgenimi bitirmemiş olanlar

% 10

İlk öğrenimi bitirmiş olanlar

%   6.6

Kişisel durumuna göre

 

Aile içinde yargılanmış olan insanların var olması

% 23.3

Anne / Baba ayrılmış

%   9.2

Dini etkenlerden dolayı

%   3.1

Evli olanlar

%  -4.2

 

Eğitim durumuna göre işlenen suç:

 

 

İlk Okul bitirmemişler

İlk Okul

Lise

Yaralama

% 25.7

% 47.6

% 5.7

Cinayet

% 12.2

% 50.3

% 4.2

Uyuşturucu

%16.3

% 46.7

% 8.7

Hırsızlık

%25.4

% 45.6

% 6.3

Dolandırıcılık / Kalpazanlık

% 11

% 38.9

% 17

Belgenin orijinali

Keşke Almancanız olsa da bu bilimsel araştırmayı orijinalinde okuyabilseniz, şimdi kendinize bu verileri niye sundum diye sorabilirsiniz. Hani Padişah hazretleri şaşırıyormuş ya neden eğitim durumu yükseldikçe AKP’ye oy verenlerin sayısı azalıyor diye…

Bireysel eğitim, milli eğitim; insanı – toplumu koruyan zırhlardan biridir! Bu zırha gereken önem verilmelidir.

                                                                         ***

13.11.2010

2008 yılını nihayet bitirdim 

2008 yılını özetleyecek olursak (tam 192 sayfa) özellikle çocuk taciz ve tecavüzleri ile daha da yozlaşan toplum, dünya ekonomik kriziyle - ülkemizi teğet geçen ekonomik sıkıntılar, Ergenekon denen uydur name, terör ve boş – beleş laflarla geçmiştir. Ancak “lafla peynir gemisi yürümez” özdeyişini de göz önüne alacak olursak, gemiciğini yürüten kaptan, malı götüren açıkgöz, parasını kat - kat katlayanlar, dini apış arasına sıkıştıran zihniyet ve her şeye rağmen kötü günlere gülümseyerek eyvallah diyen insanlar…       

                                                                         ***

16.11.2010

Rakamlarla yalanların belgesi

Pirinç…

Pirinç sıkıntısı ve merak 247 sayfalık Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi 1923 – 2007’yi yazmama neden olmuştu. Yoğun ilginizden ötürü ve aradan 3 yıl geçtiği için bu belgeyi güncelleştirmeye karar verdim. Buraya kadar kendimi tekrarladığımın farkındayım ama bu cennet vatanda o kadar çok laf salatası dolaşıyor ki, bir iki cümlede ben yazsam – tekrarlasam ne fark eder ki?

Kurban bayramını biz gurbettekiler, her bayram gibi, buruk yaşamaktayız. Yeri gelmişken hepinizin bayramını en içten dileklerle kutlarım ama aranızda bazıları var ki, onların ayrıca, benden küçük olsalar bile ellerinden ve gözlerinden öper, acılarını yüreğimin derinliklerinde his ettiğimi belirtmek isterim. Tüm şehit ana ve babalarının bayramını kutlar, Allahtan kendilerine sabırlar dilerim.

Evet, hep birlikte kurban bayramını yaşıyoruz. Aranızda birçoklarının kurban kesemediklerinin de bilincindeyim. Kurban kesemeyenlerin arasında, muhtemelen birçok iyi niyetli AKP seçmenleri de olabilir, buradan onlara seslenmek istiyorum.

2008 yıllında yoğun bir şekilde et sıkıntısının yaşanacağının belirtileri vardı!

İnanmıyorsanız Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi 1923 – 2010 v2’yi, Ocak 2011’de inceleyerek görebilirsiniz.

AKP hükümeti birçok gelişmede olduğu gibi bu konuda da uyukladı!!! Uyuklamakla kalmayıp, et sıkıntısı gerçekten baş gösterince, her zaman yaptıkları gibi, üstün körü önlemler almaya çalışarak sorunları ellerine yüzlerine bulaştırmaktan da yine, geri kalmadılar.   

Neyse, Türkiye Cumhuriyeti Kronolojisi 1923 – 2010 v2’yi hazırlarken yine merak ederek araştırdım…

Araştırmalarımın neticesine geçmeden size bir soru yöneltmek istiyorum.     

Zorunlu olmasanız, malınızı – mülkünüzü elden çıkarır, çıkarmakla kalmayıp yok pahasına elin adamına peşkeş çeker misiniz?

Sanmıyorum, zorunlu olmadığı takdirde böyle bir şey yapacağınıza inanmıyorum! O halde Türkiye Cumhuriyeti ve AKP’yi inceleyin. Özellikle dış ve iç borçlanmaya bir göz attıktan sonra “özelleştirme” adı altında kamu mallarının nasıl ve kaça peşkeş çekildiğine bir bakın!

Türkiye Cumhuriyeti ve AKP

Not: Microsoft Excel gerekiyor.

                        

                                                 ***

19.11.2010

Ben ne yaptım!?

Cumhuriyet Tarihi Kronolojisi 1923 – 2010 v2…
Ekleriyle birlikte 10.000 sayfanın üzerinde bir nevi bilgi bankası niteliği kazandı!
Henüz 2009 yılının Mart ayındayım…

                                                                         ***

20.11.2010 

Önce vatan

Batı ile doğu…
Biri kör diğeri sağır iki kardeş…
Birinin gördüğünü diğeri görmez…
Diğerinin söylediğini öteki duymaz!

                                                                         ***

22.11.2010

Temmuz 2009

Ortalarındayım…
Henüz 610 sayfa!
Derlememden size ufak bir örneği bugünden sunmak istiyorum; MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli 11.Temmuz.2009 günü yayınlanan gazetelerden birine söyle haber oldu:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yargı önünde ve milletin vicdanında aklanması gerektiğini belirterek, “Türkiye'de üretilen tüm deterjanları kazana dökerek AKP'yi üç defa yıkamadıktan sonra onlara ‘AK Parti' demeyeceğiz” dedi. JJJ

 

                                                                        ***

23.11.2010

Bir gazete haberi ve tepkim

Cumhuriyet tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2…
Haber tarihi 31.Temmuz.2009

Yılın ilk 6 ayında Türkiye'nin ihracatı 47.7, ithalatı ise 62.3 milyar dolar oldu. Derleyenin notu: AB(D) AKP’yi nasıl desteklemesin. 14,6 Milyar Dolar adamların cebine sırf Türkiye’ye yaptıkları ticaretten giriyor, borsa işlemleri falan çabası. Bu not 23.11.2010 gününde yazılmıştır. Bu sabah haberlerde yer alan ET sıkıntısı; kurban bayramının hemen ardını yaşamamıza rağmen artan et fiyatları ile ilgilidir. AKP iktidarı canlı hayvan üreticilerinin sıkıntılarını gidermek yerine, canlı hayvan ithalat kolaycılığına başvurmuştur. Ancak Türk halkı ithal hayvanlara rağbet göstermemektedir, nedenlerinden biride damak tadı olsa gerek. Düşünüyorum da bu konuda hassasiyet gösteren halkımız teknoloji, moda ve buna benzer konularda da hassasiyet gösterip YERLI MAL tüketimine yönelse, yönelmekle kalmayıp Türk üreticisini kalite kontrol mekanizmasını geliştirmeye teşvik ve mecbur etse bu ülkede neler olmaz. AKP hükümetinin bu sıkıntıyı gidermek için giriştikleri beyhude çabaları hayretle izlemekteyim!

                                                                        ***

 

24.11.2010 

                                                                        ***

25.11.2010

BOP netleşiyor, post modern Osmanlı!!! 

Entelektüel sefaletin ardından züğürt burjuvazisi!

Büyük Ortadoğu Projesine doğru adım adım…
Dikkatimi çekti…
Hiç bir köşe yazarı veya gazete değinmedi ya da ben okumadım!
Sergilenen oyun iki ayaklı…
Öyle bir senaryo ki Türkiye ayağı ile laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti için gerçek, bir zamanlar Osmanlı hâkimiyeti altında olan topraklar içinse yakın bir zaman birimi içersinde kendi ulusal bağımsızlıklarını kaybetmek açısından* da, bir melodram!
Evet, Recep Tayyip ülkemizde padişah ilan edileli biraz zaman geçti ama artık Ortadoğu’da da sultan olarak karşılanabiliyor!

Algılarım beni yanıltmıyorsa üçüncü safha olarak bu serzeniş, Türkiye ve Ortadoğu’da Recep Tayyip Erdoğan = Padişah / Sultan pekiştirilecek, pekiştirilmek zorunda çünkü Ortadoğu’da bulunan doğal zenginliklerin sömürülmesi batı için gittikçe pahalıya mal oluyor. Bu açıdan post modern bir Osmanlıya ihtiyaç duyulmaktadır.     

*Ya da ondan arta kalan her neyse, çünkü Osmanlıdan sonra İngilizler ve batı bu coğrafyayı özgürleştirmişti, hatırlayacaksınız en son Irak’a özgürlük ve bağımsızlık getiren batı milyonlarca insanin ölmesinden sorumlu.

                                                                         *

Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi 1923 – 2010 v2…
655 sayfa oldu

Bu habere dikkat

20.Ağustos.2009 tarihinde Hürriyet gazetesinde yer alan bir haber.

 

Türk inşaat sektörünün önde gelen gruplarından Ağaoğlu'nun Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ağaoğlu, 17 Ağustos depreminin 10. yıldönümü ertesinde İstanbul konut yapısına ilişkin şok açıklamalar yaptı. Referans Gazetesi'nden Ayten Güvenkaya'ya konuşan Ağaoğlu, olası bir depremde uzmanların açıkladığı 50 bin binadan çok daha fazlasının yıkılacağını, can kaybının ise milyonları bulabileceğini belirtti. Ağaoğlu, "Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır" itirafında bulundu.

 

Soruyorum: İstanbul belediye başkanı K. Topbaş ve eski başkan şimdi ki başbakan bunu bilmiyorlar mıydı? Övüne - övüne üstüne basa – basa Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olduğunu iddia eden kişi ne gibi tedbirler aldı? Aldıysa kamuoyuyla neden paylaşılmıyor?

 

                                                                        ***

26.11.2010

Vatan gazetesinin bugün ilk sayfadan duyurduğu habere DIKKAT!

 

 

WarLogs

 

                                                                        ***

28.11.2010

Psikolojim bozuldu

Cumhuriyet tarihi Kronolojisi 726 sayfa oldu…
Her türlü haber tek, tek okunarak ekleriyle birlikte derleniyor!
Türk ulusuna, Türk Silahlı Kuvvetlerine olan inancımı korumaya çalışıyorum…
Ancak ulus olarak gözümde psikolojik çok ağır bir vaka olduğumuz kesinleşti. Kanımca Atatürkçülüğü Katletme Partisinin bu konuda payı büyük…

                                                                        ***

29.11.2010

Türk Silahlı Kuvvetleri

Ey şanlı Tük ordusu, yetkini bizzat Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk`ten ve Anayasal düzenimizden aldığını unutma!

                                                                        ***

01.12.2010

Nihayet

Asabım iyice bozuldu!
Sonunda 2009 yılını bitirdim…
Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Kronolojisi 1923 – 2010 v2
Ocak.2010 itibarıyla 812 sayfa…

İnanmıyorum, inanamıyorum!!!
Ergenekon uydur namesini…
Türk Silahlı Kuvvetlerini…
Alışılageldik sapık supuk siyasi çekişmeleri bir tarafa bırakırsak;
Küçücük kız çocuklarına yapılanları!
11-12 yaşında küçücük çocuklara…
Yakalandıktan sonra aileleri tarafından yaşları büyütülmeye çalışılsa da…
İnanın hepsini kayıt altına almaya kendimden utandım.
Öyle bir zaman biriminden geçiyoruz ki…
Kelimeler gerçek anlamda kifayetsiz kalıyor.

                                                                        ***

02.12.2010

Nerden, nereye…

Dünya çok küçük, Şahin arabayla halıcılık yaparken adı trilyonlara karışan…
Kayıp trilyonların hesabını vermeden…
Türkiye Cumhuriyetinin başına geçen…
Siyasal İslamcıların Cumhurbaşkanı Abdullah Gül!
Yaklaşık 150 – 200 metre yakınında oturan Kayserili komşusuyla tanıştım.
Ta Almanya’da.
Bilgisayar sorunları için dükkâna geldi…
Laf, lafı açar misali…
Abdullah Gül’ü anlatı…
(…)
Dünya gerçekten çok küçük, hayat dediğin nelere gebe bilemiyorsun!

                                                                         *

Eskileri yabana atmayacaksın

Haberleri takip ediyorsanız bilirsiniz…
Avrupa donuyor!
Bileşimciyim…
Coca - Cola çocuğuyum…
Jetonu geç düşenlerdenim…
Akıllı geçinen, aptalım!
Arabanın kilidi donmuş…
Kimya ile büyüyenlerdenim…
Sigara ve Türk kahvesini hiç elinden düşürmeyenlerdenim…
Kışın cebimde taşıdığım don çözücü sıvı bitmiş…
Arabayı açamıyorum!
İhtiyar bir adam yanımdan geçerken beni görmüş…
Geldi yanıma “eskiden kışın cebimizde çakmak taşırdık, anahtarı onunla biraz ısıt” dedi.
L
J

                                                                         *

Ne oldu

Deniz Feneri…
Avrupa Birliği…
Referandum bile yaptığınız, darbecilerden hesap sorma süreci?   

                                                                        ***

03.12.2010

 

Bilmem anlatabiliyor muyum?

                                                                        ***

04.12.2010

Okumak kadar güzeli var mı?

İnsan okudukça yeni şeyler öğreniyor…
Okudukça ufku genişliyor…
Okudukça öğreniyor…
Öğrendikçe öğrenesi geliyor…
Öğrendikçe analiz yetisi gelişiyor…
Geliştikçe;
Laf cambazı, din simsarlarını çözümlemeye başlıyor…

Allahın kuruşu olmaz!

Allah madden ve manen soyut,
Soyut olduğu kadar da, insanoğlu var oldukça somut!
Allah ve Peygamber sevgisi aile içinde filizlenirken…
Toplumu ahlaken biçimlendirir!
Hele birde genç beyinlere doğru ve gerçek anlamıyla anlatılıp öğretilirse…
Değmeyin keyfine!!!
Ne dedikodu…
Ne yalan…
Ne katliam…
Ne hırsızlık…

İnanırım “Allahın bir kuruşunun” Recep Tayyip Erdoğan da olmadığına!

Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2…
858 sayfa,
Mart.2010 başındayım…
İzlenimlerim en kısa sürede Laik, Demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinde…
Siyasetçilerin ve yakınlarının ticari faaliyetlerinin bağımsız kuruluşlar tarafından çok sıkı bir biçimde denetlemesi gerektiğidir!
Siyasetçilerin ticaret ile uğraşmaması gerektiğine, aslında ahlaki yönden doğru olacağına kesin kanaat sahibi olmama rağmen…
Yakınları ticaretten men edilsinler demiyorum ama denetlenmeleri gerektiğine inanıyorum!
Hem de öyle böyle değil…

                                                                        ***

05.12.2010

Devletin maneviyatına tahkir ve tezvir

Bir WikiLeaks furyasıdır aldı başını gidiyor!
Hâlbuki…
Türkiye ve Atatürkçülüğü Katletme Partisi gerçeklerini yabancı eller vasıtasıyla öğrenmeye hiç gerek yok!

1.    Bizzat içinde yaşıyorsunuz biraz duyarlı olmak, biraz okuyup izlemek yeterli.

2.    Türkiye Cumhuriyetinin Kamu kuruluşu resmi internet sitelerinde, tüm gerçekler bütün çıplaklığı ile gözler önünde. Yeter ki nerede nasıl arayacağınızı bilin!

Belki şimdi kendinize soracaksınız, nasıl olur diye. Söyleyeyim…
Efendim, resmi internet sitelerinin varoluş sebeplerinden biri uluslararası bir kaynak temsil etmesidir. Yani bir devletin ekonomik, siyasi, toplumsal gelişmeleri başkaları tarafından buradan takip edilir. Birçok başka alanlarda mümkün olan “belgelerde sahtecilik” burada pek mümkün değildir. Çünkü bir devletin maneviyatının ve uluslararası saygınlığının zedelenmesi söz konusu olabilir. Demem o ki, okuyun araştırın ve gerçekleri örgenin; ilk elden…    

Hayatta hiç bir şeyi, hiç kimseyi küçümsemem – hor görmem ama gözümde de büyütmem!

                                                                        ***

06.12.2010

57'nci Alayın evlatlarıyız

Bizleri sindirip, susturamayacaksınız!
Her birimiz vazifemizin başındayız…
Her birimiz farklı alanlarda çalışmalarımızı yürütüyoruz…
Ulusumuz için!
Bu bayrak…
Bu marş…
Bu toprak…
Bu devlet için!
İnsanca, onurlu ve şerefli yaşamak…
Hür ve refah, yurdum insanı için…

                                                                         * 

Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2
922 sayfa…
Nisan sonundayım.

                                                                        ***

07.12.2010

İki övgü ve bir şiddetli kınama

Hızlı bir şekilde istiklal marşımızı kamusallaştırarak…
Eloğlunun para kazanma hırsını frenlediğiniz için;
Daha önce fırsatım olmamıştı…
Milli İstihbarat Teşkilatını iç ve diş istihbarat olarak düzenlediğiniz için;
Tebrik ederim!
 

Fakat ak papanın kara ruhu adına…  

 
İnfial…
İsyan…
Hüzün…
Öfke…
Nefret…
Ve şaşkınlık ile ifade etmeliyim ki, Sayın Çukurova Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Cezmi Yurtseverin, ABD arşivinden elde ettiği “çok gizli”  ibareli belgenin sözde soykırım iddiasını esastan çürüttüğü, 1961 yılına kadar açıklanması yasak olan raporu neden kullanmıyorsunuz?
Neden Türk ulusunun yüksek menfaatlerini gerektiği gibi savunmaktan geri kalıyorsunuz?

Not: Osmanlı yönetiminin Ermenilerle ilgili sürgün, göç ve ölümler dahil 1915-22 yılları arasında yaşananlar ile ilgili ABD'nin devlet arşivinde ‘NARA 867.4016/816' kayıtlı üzerinde ‘1961 yılına kadar açılması yasak -çok gizlidir' damgası bulunan belgeye ayrıntılı bir şekilde Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2’de yer verilmiştir.

                                                                        ***

08.12.2010

Paylaşılmayan bilginin kalıcı bir değeri yoktur!

Analar ağlamasın hükümeti…
Milletin anasını ağlatırken,
Elbette bizlerde boş durmuyoruz…
Milletin anasını nasıl ağlattıklarını derleyerek, topluyoruz.
Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2
1000 Sayfa!
Ekleri hiç sormayın, aldı başını gidiyorlar…

                                                                        ***

09.12.2010

Değişerek, hazım ettire ettire gelen sinsi tehlikeye dikkat

Temmuz başında 1014’üncü sayfadayım..
Siyasal İslamcı olmadıklarını savunan…
Başkanları değiştim diyen…
Merkez partisiyiz iddiasında bulunanlara dikkat!
Yukarıda Allah var eğri oturup doğru konuşmak gerekirse, olumlu anlamda “değişen” bir siyasi çizgi gözlemlenebiliyor ama…
Aması var işte, temsil ettikleri tabana çimento ile sabitlenmişler. Üst düzey yöneticiler ile arada kalanlar arasında dünyalar var. Hele üst düzey yöneticiler ile taban arası aşılması mümkün olmayan bir uçurum!!!

Not: bir gün vaktim olursa size Almanya’da Hıristiyan Demokratların kendi tabanını nasıl ortaya çekmeyi başardıklarını ve O tabanla BU taban arasındaki faklılıkları anlatırım.

                                                                        ***

10.12.2010

Atma

Duydunuz mu? Artık terör örgütlerin yeni silahı yumurta!
Yumurtalı Ergenekon!?
Fantezi mi, gerçek mi?
Bir yandan gizlenen bir Haham…
Öte yandan portatif imam.
İşin ilginç yanı…
Nimetli bir çubuk ortalıkta salına - salına arzı endam ederken…
CIA işbirlikçisi cep herkülü ve psikopat katil cilveleşmeye başladı!
Açıla, açıla – saçıla, saçıla…
Ne yumurtaymış be.
Atma Burhan’ım Kuzu’m…
Atma!
Aslında doğru dedin “Sepette yumurta bitti…”

                                                                        ***

12.12.2010

Türkiye Cumhuriyeti

Okuma alışkanlığımızı geliştiremedik…
Çok şükür insanlarımızın en azından bir kısmı, eğitimin önemini kavrayarak evlatlarını bin bir zorluklarla okutmaya çalışıyor!
Evlatlar okusun da… Nitelik arama, nicelik yeter!?
Benden, yani velilerden nasıl olsa geçti!
Hayır efendim; okumanın yaşı yoktur!!!
Hele seçim öncesi…
Hükümet programlarını okumak, diğerleri ile kıyaslamak…
Hiç yok!
Hoş, bu yalnız Türkiye’ye özgü bir durum değil…
Avrupa’nın göbeğinde, Avrupalılarla birlikte…
İngiliz’i, Fransız’ı, Almanı zaten, İtalyan’ı, Belçikalısı, Hollandalısı…
Bin bir türlü insanla konuşuyor, gerektiğinde tartışıyorum…
Ama neredeyse hiç birinde hükümet programlarını okumak gibi bir alışkanlık yok!

Hâlbuki…  

Siyasetçinin seçim konuşmalarına aldanmak, vaatlerine kanmak…
Daha kolay, zahmetsiz…
Avrupalılarla aramızdaki fark, onlar genelde zamanı geldiği zaman, verilen ama tutulmayan vaatlerin hesabını soruyorlar.
Bizde o da yok!
Hükümet ve seçim programları tarihi bir kesittir!
Okuyun o dönemin ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarını ögrenin.
Cumhuriyeti Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2’de Cumhuriyet hükümetlerinin tüm programlarını sizin için derledim!
Bu kadarla kalmayıp; İstiklal marşımızın açıklamasından, bilimsel çalışmalara, cumhurbaşkanlarımıza, genelkurmay başkanlarımızdan - 1919 Gazete ilk sayfalarına, Türk Ceza Kanunu 301. madde ve AB Uygulamalarımdan -  İstiklal marşımızın notalarına, ses ve video kayıtlarına ve gelmiş geçmiş tüm milletvekillerimize, sözde soykırımdan - PKK’nın yurtdışındaki kuruluşlarına kadar derledim. Hazırladığım belge ve bilgiler ileriki tarihlerde ilgililere faydalı olması umuduyla.

                                                                        ***

13.12.2010

Bir kitap ve en az bir DVD

Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2…
Henüz Eylül ayının ortalarındayım 1126 sayfa!
Bilmeyenler için…
En üst sol köşeden başlamak üzere…
En alt sağ köşeye kadar daktilo ile yazılmış bir metin…
Elektronik ortamda yaklaşık 4 KB civarındadır*!
Hadi ses kayıtlarını, video görüntülerini ve resimleri bir tarafa bırakırsak…
Bu durumda yaklaşık 2GB belge ve bilgilerden söz ediyorum!
Cumhuriyet Tarihi kronolojisi 1923 – 2010 v2’nin kendisi, şu an itibarıyla, yaklaşık 29 MB.

*Formatlama gibi etkenleri gözetmeksizin

                                                                        ***

14.12.2010

Yarım akılgiller

Diyorum ya, okudukça analiz yetisi…
Okudukça insanın ufku genişliyor diye!
Adamlara takunyalı dedik…
Adamlara göbeğini kaşıyan yakıştırması yaptık…
Heriflere gerici, irticacı, örümcek kafalı dedik…
Dedikte, dedik!
Hah, işte tam orada yanıldık, siyasi rakibimizi hafife alma gafletine düştük!
Daha önceki yazılarımda da ifade ettiğim gibi yönetim ile taban arasında aşılması mümkün olmayan bir uçurum var…
Bizler, yani yarım akılgiller familyası üyeleri…
“Göbeğini kaşıyan” genelde yarı aç yarı tok ve işsiz tabana odaklanırken…
Üst düzey “yöneticiler”  bir yandan, bu “göbeğini kaşıyan” genelde yarı aç yarı tok ve işsiz tabanı “sadaka kültürü” ile işlerken;
Öte yandan…
Son derece çağdaş, psiko - sosyal yöntemler ile Türk örf ve adetlerinin ve milletimizin zayıf yanlarını kullanmak suretiyle, tam bir ekip çalışmasıyla“davalarına” sahip çıktılar.
Araştırma ve derlemelerim esnasında buna birçok kanıt buldum!
Bu belgelerden bazılarını Cumhuriyet Tarihi Kronolojisi 1923 – 2010 v2’de yayınlayacağım.

 

Not: Eğer Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten iktidar olup Türkiye Cumhuriyetine yine çağdaş bir, Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının yolundan - rahmetli Bülent Ecevit’in deyimi ile “Ne ezen, ne ezilen, insanca hakça bir düzen çizgisine çekmek istiyorsa...
Eğer gerçekten istiyorsa önce kendine tekrar bir çeki düzen vermek, siyasi rakibinin yöntemlerini göz önünde bulundurmak şartı ile mutlaka ekibine yüzde bin beş yüz güvenmek zorunda!

                                                                        ***

15.12.2010

Yüz puanlık uzman sorusu

Amerika’nın Kurduğu Parti ile;
Atatürkçülüğü Katletme Partisi arasındaki fark ne?

                                                                        ***