| Hinweis | Home | Impressum | Download | Son Yorum |

| bir yanlış anlama ile her şey başlamıştı | 2007 | 2008 | 2009 | 2010 |

 

03.01.2010

Demokrasi taşeronları!

Demokrasi günümüzde koca bir yalan,
Temsili demokrasi ise bir hayal.
Tıpkı Karl Marx’ın, Friedrich Engels’in kominizim ütopyası gibi…
 
Ben demokrasiye inanıyor muyum?
Hayır…
Demokrat mıyım?
Şartların el verdiği kadar olmaya çalışıyorum çünkü…
İnsanlık şu ana kadar başka bir seçenek geliştiremedi!
 
Çelişki mi? Evet…
İkilem mi? Evet…
 
Entrikaperverler oldum olası vardı…
Ama senaryolar hiç günümüz Türkiye’sinde olduğu kadar ucuz yazılmamıştı! 
Bedavacıların, bedava senaryoları…
Kısacası boş ve beleş bir siyaset örneği…
Ucuz siyasetin geleceğe yönelik pahalı faturası!            
Ve bir yandan…
Bir şekilde yaşamlarını sürdürmeye, ellerindeki bir kaç yüz Lira ile ay sonunu getirmeye çalışanlar…
Öte yandan bir çift ayakkabı için 30.000 Lira para sayanlar!
Bu mudur adalet?
Bu mudur kalkınma?
 
Beşir Atalay eliyle yıllardır sürdürülen Polis içindeki Fethullahçı örgütlenme…   
Sonunda devletin iki silahlı gücünü gittikçe karşı karşıya getirmektedir! 
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kozmik odasına girildi…
Merak ettiğim ne zaman Fethullahçı örgütlenmenin, AKP ekonomi siyasetinin, cemaat - tahrikât ve Deniz Feneri kozmik odalarına girileceğidir.
 
Evet, Aristotelessi ölçü olarak alacak olursak 2332 yıldır süren bir tezattan söz ediyoruz!
Halkın oyuna saygı, gayet tabii…
Halkın tercihlerine hürmet, şüphesiz ki…

Ama…

Türk milletinin özünde yatan, “Mürekkep yalamış, dirsek çürütmüşlere” karşı saygı ve güven – yerini çığırtkanlara, cemaat - tahrikât yani deyim yerindeyse cahil bezirgânlara bıraktı…    

Ve maalesef biz öyle bir milletiz ki, hayata siyah ve beyazın yanı sıra gri olduğunu unutuyor, bir işi doğru yapmayı öğrenmeden önce hilesini öğreniyoruz.

AKP, eğer gerçekten bu Cumhuriyete ve Demokrasiye inansa yanlışları adil bir şekilde düzenlenme şansına sahipti. Tüm demokrasilerde bir takım yanlış düzenlemeler vardır ve bu çok doğaldır. Ama zamanı geldiğinde bu bir toplumsal mutabakat anlayışı ile düzeltilebilir. AKP kendine Müslüman, kendine demokrat ve kendi yandaşına adildir. İktidarları başka bir kanıya varmaya olanak vermiyor.
Kalkınma anlayışları ise önce can, sonra canan – en sonunda millettir

Hiç dikkatinizi çekti mi?

Ne zaman Türkiye’de bir felaket yaşansa, can ve mal kaybı olsa…
Herhangi bir taşeron şirket sorumlu oluyor. Örneğin karayolları ciddi görünümlü bir şirkete işi ihale ediyor, şirket ise taşerona! Taşeron işi gelişigüzel ve ucuza…
Şirket köşe, Karayolları memnun işi başından def etti – sorumluluk gereği denetim görevini ciddiye almadı ama fark etmez; iş bitti ya sen ona bak. Taşeron az bucuk para kazandı…

Canından ve malından olan vatandaş!

İşte bu hükümette bir taşerondur. Laik Türkiye Cumhuriyeti duvara toslamış, şoktadır!      

Sözlerimi bir takım uyarılar ile noktalamak istiyorum:

Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır…
Söz vardır yılanı deliğinden, söz vardır insanı dininden çıkarır.

Şeriat’ta “Bu senin, bu benim
Tarikat’ta “Hem senin, hem benim
Hakikat’te “Ne senin, ne benim
Çünkü, cümle varlık Hakk’ındır!

"İnsan, bazen bir tesadüfle güzel işler yapar. Bazen de bu güzel işleri isteyerek değil, herhangi bir baskı altında yapmış olur. Böyle yapılan işler, mutluluk getirmez."
                                                                                                                                Farabi

Bu uyarılar tabii ki anlayanlara yöneliktir.

                                                ***

07.01.2010

Recep Tayyip Ivedik 

Recep Ivedik tiplemesi, espri anlayışı – yeri geldiğinde(!?) kaba saba tavırları bende her zaman tiksinti uyandırmıştır. Türk siyasetinde de tiksindiğim tipler var!

Hatta tiksinti ötesi gördüğüm, duyduğum anda…
Laf taşımanın polemik olarak adlandırıldığı…
Dedikodunun siyaset sayıldığı...

İşte böyle bir ortamda bende tiksinti yaratan insan tipleri var. Kimler mi? 

Mesela: 

-       Recep Ivedik
-       Recep Tayyip Erdoğan
-       Bülent Ersoy
-       Bülent Arınç

                                                ***

09.01.2010 

2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti 

Haydi durma…
Al çocuklarını, eşini bir müzeye gitmeye kalk!

Müzelere giriş, kişi başına 20 TL

                                                ***

11.01.2010 

Anlayana 

Anayasa mahkemesinin görevi yasamayı denetlemektir. Bu denetim görevi bireyi, toplumu ve o toplumun oluşturduğu devleti korumak ve savunmaktır. Dolayısıyla saymış olduğum unsurları himayesine alır.  

Savunmasız bir devlet varlığını sürdürebilir mi? 

Nasıl Ordu, Polis ve Jandarma devleti iç ve diş tehditlere karşı savunmak ve korumakla yükümlüyse anayasa Mahkemesi de o devleti hukuki açıdan savunmak ve korumakla yükümlüdür. Her gelen kafasına göre konmuş olan kuralları değiştiremez! Bakın birçoğunuz anayasayı iç hukuk bazında değerlendirir ama bu madalyonun yalnızca bir tarafıdır. Bir devletin anayasasının hukuki açıdan uluslararası bağlayıcılığı da vardır! Yine Almanya’dan bir örnek vermek istiyorum: 

İkinci dünya savaşından sonra Alman ordusunun başka ülkelere “müdahalesini” önlemek amacıyla Alman anayasasına gerekli maddeler konmuştur. Bu maddeler Almanları gittikçe uluslararası camiada yalnızlığa itmiştir.

Nasıl mı?     
Anlatayım:

Uluslararası camiada UN (United Nation’s) gibi kurumlar vardır. Bu organizasyon gerektiğinde kriz yaşanan bölgelere asker gönderebiliyor. Almanlar on yılar boyunca anayasalarını gerekçe göstererek bu gibi faaliyetlere katılmamışlardır. Paranın gücü ile bu durumu sürdürebildikleri kadar sürdürdüler ancak zamanı geldiğinde  (birazda Amerika ve NATO baskısıyla) mevcudu değiştirmek zorunda kaldılar. Yani, bir kaç sene önce anayasalarının gerekli maddelerini değiştirerek uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmek zorunda kaldılar.

                                                ***

12.01.2010 

Büyük baş 

Büyük başın, büyük derdi olurmuş derler.
Genelde büyük baş değiliz ama büyük baş gibi yaşamaya çalışıyoruz!
İşte sorun buradan kaynaklanıyor…

                                                ***

13.01.2010

Fasulye kazanı

Bizden olma, AB(D)’den doğma…
AKP!!!
İsrail’e kafa tutmayı sürdürüyor, seçim yatırımı olarak… Oy uğruna!
Koca bir devleti, yüce milleti aşağılatıyor eloğluna!
AKP iktidarı süresince başımıza geçirilen kaçıncı çuval bu?
Aranızda hatırlayanız var mı acaba?      
Gazze kaynıyor!
Gazze kanıyor…
Peki, Türkiye AKP iktidarı süresince fasulye kazanı gibi hiç durmadan fokurdamıyor mu?
Gazze’ye barış! Kim hayır diyebilir ki?
Bir hükümet önce kendi vatandaşına, kendi yurduna refah ve barış getirmekle yükümlü değil midir?   
AKP değil midir kendi milletinin arasına açıla – açıla, sata - sata öfke ve nefret tohumlarını saçan?
Kendine hayrı olmayanın, başkasına hayrı dokunur mu?
Böyle bir ortamda daha önce Cem Uzan’ın, şimdilerde Mustafa Sarıgül’ün yaptığı sizce doğru mudur?
Bile, bile mevcut oyları bölmek, kafa karıştırmak! Yeni oluşumlarla umutsuzluğa “umut” vaat etmek yakışır mı vatan millet sevgisiyle dolu bir gönül’e?   
Hüsamettin Cindoruk’a sözüm yok, Demokrat Partinin bir evveliyatı – beli bir çizgisi var. Ya ötekilerin?
Bakınız Davutoğlu’na…
Ne oldu komşularla sıfır sorun siyasetine?
AKP, ısrarla, yana yakıla – bağıra çağıra bu siyasi çizgiyi savunmadı mı?
İyi, Ermenistan’la barış. Azerbaycan’la küs…
Suriye ile kanka ol, İsrail ile kanlı bıçaklı…
Kardeşim sizin elinizin bir ölçüsü yok mu?
Kaş yapayım derken göz çıkartmak mecburiyetinde misiniz?    

                                                ***

15.01.2010 

Suç ve ceza 

Yok, Dostoyevski’nin romanından bahis etmek niyetinde değilim.
Bir oyun tezgâhlanıyor ve hepimiz sanki bizi ilgilendirmiyormuş gibi bu oyunu izliyoruz.  
Müfredata hakim olması gerekenler aymazlık içersinde…
Vatandaş ona keza…
Muhalefet, muhalefet koltuğuna dört ele şarılmış… Ebedi muhalif konumunda!
Sorumluluklarını bilmeyenler, sorumludan hesap sormayanlar tarafından görevlendiriliyorlar!
Yaşarken insanlara kabir azabı yaşatanlar, işledikleri suçun cezasız kalacağını biliyorlar…
AK-Deniz Feneri dosyası gibi!
Dinin kutsallarını meşruiyet unsuru olarak kullananlar, dilleri ile fakir – fukara, garip – guraba edebiyatına sığınırken… Beden ve vicdanları ile zevk-i sefa sürmekten geri kalmıyorlar!
Ben, bunu görmeyen insanın iman ve vicdanından şüphe ederim.
Ne diyeyim bilmem ki…
Allah, bizi bizden korusun!

                                                ***

16.01.2010

Dostlar alış verişte görsün

2002, 2004, 2005, 2007’de…
AKP anayasayı değiştirdi!
Niçin?
RTE parlamentoya girsin diye
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
RTÜK iktidara bağlansın diye  
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
Meclisi beş yıldan dört yıla indirdi (77. Madde) o sırada anayasanın 94. Maddesinde Meclis Başkanı* ile ilgili / 77. Maddeye bağlı başka bir maddeyi unuttu!?
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
 
*Seçim süresi değişince doğal olarak Meclis Başkanının görev süresi de değişiyor. 94. Maddeyi değiştirmediler öylece duruyor.  
2007’de Cumhurbaşkanlığı ile ilgili değişiklikler yapılmadan önce ilgili geçici madde unutuluyor! Gerekli düzenlemeyi ancak 3 değişiklikten sonra…
Referanduma 4 gün kala gerekli anayasa değişikliği yapılıyor!
Ne yapıyoruz biz?
Anayasayı değiştiriyoruz!?
Yaptıkları, yapacaklarının teminatıdır…
Okumak cehaleti alır, eşeklik baki kalır!

                                                ***

17.01.2010 

Ne bu milletin çektiği, ne bu ya? 

Biri Atatürkçülük namına darbe yapar, kutsal kitabımızı havaya kaldırarak bu kutsallığı siyasete alet eder…

Bir diğeri Din namına darbe yapar, Demokratik düşünce ve Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlıyım der ve insanların özgürlüklerini bir, bir ellerinden almaya başlar...

Darbe darbedir, bunun sivili – askerisi olmaz…
Birinde güç askerdedir, diğerinde poliste…
Ezilen yine vatandaş ve hukuk olur!

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

Ne zaman gerçekten fikirleri tartışmaya – doğruları bulmaya çalışacağız?

Bir ülkenin demokrasi aynası seçim ve siyasi partiler yasasıdır. Türkiye’de bir yasa değişecekse eğer, anayasadan evvel seçim ve siyasi partiler yasası değiştirilmelidir. Ondan sonra atılacak adımlar sırasıyla yargı ve basın özgürlüğü ve bağımsızlığını güvence altına alan gerekli düzenlemelerdir.

Günümüzde yasama ve yürütme kaynaşmıştır! O halde yargının bağımsızlığı - en az iki kat - daha fazla önem arz etmektedir. Aynı şekilde özgür ve bağımsız bir basın insanların özgür iradeleri ile fikir ve bilgi sahibi olmalarına yarar!

Laik Türkiye Cumhuriyeti devleti içersinde bir AKP devleti inşa edilmeye başlandı!  
Kim buna dur diyecek?

                                                ***

18.01.2010 

Ey Tayyip 

Bil ki, sendende büyük Allah var…
Bil ki, seni o makama oturtan ve seni sen yapanlar, sende çok daha yüce…
Bil ki, onlar yüce ama karşılarında onlardan yüce Türk milleti var!
Utanmadan sıkılmadan soruyorsun:
Ya arkadaş ben ülkeme düşman mıyım ya?”

Bu soruyu sorma gereği gördüğüne göre… 

Bil ki, yolunda gitmeyen bir şeyler var!
Bil ki, seni görevlendirenler ve gerçeklere gözlerini yummayanlar, yüreklerinin ve vicdanlarının sesine kulak verenler arasında bir tezat var…   

Tayyare Tayyip, artık ayakların yere bassın.

                                                ***

19.01.2010

 

Ergenekon’um ben...

 

 

Yüreğim o kadar büyük ki...

Allah, Peygamber sevgisinin yani sıra, Atatürk sevgi ve saygısını da…

Onun ilke ve inkılâplarının da yüreğimde yeri var!

Aynı zamanda vatan, millet, çocuklarım ve ailem için de çarpar bu yürek…

Korkmam Allahtan başka kimseden, hele kuldan asla…

Ergenekon’um ben…

 

Dinci değil insancıyım!

Gerek görmem imanımı dışa vurmaya…  

İman güler bir yüz, tatlı bir dil ve pırıl pırıl ahlaktır gözümde…

Ergenekon’um ben…

 

Simgem Asya bozkırlardan Bozkurt…

Değiştirmem onun kanım aksa da üçe…

Satamam ülkülerimi iktidar uğruna!

Ergenekon’um ben…

 

Şimdilerde nazlım…

Hilal!

Parlar yıldızım, rengim kırmızı ve beyaz…

Ben yaşarken bakmam cahil söze…

Okur, araştırır veririm kararımı ona göre. 

Ergenekon’um ben…

 

Ulus anlayışına sahip…

Türk’üm ben, olmaz benden Arap…

Hele İngiliz, Amerikalı asla…

Hak ve hukuk karşısında…

Boynum kıldan ince…

Ergenekon’um ben…

 

Eloğluna olmam maşa…

Bakmam söze…

Para, pul…

Ün ve unvanda yoktur gözüm!

İnsanım, hata yaparım ama…

Alırım ders!

Ergenekon’um ben…

 

Sat desen, satamam…

Ne imanımı…

Ne Atatürk sevgisini!

Vur boynumu…

Ziyanı yok!

Olsun kanım feda… 

Ergenekon’um ben!

                                                ***

20.01.2010

 

Ve Tanrı dedi ki…

 

Ancak biz anlamamakta direndik!

 

Anlayışsızlığımızı “aydınların” din hakkında sağlıklı bir tartışmayı yürütecek kadar donanımlı olmamalarından, dindar dediğimiz insanların dinin güzelliklerini, inceliklerini yakalayabilecek düzeyde dinlerini bilmemelerinden kaynaklanan bir sorun olarak görüyorum.

 

İslam dini,  akılla - bilimle çelişmesi mümkün değil. Bizler, İslam dininin iman, sorumluluk ve kurtuluş noktasında bireyi esas aldığı gerçeğini göz ardı etmiyor muyuz?

 

      - İslam’da iman bireyseldir… Kimse kimsenin imanına karışamaz! Kimseyi Müslümanlığa zorlayamazsın, çünkü İslam’da zorlama yoktur…

      - İslam’da sorumluluk bireyseldir… Kimse kimsenin günahlarını çekmez! Aksini idea eden veya ispatlayan varsa çıksın ortaya…

      - İslam’da kurtuluş bireyseldir… Hak eden cennete gider. İslam, herhangi bir cemaate ya da tüm Müslümanlara kitle halinde cennete rezervasyon izini vermez…

 

O halde bizim ümmet anlayışımızda bir revizyona gitmemiz gerekmiyor mu?

İslam’ın akılcılık ile yakın ilintisi bir kez daha karşımıza çıkıyor. Çıkıyor ama biz anlamamakta, görmemekte ısrar ediyoruz. Çünkü İslam öğretisi bireyden yola çıkarak ümmete varan bir yoldur. Akılcılığı, okumayı ve bilimi esas alarak, güzel ahlakı öğretmeye çalışır bize.

 

Ama…

İnsanız işte!

 

İnsanız kelimesi aslında her şeyi açıklamaya yetiyor…

Ancak anlayana tabii…

İslam’ın özü güzel ahlak, ahlakın özü bilgi, bilginin özü akıl, aklın özü insandır. Ve İslam kelimesi hepsini kapsar. Başta Din olmak üzere birçok alanda ki cehalet diz boyu. Sorunlar bireyi ve toplumu altına almış inim inim inletiyor, adeta eziyor, boğuyor ama…

 

Duygusallığın yoğun çerçevesi içersinde sorunlar çözümlenemez

 

Anlayın artık duygular sorun çözemez! 

Türkiye’de, sorunların duygusal zeminde konuşuluyor ve tartışılıyor olması şimdiye kadar hangi soruna çözüm üretmiştir?

Hâlbuki soğukkanlı ve mantık dizini içersinde birçok probleme çözüm üretebiliriz.   

                                                ***

21.01.2009

 

Tayyip’e sesleniş!

 

Ekilir ekin geliriz…

Ezilir un geliriz…

Bir gider bin geliriz…

Beni vurmak kurtuluş mu?

 

Kör olasın demiyorum…

Kör olmada gör beni…

 

                Hasan Hüseyin

 

                                                 *

 

Cumhuriyetin kurucu ideolojisi ve AKP

 

Atatürkçü ideolojiyi desteklemeye köstek

Atatürkçü ideolojiyi kösteklemeye destek

Çağdaş yaşamı desteklemeye köstek

Şeyhler, dervişler ve müritlere destek

 

                                                 *

Han-ı Yağma

 

Bu sofracık, efendiler - ki iltikaama muntazır
Huzurunuzda titriyor - bu milletin hayatıdır;
Bu milletin ki mustarip, bu milletin ki muhtazr!
Fakat sakın çekinmeyin, yiyin, yutun hapır hapır...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Efendiler pek açsınız, bu çehrenizde bellidir
Yiyin, yemezseniz bugün, yarın kalır mı kim bilir?
Bu nadi-i niam, bakın kudumunuzla müftehir!
Bu hakkıdır gazanızın, evet, o hak da elde bir...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bütün bu nazlı beylerin ne varsa ortalıkta say
Haseb, neseb, şeref, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay;
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar
Gurur-ı ihtiıamı var, sürur-ı intikaamı var.
Bu sofra iltifatınızdan işte ab u tab umar.
Sizin bu baş, beyin, ciğer, bütün şu kanlı lokmalar...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Verir zavallı memleket, verir ne varsa, malını
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini
Bütün ferağ-ı halini, olanca şevk-i balini.
Hemen yutun düşünmeyin haramını, helalini...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

Bu harmanın gelir sonu, kapıştırın giderayak!
Yarın bakarsınız söner bugün çıtırdayan ocak!
Bugünkü mideler kavi, bugünkü çorbalar sıcak,
Atıştırın, tıkıştırın, kapış kapış, çanak çanak...

 

Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!

 

                                               Tevfik Fikret

                                                ***

22.01.2010

 

Giller familyası…

 

Her devrin orospuları vardır, kendilerini ama ucuz ama pahalı pazarlamasını bilirler!

Dünyanın en eski mesleği olarak görülen orospuluk yeni boyutlar kazanmış durumda…

 

Bu tespitten sonra ki bu tespit ile neyi ve kimleri kast ettiğimi kendiniz zaten anlarsınız, bugün haberlerde dikkatimi çeken bir konuya değinmek istiyorum.

 

Herifin biri on iki yaşında ki kızını imam nikâhı ile dört inek karşılığı evlendiriyor…

Çocuğun bir müddet sonra baba evine dönmesiyle…

Şerefsiz PEZEVENK kalkıp çocuğunu on bin Lira karşılığında başka bir adi sübyancıyla nikâhlıyor!

 

Soruyorum:

 

Bu üç şerefsiz adiyi bilmem nelerinden asmak lazım gelmez mi?

Kasımpaşalı “üç çocuk yapın” söylemi ile bu gibi yaratıklara çanak mı tutuyor?

        

Evet, ne yazık ki büyük çoğunluğunu Müslüman’ım diye şahadet getiren bir toplumda, Müslüman kimliğini öne çıkararak iktidar koltuğuna oturan bir zihniyetin yönetimi altında, ahlaksızlık her geçen gün artarak boy göstermektedir.

 

Maalesef dinini bilmeden kendini dindar sayan, Müslümanlığı dört kadın ve uçkuru arasına sıkıştıran yaratıklar; neslinin tükendiğini sandığım Üzmezgiller ile yine karşı karşıyayız…

 

Bu kadarla kalsa yine öpüp öpüp başıma koyacağım ama...

 

Tahammül sınırlarını zorlayan Tarafgillerin yaratığı, dindar değil kindar bir yaklaşımla açığa çıkan ciddi bilgi kirliliğine ne demeli?

  

Yüz yıllardır peygamber ocağı olarak anılan ve günümüze kadar gelen Mehmet’ime bu kin, bu nefret niye?

 

Hükümet makamı, ağlama makamı değildir!

 

Yok, ben yapacaktım da…

Yok, beni engellediler de…

Yok, şu - bu…

Adam ol yap, erkek gibi vur yumruğunu masaya…

Ve yap, yapacağını!

Yoksa birisi çıkar ve erkekliğinden şüphe eder!

Değil mi ya?

 

Her altı kişiden birinin işsiz olduğu bir ortamda…

Kendini demokrasi ve özgürlük kahramanı olarak göstermenin altında gerçek sorunlara çözüm üretememen mi yatıyor yoksa?

   

Tayyipgiller olarak adlandıracağım yöneticiler sayesinde Zahitgillere yaşam sahası oluşmaktadır. Asli görevi Tayyipgilleri siyasi anlamda denetlemek ve gerekirse çözüm üreterek bu çözümleri halka arz etmek olan Baykalgiller uyuklamakta… Kendi bahçesini düzenlemekte zorlanan, meyveleri iyi ve kötü diye sepetlere ayırmakla meşgul ve zaman zaman Tayyipgilleri destekleyen Bahçegiller de çabası!

 

Tüm bunlar yetmiyormuş gibi…

Bu hengâmede, bu kafa karışıklığında…

 

Türk ulus kimliği tartışmaların odağına çekilmiş…

Cumhurbaşkanı anayasa tarafından tarif edilen statüye sahip değildir.

                                                ***

23.01.2010

 

Ak demekle, AK olunmaz

 

Kapitalsizimin yeni yüzü

 

Demokrasi, İnsan hakları ve özgürlük

 

Bu kavramlarla insanları bir yandan oyalarken, öte yandan çok kolay sömürebilirsiniz!

 

Salt insanları mı?

 

Ülkeleri, hatta kıtaları bile sömürülmeye uygun hale getirebilirsiniz. Evet, sözüm ona evrensel değerler adı altında ki aslında gerçek anlamda uygulanabilse bu terimler gerçekten evrensel değer taşıyan öğelerdir, bir sömürü sistemi kurulmuştur. Ancak ambalajı o kadar göz alıcıdır ki insanlığın büyük bölümünü cezp etmiştir. Şimdi kalkıp ta bana komünist yakıştırması yapmayın! Bana gerçekten haksızlık etmiş olursunuz. Etrafınıza bir bakmanız yeter…

Din ve iman başta olmak üzere her şey ama her şey maddi değerler etrafında şekillenmektedir. Paranın hâkim olmadığı herhangi bir alan kaldı mı?

En beşeri duygular bile artık para demek. Önümüzdeki 14 Şubatı bir düşünün…

Ana - evlat ilişkileri bile zaman geliyor paranın etrafında şekilleniyor!

Hangi partiden olursa olsun insanların siyasetçiler tarafından aldatılmasına tahammülüm kalmadı!

          

İstediğim insan gibi yaşamak…

Ailemin ihtiyaçlarını karşılayabilmek…

Çok mu?

Ben bu “adamları” neden seçiyorum?

 

Doğru ya…

Siyasetçilere hücum etmek kolay ama halk kendi sorumluluğuna sahip çıkıyor mu?

İti de, yiğidi de bilmekte fayda var!

Ancak halk sağduyusunu yitirmiş…

Türk milleti yönlendirilmeye müsait koyun sürüsü olmamalı!    

 

Çıkmış birisi ben akım diyor, ben akım demekle ak olunuyor mu?

Ben karayım desem otomatikman kara mı oluyorum?

  

Bakın Avrupa Kültür başkentine…

“Kültürsüz” kültür başkenti!

aaaaaaaaaa…

Ayıp ama…

Şark kültürü!?

Yok canım…

Muhallebicinin yönettiği kent!

Muhallebi gibi hafiften sallanır…

 

İstanbul’un semtlerinden biri olan Kasımpaşa’nın namı İstanbullular arasında bilinir!

Muhallebici misali Kasımpaşalı koca bir devleti yönetirse ne olur?

Kavga!!!

 

Ama bu Kasımpaşalı farklı…

Ambivalans* vakası!

 

*Ambivalans: Aynı kişi ya da nesnelere yönelik olarak karşıt duygu ve davranışların art arda hissedilmesi durumunu tanımlayan Psikanalitik kavram.

                                                ***

24.01.2010

 

Siyasal kültür

 

Kavaldan akordiyon sesi alamazsınız, kaval kavaldır…

Gerektiği zaman gerektiği tepkiyi gösteremezseniz eğer, sorumlusu sizden başkası olmaz!

Dedikten sonra sizlere bir soru yöneltmek istiyorum.

 

Türkiye’de istifa mekanizması neden işlemiyor?

 

Çünkü zamanı geldiğinde hesap sormasını beceremiyoruz da ondan!

Demokrasi aşağı, demokrasi yukarı…

Herkesin ağzında bir demokrasi lafı, geveleyip duruyor. Peki, demokrasi regülâtörü düzenekler

gerçekten Türkiye’de çalışmıyor mu?

Çalışacak, çalıştırmasını bilsek pekâlâ çalışacak…

Demokrasinin taa eski yunandan gelmiş, çağlar boyunca süzülerek olgunlaşmış ilkeleri vardır…

Günümüzde genellikle temsili demokrasi ile yönetilen devletlerde halk, haklın gücünün bilincine varmış, demokrasi olgusunu olabildiğince yaşamaktadır. Oy verdiğinden zamanı geldiğinde hesap sormasını bilir. Seçilen halktan çekinir, bilir ki halk hesap soracaktır. Halk unutkan değildir, unutsa da unutmayanlar yeri geldiğinde hatırlatmalarda bulunur.  Örneğin Türkiye’de çoğulcu demokrasi anlayışı yerini çoğunlukçu demokrasiye bıraktığından beri  daha çok demokrasi” tartışılır oldu. İyide be güzel kardeşim sen daha “sınırlı, kör - topal” demokrasiyle ne yapacağını, neler yapılabileceğini bilmezken…

 

Daha çok demokrasiyi ne yapacaksın?

 

Diyelim ki daha da çok demokratik özürlüğe kavuştun. Özgürlüğün sorumlulukla el ele gittiğinin bilincinde misin peki?

 

Özgürlük sorumluluk getirir. Sorumluluk özgürlük…

 

İşte tam burada kıyas kabul etmez toplumsal farklılıklar göze çarpıyor. Batı toplumlarında nispi bir özgürlük / sorumluluk dengesi söz konusuyken, doğuya doğru gittikçe bu denge bozulmaktadır!*

 

Demokrasilerde haklın doğrudan katılımı esastır. Dört, beş senede bir sandığa giderek oy vermek değildir katılım. Ya da yine gündemde olan referandum mekanizması da değildir. Katılım, hayatın her alanında ve her saniyesinde toplumsal yaşama iştirak etmek demektir. Tepkilerini bireysel veya kitlesel eylemlerle göstermektir. Yani uzun lafın kısası, halk siyasetçinin çerçevesini çizmesini bilmelidir! Bildiğinde dürüst olmayan siyasetçi, yanlış işler yapan veya istenmeyen siyasetçide kendiliğinden elenir gider. Bu siyasal kültür yerleşmediği sürece biz daha çok tartışırız.

 

Bu bağlamda buradan TEKEL isçilerine desteğimi de dile getirmek isterim.

   

*Dikkatinizi çekerim Avrupa’nın batısından doğusuna gittikçede bu böyledir. Türkiye’yi batı olarak kabul edin ve sırasıyla Ortadoğu ülkelerini de bir düşünün.

                                                ***

25.01.2010

 

Bir tespit

 

AKP hükümetinin iradesi hukukun üstünlüğü ilkesinin dikkate alınmamasını öngörüyor. O halde demokrasinin kaidelerinden olan yargı bağımsızlığı, kanun önünde eşitlilik kuralı bariz bir şekilde ihlal edilmiyor mu?

 

Yargıyı tanımayan, nizama bu tür yorumlar getiren bir zihniyetin demokratlığından şüphe etmek herkesin en doğal hakkıdır. Hukukun üstünlüğü esas alınacağına, hükümetin iradesi esas alınmak isteniyor ki bu demokratik toplumlar için son derece tehlikeli olabilir.

AKP sorumluları bir gün gelecek birçok hukuksuzluk konusunda yargılanacaklar ama ölümlerine sebebiyet verdileri insanların hesabını kime ve nasıl verecekler çok merak ediyorum doğrusu.  

 

Recep Tayyip Erdoğan tarafından birçok kez dile getirilen “Biz milletin, vatanın aleyhine hiç bir şey imzalamadık” cümlesini, TBMM genel kurul tutanağını okuduktan sonra nasıl yorumlamalı?

 

Lütfen okuyunuz

                                                 *

Hazım ve mide meselesi

 

Ayakkabı köselesinin hazmı zordur. İnsanoğlu, zor durumlarda ayakkabısının köselesini çiğnemek durumunda kalmış olabilir. Midesi bulansa da, tiksinse de…

Zorunlulukların beraberinde getirdiği bir durum ama artık öyle mi?

Türkiye’de insanlar artık ayakkabısının köselesini hazmetmek zorunda değil!

                                                ***

26.01.2010

 

Bazı liberal “aydın”, gazeteci, yazar ve akademisyenlere rağmen…

 

Türkiye’nin yumuşak karnı kadınları ve yargı düzenidir. Bence Türkiye’nin sorunu Kürt, demokrasi ıvır zıvır sorunu değildir.  Kadınlarımızın yaklaşık yüzde on altı’sı “kocamdır, ister döver ister sever” deme durumunda olan bir Türkiye’de, oturup bir düşünmek lazım!

Toplumun “zencileri”, “köleleri”, “ikinci sınıf vatandaşı” Kürtler falan değil doğrudan kadınlarımızdır. Kürt, Türk, Ermeni, Laz, Çerkez kadını hiç fark etmez!!!  

Analarımız, eşlerimiz, kardeşlerimiz – yani biz, erkekler kadınlarımıza bu muameleyi reva görüyoruz.

 

Toplumuzda baba korkutur ama anadır eğiten…

Eğitimsiz ananın, eğitimsiz çocuklarıyız biz!

 

Ve bu konuda AKP’nin verdiği mesaj gayet açıktır. Daha çok doğur, yeter ki doğur…

İş, aş ve eğitim kimin umurunda. Sal sokağa gitsin…

 

Demokrasi ve özgürlük sorunu da değildir sorunumuz. “Hak verilmez, alınır…” deyişini doğrularcasına haklarımızın bilincinde değiliz ki hak talebinde bulunalım. Hadi diyelim ki hak – hukuk peşinde koştuk. Yargının durumu ortada…

Kanunlar yetersiz, cezalar caydırıcı değil!?

Yok, be kardeşim…

Kanunları infaz edecek irade;

İşlenen suça istinaden, zaman kaybı yaşanmadan öngörülen cezayı kesen yok!  

                                                ***

27.01.2010

 

Büyük Yalan(cı) I

 

Taraf mısın, nesin…

Neden Amerikan’dan yüksek meblâğda maddi destek aldığını hiç yazmıyorsun?

Aloo…

Sana diyorum…

 

Zaman mısın, Vakit(li) Vakit(siz) namaz mısın?

Ötekileştirme anlayışınızla saldırdığınız TSK’ne gareziniz ne?

Adı üstünde Türk Silahlı Kuvvetleri!

Bizim silahlı kuvvetlerimiz.

 

Yoksa siz…

Ötekilerden, hani Türk düşmanları var ya…!

Onlardan mısınız?

 

Durup dururken bir ”mağdur” yaratılıyor, yedi senedir devamlı mağdur olan bir iktidar…

Nasıl bir iktidarsızlık örneğidir ki “biz zenciyiz, siz beyazsınız” oyununu sürdürebiliyor?

Doğru ya, sizler yalancı “Müslüman” tayfasındansınız!

Yalancı, çalan, çırpan, iftira atan Müslüman olur mu?

Vallaha iktidar hırsı ve para olduruyor işte…

İtaat ve biat kültürünün emsalsiz örneklerinden olan sizler…

Bu milleti sindiremezsiniz!

Çünkü gerçekler eninde sonunda gün ışığına çıkacaktır.

                                                 *

Paranın olduğu yerde özgür ve özgün irade, hür kalem kalmaz.

                                                ***

28.01.2010

 

Büyük Yalan(cı) II

 

Sen yürütmenin başı değil misin?

Kendini, Tanrının bu millete büyük bir lütfü olarak görüyor…  

Despotizmin alasını bizlere yaşatıyorsun!

Demokrasinin tüm emniyet siboplarını devre dişi bırakarak…

Kendini demokrasi ve özgürlük kahramanı olarak göstermen utanç verici bir durumdur.

Evet, senden ve senin üslubundan utanç duyuyorum…

 

Biz her gün dehşete düşmek zorunda mıyız?

 

Dehşet ve kabalık üslubun olabilir…

Ama bu sana siyasetin düzeyini düşürme hakkı vermez…

Siyaset particilik değildir!

Siyaset eleştirme hakkını da beraberinde getiren bir olgudur!

İyi biz seni “hazmetmek” zorundayız ama sen eleştirilere tahammül etmeme özgürlüğüne sahipsin…

Sayende sistemin çözüm üretme yeteneği elinden alınmıştır!

    

Savcısı olduğun Ergenekon davası…

Bush ve senin Amerika’da kararlaştırdığın bir tertip değil mi?

Anti Amerikancı ve Avrupacı ne var ne yoksa tıktın içeriye…

Ulus devleti anlayışı sayende kabile anlayışına dönüşmekte…

Ya da sen öyle sanıyorsun!

Türk Silahı Kuvvetlerini hesaba katın ama unuttuğun, küçümseme hatasına düştüğün Atatürkçü düşünce… Eninde sonunda sana haddini bildirecektir! Bir hukuk devletinde varsa suçlular yakalanır, soruşturulur, yargılanır ve mahkûm olurlar…

 

Ama yok, sen susturmayı tercih edersin!

Sence insanlar, daha ne kadar susacaklar?

                                                ***

29.01.2010

 

Bayram değil, seyran değil. AB(D) bizi neden öptü!?

 

Balyoz, sarı kız, ay ışığı, eldiven, yakamoz…

B.k, püsür!

  

“Belgelerin” ortaya çıktığı zamanlamaya dikkat etmek lazım!

Ne zaman çıkmaya başladı bu “belgeler”?

 

Ülke gündemine bakıyoruz, siyaset başta olmak üzere aydınların, sivil toplum örgütlerinin ve vatandaşların yoğunlaşması gereken temel meseleler varken…

Dikkatler başka bir tarafa çekilmek isteniyor.

 

Nedir bu temel meseleler?

 

Temel meseleler milyonlarca vasıflı – vasıfsız, okumuş - okumamış işsiz insan, terör, AB(D) ilişkileri, ekonomik sıkıntılar ve bu sıkıntıların beraberinde getirdiği sosyal gelişmeler, Iran, Irakta fiilen kurulan bir Kürt devleti, yolsuzluklar, Ermenistan – Azerbaycan – Türkiye üçgeninde gelişen sorunlar, Deniz Feneri, Kıbrıs, gelir adaletsizliği, toprak reformu ve buna bağlı ziraatçılık ile hayvancılık ve buna benzer daha birçok gerçek problemlerle uğraşılması gerekirken… 

 

Ellipse:  Aaa bir bakıyoruz ki, cambaza bak misali kamuoyunun dikkatini sözde darbe iddialarına yoğunlaştırılarak adeta bir taşla iki kuş vurulmak isteniyor. Çünkü Türk Silahlı Kuvvetlerini zan altında bırakılmak suretiyle kamuoyunda TSK’ne karşı yoğun bir kampanya yürütülürken gerçek meseleler perdelenmektedir. Tıpkı çocukları uyutmak istenirken anlatılan masallar gibi.

Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma, kamuoyunda saygınlığını azaltma, küçük düşürme ve zayıflatma harekâtı olarak tabir edeceğimiz bu gibi girişimler kime ve neye fayda sağlayacaktır?

Aslında üzerinde düşünülmesi gereken mesellerden bir bu değil midir?     

 

Atatürkçü düşünce sisteminin ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin tasfiye süreci ulusal güçlerin AB(D) ile ters düştükleri bir zamana denk gelmesi sizce nasıl yorumlanmalı?

 

Bir kaç örnek vermek gerekirse:

 

Soğuk savaş bitmiş, Amerika Büyük Ortadoğu Projesi için ilk adımları atmışken… Avrupa’da ciddi enerji sorunları baş göstermiş… Kafkasların doğalgaz ve diğer enerji ve doğal kaynaklarının batıya taşınması sorunu tartışmaya açılmışken… Rus çıkarları gündeme gelmiştir. Rus, Kafkas ve Iran enerji hatlarının güvenirliği ve istikrarı tartışmalı bir konu haline gelmiş… Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasında ciddi derecede çıkar çatışmasına girilmiştir. Türkiye’de ulusal güçlerin pastadan ONURLU bir pay istemeleri, Türk çıkarlarını gözetmeleri, ulusal bir bilinç ve özgüven geliştirmeleri AB(D) çıkarlarına ters düşmüştür.

           

Amerika ve Avrupa soğuk savaş döneminde Türkiye için öngördükleri “bekçi” görevini, Amerika Birleşik Devletleri BOP kapsamında tekrar güncelleştirerek hayata geçirme girişimlerinde bulunmuştur. Amerikan çıkarları doğrultusunda Türkiye bu sefer yeni kurulan Kürt devletinin bekçiliğini üstlenmek zorunda kalmıştır. Hâlbuki o coğrafyada Türkiye Cumhuriyetinin öz be öz maddi ve manevi çıkarları varken sen kalk ABD çıkarlarını gözet…

 

Eee, adama öyle kolay kolay kurtlar sofrasında yer vermezler!   

Bileğinin hakkı ve zekânla oturdun oturdun o sofraya…

Oturamadın adamı bekçi de yaparlar, kucaklarına da oturturlar!

Kucağa oturmaktan söz açmışken, kucağa oturma heveslisi birilerini bulmak Amerika Birleşik Devletleri için elbette zor olmadı.  

 

Bu uluslararası çıkar kavgasında şu an için kesinlikle kaybeden taraf Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ulusu olmuştur.

 

Ve biz bir avuç Atatürkçüler kalkmış Don Kişot (Don Quixote ya da Don Quijote) misali yel değirmenlerine karşı mücadele vermeye çalışıyoruz. Ancak kucağa oturma ve oturtma heveslilerinin unuttuğu bir gerçek var. Biz, yani Türk ulusu böyle mücadelelerden daha önceleri de yüzümüzün akı ile çıkmayı başarmıştık!  

 

Yine başaracağız!

 

                                                ***

31.01.2009

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anıtkabir ve Türk Silahlı Kuvvetleri

  

Sabır taşı olsa çatlar…

İnsan sabır taşı olsa çatlar!

 

Oldu olacak Türk Silahlı Kuvvetlerini Anıtkabirden de çekin!

Bütün bunlar ne anlama geliyor?

 

                                                ***

01.02.2010

 

İster askeri, ister sivil  

 

Açlık sınırında yaşayan insanların sayısı gün geçtikçe artmakta…

Yoksulluk sınırında yaşayan insanların sayısı gün geçtikçe artmakta…

İşten çıkarılan insanların sayısı gün geçtikçe artmakta…

 

Ve kamuoyu bir darbe söylentisiyle oyalanmakta!

 

Askerin arkasına saklanıp da siyaset yapmak elbette yakışıksızdır ama Türk Silahlı Kuvvetlerinin de laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini korumak gibi anayasal bir sorumluluğu vardır. Türk Silahlı Kuvvetleri savunma durumunu acil terk etmesi gerekir. Unutulmamalıdır ki inisiyatifi, taarruz kabiliyetini kaybeden bir ordu, uzun zaman salt savunmada kalarak mevcudiyetini ispatlamakta oldukça zora girebilir.

Mülkî erkânın yetersizlik gösterdiği, demokratik mekanizmaların ısrarla da olsa çalışmadığı, kamu gücünün ayıpları örtmeye, şahsi menfaat sağlamaya ve siyasi maksatlarla kullanıldığı, siyasi muhalefetin olmadığı, insanların değişik vesilelerle kamplara bölündüğü, kamu düzeninin alt üst olduğu bir ortamda elbette Türk Silahlı Kuvvetlerini göreve çağırmak darbe çığırtkanlığı olamaz!  

Darbe çığırtkanlığı yapan birisi varsa o da iktidarın ve yandaş basının ta kendisidir.

 

                                                ***

03.02.2010

 

Tayyip’in demokrasi ile gulu gulu dansı

 

Zaman gösterdi ki bir zamanlar tartışmaya açılan „kanlı mı olacak, kansız mı“ sorusu kansız gerçekleşti!?

 

Sizce bu zihniyetin iktidara gelmesi gerçekten kansız mı olmuştur?

Sizce cevap evet olabilir…

Bence…

 

İktidara gelmeleri kansız oldu ama iktidarları Türkiye Cumhuriyeti tarihinde şimdiye kadar görülmemiş bir şekilde çirkefçe olaylı ve “kanlı” bir şekilde gerçekleşmiştir!?

Gerçi burada kan kelimesini mecazi anlamda kullanıyorum ama bir düşünecek olursak Atatürk ve arkadaşlarının kurmuş olduğu laik, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti görülmemiş bir kan kaybına uğramıştır.

 

Yetmedi…

 

Ergenekon denilen o ne olduğu belirsiz davada insanlar yargılanamadan hayatlarını tek tek kaybetmiş…

Atatürkçü düşünce, Mustafa Kemal Atatürk’ün mirası yani ONUN ilke ve inkılâpları türlü hilye, hurda ve yalanla “can çekişir” bir duruma sokulmak istenmiş…      

Türkiye Cumhuriyeti için hayati önem taşıyan Türk Silahlı Kuvvetleri, yüksek eğitim ve yargı sistemi de kan kaybına uğramıştır!

 

Bir milletin temel taşını oluşturan işçi ve çiftçi insanlarımız bu iktidar altında özellikle ve bilinçli bir şekilde gün geçtikçe kan kaybetmektedir.   

Orta direk diye tabir edilen insanlar kan kaybından maada yok olma sürecine girmiş, onların yerine yeni varoş “zenginleri” yaratılmıştır.

 

Kendini Menderes veya Özal ile kıyaslaması ile kamuoyunda bir takım çağrışımlar uyandırmaya çalışan BOP’nin eş başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve zihniyeti unutmamalıdır ki;  

 

Demokratik sivil toplumun temeli şeffaflıktır

 

Sizce AKP iktidarı şeffaf mıdır?

 

Sorunun yanıtıyla sizi baş başa bırakarak genel anlamda hepimizi, özelde Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren bir konuya değinmek istiyorum.

 

EMASYA protokolü ve iç hizmet kanununun 35. Maddesiyle ilgili düşüncelerimi açıklamadan evvel bundan bir kaç yıl önce yaşanan bir takım olayları size örnek vermek istiyorum.  

                

      1.    Yer Almanya:

Almanya o güne kadar görülmemiş sel taşkınları ile uğraşmakta! Almanlar canı ve mallı ile uğraşırken sivil kurum ve kuruluşların yetersizlikleri göze batmaya başlamıştır.

      2.    Tüm dünyada olduğu gibi

Almanya’da H5N1 vakasıyla karşı karşıyadır. Burada da daha önceden tartışmaya açılan ama netice vermeyen bir konu yine gündeme gelmiştir. Sivil kurum ve kuruluşların yetersizliği…

 

Alman ordusu tam donanımlı olarak kışlalarında beklerken kanuni zorunluluklardan dolayı Alman haklının yardımına koşamamaktadır.   

Söyler misiniz zor günde kendi haklının yardımına koşamayan bir ordu salt vatan savunması ile mi mükelleftir? Mantık ve vicdan bu mudur? Eğer bir ülkenin ordusu zor günlerde ve bunlara doğal afetler, salgınlar ve büyük çapta toplumsal olaylarda dâhil olmak üzere yasal kısıtlamalardan dolayı harekete geçemiyorsa ben bu yasaları neyleyeyim?

Avrupa Birliği ve birlik içersinde yer alan güçlü bazı devletler kendi menfaatlerini pekâlâ diğer birlik üyelerine karşı savunabilmektedir. O halde Türkiye Cumhuriyeti kendi menfaatlerini neden savunamamaktadır?        

 

Pardon…

 

Soruyu yanlış formüle ettim, bugüne kadar göreve gelen diğer cumhuriyet hükümetleri ama iyi ama kötü Türkiye Cumhuriyetinin menfaatlerini savunmuşlardır. AKP hükümeti kendi iradesini AB(D) yetkililerine devretmek suretiyle hala arzı endam edebilmektedir.

 

                                                ***

04.02.2010

 

Kürt asılı vatandaşlarımız ayrı, PKK ayrı…

 

Değil otuz yıl, onlarla gerekirse daha üç yüz yıl mücadele ederim! 

Nefes Filmi’ni sınamada izleyemeyenler…

Ders almayanlar…

İbret almayanlar için…

 

İzleyin

 

Ve karar verin, analar bu vatan için feda ettikleri evlatları için ağlamalı mı?

 

                                                ***

05.02.2010

 

Peygamber tartışması, Amerika’nın imamı ve AKP

 

Kendine son padişah yakıştırmasından gocunmayan birine elbette bir gün birileri çıkarak

“Peygamber” yakıştırmasını da laik görecekti.

 

Amerika’nın imamı - şeytanın sağ kolu, sizce neden AKP denilmemesinde ısrar ediyor?

 

Akabe şeytanın oturduğuna inanılan tepe olarak karşımıza çıkmakta. Akabelerin en ünlüsü Mina ile Mekke arasındadır. Hacılar burada şeytanı taşlayarak Hac ibadetlerinin bir parçasını yerine getirirler.

 

 

 

Akabe kelimesi zihninizde bir çağrışım yaratıyor mu? 

 

                                                ***

07.02.2010

 

Düşünüyorum, öyleyse varım

 

Tartışmak, eleştirmek ve sorgulamak hükümeti zorla devirmek anlamına geliyorsa…

Atatürk milliyetçiliğine dayalı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, laik-demokratik soysal bir hukuk devletini savunuyorsak

 

Bu iktidara ve zihniyetine karşı tepkilerimizi azaltmamaz lazım!

 

                                                ***

09.02.2010

 

Cumhuriyet mitinglerini sanal ortama taşıyalım

 

Siteme göstermiş olduğunuz ilgiden ötürü teşekkür eder…

Sizi, ailenizi ve arkadaşlarınızı…

 

Cumhuriyet mitinglerinde göstermiş olduğunuz demokratik tepkilerinizi sanal ortama taşımaya davet etmek istiyorum.

 

Bu zihniyet ve iktidara karşı atalarımızdan bize miras kalan terbiye…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bize öğrettiği akılcılık, incelik ve zarafet çerçevesinde…

 

En üst makamdan başlamak üzere!

 

Ekmek ve hak arayışında bulunan Tekel işçisi kardeşlerimizi…

Milli Eğitim emekçilerini de unutmayarak…

 

Atatürk milliyetçiliğine dayalı, insan hak ve özgürlüklerine saygılı, laik-demokratik soysal bir hukuk devletini olan Türkiye Cumhuriyeti için!

 

Hak ve hukuk tanımayan bu yeni “düzeni” protesto ediniz!

 

 Bir mail kampanyası

 

Posta Adresi

Telefon

Fax

E-posta

E-posta site üzerinden

T.C. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği 06689 Çankaya, Ankara

0 (312) 470 23 08

0 (312) 470 13 16

Yazın

Siteye giriş

T.C Başbakanlık

Vekaletler Caddesi Başbakanlık Merkez Bina

(0312) 413 70 00

 

Yazın

Siteye giriş

 

                                                ***

10.02.2010

 

Bir teklif

 

Diyanet başta olmak üzere Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan tüm Müslümanları temsil eden veya etmeye yetkili kişiler toplanarak, bir veya birden fazla moda tasarıcısıyla birlikte; “kapanarak Müslümanlığını göstermek isteyen” bir Türk kadını için bir nevi “milli kıyafet” niteliğinde bir tasarım üzerinde düşünmeleri gerek.

 

Bu tasarım en başta başını bağlama usulünden başlamak (geleneksel veya çağımıza belki daha uygun başka bir bağlama şekli) üzere siyasi görüşleri temsil etmeyeceği için, genel kabul görme ihtimali oldukça yüksek olacaktır. Böylece kamusal alanda yaşanan “sorunlarda” en aza indirgenmiş olacağı İnancındayım. Çünkü dini gerekçeleri öne sürerek ile “kapanmak” isteyen hanımlar genel kabul gören bir uygulama karşısında memnun kalacaklarına inanıyorum.       

 

                                                ***

11.02.2010

 

Konuşma len

 

Yok, sen imam hatiplisin diye değil!

Çağdaş hak ve hukuk bunu gerektirdiği için. Bak bakalım Avrupa normlarına…

Meslek liseliler hangi koşullar altında Üniversiteye gidebiliyorlar?

“Genel Üniversite” ile “Mesleki Yüksekokul” arasında fark var!

Millete neden gerçekleri anlatmıyorsun?

 

Sen dumansız hava sağsıyla uğraşacağına biraz da kara para ile uğraşsan!  

Doğru ya…

Siyasetinin finansmanını açığa vurman doğru olmaz. AKP demokrasisi, parası olanın demokrasisidir. Dikkat edin kara para kaynakları, değişik rant kapıları araştırılmamaktadır. İktidara geldiklerinden beri 17 kez ihale kanununu değiştiren AKP’nin kendisidir.

 

Üçkâğıt ekonomisi özellikle AKP iktidarında dallanıp budaklanmıştır. Finansmanın altın kuralı paranın yönünü izleyerek gerçeğe ulaşmaktır! Milletin anası ağlarken, sana ve iktidarına yakın olanların birden bire zenginleşmeleri göze batmıyor mu sanıyorsun?  

 

Bu para neden geliyor?

 

Nereye gittiği belli! Belli olmasına belli ama…

Ezelden beri Türkiye’de herkes küçük, küçük hırsızlıklara alıştırılmıştır.

Neden?

Çünkü küçük hırsızlar büyük hırsızların teminatıdır da ondan!

 

Sen Külhan Bey tavırlarınla kimin gözünü korkuttuğunu sanıyorsun?

 

                                                ***

12.02.2010

 

Gönlü viran

 

Açılım, açılım…

Açılan bir şey yok!

Tuvalete çıkan ıkınma sesine benzer birtakım sesler çıkıyor…

Bu ses dağı taşı inletiyor ama…

Zavallım kabız olmuş, ıkınıyor!

 

İçeriği doldurulmayan bir nesne farklı beklentiler yaratır.

Yerine getirilmeyen beklentiler hayal kırıklığına neden olur.

Hayal kırıklıkları, umutları tüketir.

Tükenen umutlar, hayata küskünlük yaratır.

Hayata küskün olan ise canlı bir cesetten farksızdır.

 

Ben, sen, biz, siz ve o canlı ceset olmak istemiyoruz!

 

                                                ***

14.02.2010

 

Allah rızası için sevmem, kanımca faydasından çok zararı dokunmuştur bu ülkeye…

Velhasıl kelam şahsen kendisini rahmetle anmakta istemem ama doğru söze ne denir. Haklı olduğu yerde hakkını yememek lazım.

 

Demokrasilerde devlet halka sorarak değil, halka hesap vererek yönetilir.

                                                                                         Turgut Özal 

 

                                                ***

15.02.2010

 

Böyle demokrasi olmaz

 

Muhalefetsiz…

Kadınsız…

Katılımsız…

Demokrasi olmaz!

 

Türkiye Büyük Millet Meclisinde kadınların temsil oranı ortalama %8 civarında.

Türkiye’de ortalama hukukçuların %30’u kadın.

Türkiye’de ortalama akademisyenlerin %36’sı kadın.

 

Kota taraftarı değilim! Kota demek bir yerde “zorlama” yapılarak bir yere varmak anlamına geliyor. Demokratik siyasette, hele bu konuda zorlama olmamalı. Olmamalı ama siyasete katılım olmalı. Dünya ortalamasına baktığınızda %18 civarında gerçekleşen kadının siyasete katılım oranı, Türkiye’de neden %8?

Diğer kamusal alanlarda kadınlarımız kendilerini ispatladıklarını açıkça göstermektedirler. Bence bu oranlarda hala yetersizdir ama en azından bir katılımın olduğunu gözlemliye biliyoruz.      

 

Farkındayım, hiç bir konuda görevinizi laiki ile yerine getirmiyorsunuz!

Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin makamları işgal ediliyor!

Bu makamlar Laik Demokratik Türkiye Cumhuriyetinin makamları olmasına rağmen bu makamları işgal eden zihniyet bizim zihniyetimiz değil!

 

2004 yılında, anayasamızın 10’cu maddesinde yapılan değişikliği neden hayata geçirmek için gayret göstermiyorsunuz, hani demokratikleşiyorduk?

 

Hak ve hukuksuz bir demokraside olamaz. Hak madalyonun bir yüzü ise, görev diğer yüzüdür!

Hak ve hukuk demokrasi bağlamında düşünülecek olursa, günümüzde birbirinden ayrıştırılamayacak kadar birbiriyle kaynaşmış durumdadır.

 

Sandıktan ben çıktım, var mı bana yan bakan?

 

Sorusunu sormanızı günümüz demokrasilerinde hukuk engeller!  

Halkın iradesi üzerinde irade yoktur” lafı palavradan ibarettir. Demokrasilerde hukuk halkın iradesinin üstündedir ve halkın iradesini bozma yetkisine sahiptir. O halde hukuk demokrasinin ayrılmaz bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü hukuk, demokratik bir rejimin kendini koruma refleksidir.

 

Yasama, yürütme ve yargı; yani kuvvetler ayrılığı ilkesi bariz bir şekilde ihlal edilmektedir. Yargı bağımsızlığı sürekli bir tartışma konusu olan bir ülkede…   

Demokratikleşiyoruz diye de milleti kandırmayın; %10 seçim barajı ile seçim ve siyasi partiler yasası değişmeden*, kadın – erkek eşitliği sağlanmadan, halkın iradesi temsil bulmaz!

Yalan söylerken yüzünüz dahi kızarmıyor. AKP iktidarının devamını Laik, Demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti için çok büyük bir tehlike olarak görüyorum 

 

Tehdit ve meydan okuma psikolojisinde, Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ideolojiden çok ama çok uzak olan bu iktidarın yalanlarına daha fazla itibar etmeyiniz!  

 

* seçimsiz ve seçeneksiz demokrasi olmaz, milletvekilleri delegeler tarafından belirlenmeli; parti liderleri tarafından değil.

 

                                                ***

16.02.2010

 

Ulus

 

Vatandaşlık kavramı ulus devletlerin meydana çıkmasıyla birlikte hayatımıza girmiştir. Türkiye Cumhuriyeti anayasasında vatandaşlık esası vardır. Vatandaşlık ulusun hukuksal tanımıdır. Bu hukuksal tanım etnisite’ye dayanmayan ve bu ulusun meydana getirdiği devletin vatandaşlarına hukuksal açıdan eşit mesafede yaklaşmasına yarar. Yani bir ülkede yaşayan insanlar birçok etnik kökene dayanabilir ama bu insanların toplamı ulusu oluşturur. Daha basit bir ifadeyle Amerikan vatandaşlığına geçtiğinizde Amerikan ulusuna, Türk vatandaşlığına geçtiğiniz takdirde Türk ulusuna dâhil olursunuz. Dolayısıyla sizin etnik kökeniniz kimseyi ilgilendirmez, ilgilendirmemelidir!   

Bu hukuksal açıklamadan sonra ulus kavramının sosyolojik içeriğini de unutmamak lazım. Birlikte yaşama arzusu ve bu arzunun geçmişe* ve geleceğe yönelikte bir ifadesidir de aynı zamanda.

Yani tebaadan, ulusa – kuldan, vatandaşlığa geçiştir. Çağdaş bir kavramdır ve devlet karşısında hak ve özgürlüklere sahip olma sürecini tanımlar. Bu açıdan baktığınızda günümüzde yaşadığımız tartışmaları anlamak mümkün değildir.

 

Birbirimizden kuşku duymayalım, bireysel kimliklerden maada kolektif bir kimliği öne çıkaralım. Bireysel kimliğe saygılı, kolektif kimliğe bağlı yurttaşlar olarak yaşayalım. Bizi bütünleştiren acı ve sevinçlerimizin tümüne saygı duymak, tümüne sahip çıkmak bizi biz yapan ortak yanımız değil mi aslında?    

 

Bu coğrafyanın insanı onuruna düşkündür, biraz daha şefkatli ve dikkatli bir yaklaşım farklı neticeler verecektir.

 

*Ortak dil, kültür, din, tarih v.s  

 

                                                ***

17.02.2010

 

Başbakan’a bugüne kadar böyle şiir yazılmadı!

Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN için bugüne kadar çok şey yazıldı, çizildi. Övgü kitapları çıkartıldı, “Son Osmanlı Padişahı” denildi, ikinci peygamber (hâşâ) yakıştırması yapıldı, “Allah Başbakanımızı bizim başımıza nasip ettiği için her gün iki rekât şükür namazı kılmamız gerekir” (!) diyen zavallılar bile çıktı ama böyle bir şiir yazılmadı.

Denizlili İlhan Sözbilir’in başbakan Erdoğan’a ithafen yazdığı bu şiir bana elektronik posta yoluyla bir arkadaşımdan geldi. Ben de sizlerle paylaşmak istedim

Şiirin özellikle son kıtasına dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içine düşürüldüğü durum bir dörtlüğe ancak bu kadar anlamlı ve net bir şekilde sığdırılabilirdi. Ve bu şiir Anadolu’nun bağrından kopup geldi…

 

İşte o şiir:

 

İrecep Bey!

 

İrecep bey sen bize, meydanlarda söz verdin.

Memleketi düzlüğe, götcem dedin götmedin.

Garşımızda safilce, boynun büküp durdun,

Haydut, hırsız, haksıza, çatcem dedin çatmadın.

Müslümanız çok şükür, Batıyınan işimiz

Olmaz bizim, bizlere yeter gendi aşımız,

Dedin emme, sayende, tasmalandı başımız,

IMF cavırını, atcem dedin, atmadın.

Kerkükte gızanları, Kürde teslim eyledin,

Türk’e vurana güldün, vurulanı payladın,

Bir ara sevindiydik, böyük laflar eyledin,

Kerkük gırmızı çizgim, gitcem dedin gitmedin.

Bizden oy ister iken, cavırlara hep çattın,

Denizli meydanında, bol bol palavra attın,

Amerika’ya karşı, söyle bakam, ne ettin,

Çilli horozlar gibi, ötcem dedin ötmedin.

Push denen o pis cavir, şeyhin mi oldu senin,

El pençe divan durdun, her lafına sen onun,

Bir tek vatansever yok, hayalin dolu dört yanın,

Memleket davasını, gütcem dedin gütmedin.

Mesuttan gurtulduyduk, rahmet okuttun ona,

Nah bu eller gırılsın, daha oy versem sana,

Rezil rüsvay eyledin, bizi tekmil cihana,

Devleti böyük devlet, etcem dedin etmedin.

Aşiret artığından, gorkup gaçacak millet,

Esgerinin başına, çuval geçecek millet,

Senin gibi içi boş, balon seçecek millet,

Değildik, amma yemin ettin, dutcem dedin dutmadın

 

                                          İlhan Sözbilir

 

Anadolu kıpırdamaya başladımı işte orada biraz durup düşünmek gerek…

Tülay HERGÜNLÜ

 

                                                ***

 

18.02.2010

 

Beraber yürüdük biz bu yollarda

 

Tayyip ağabey…

Abdullah ağa…

Cemaatler ve tarikatlarla…

 

Ama Kemal’in yolu ayrı!

 

Suçlandık…

Tutuklandık…

Yıprandık…

Ama aşınmadık!

Ve Türk ulusunun ezici çoğunluğu itişe kakışa beraber yürüyor bu yolda.  

 

Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur

                                  M. E. Yurdakul

 

                                                ***

19.02.2010

 

Aşiret

 

İnsanın temel ihtiyacı nedir?

İş, aş, eğitim’den önce…

İnsan, kendini güvencede bilmek ister!

Güvencesi teminat altında olan insanın hareketleri farklı olur. 

Güven duygusu esastır. İlkel ya da gelişmekte olan toplumlarda gözlemlediğimiz; bu güven duygusunun kişiye en başta ailesi veya bağlı olduğu kabilesi tarafından verildiğidir.

 

Bilmem hiç dikkatinizi çekti mi?

 

Güven duygusu, hayvanlar âleminde de çok büyük bir öneme sahiptir. Yırtıcı hayvanlara karşı kendilerini korumak isteyen sığırlar bir daire çizerek güvenliklerini sağlamaya çalışırlar. Demek ki

güven duygusu salt insancıl bir duygu olmaktan çıkarak canlılara has, yaşama özgü bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.   

 

Çağdaş batı toplumlarında kişi, öncelikli olarak devlet güvencesi altındadır!

Bu hep böyle değildi… Eskiden kişinin güvenliği - tıpkı günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi ailesi, kabilesi veya aşireti tarafından sağlanırdı. Ve yine yaşayarak görüyoruz ki devletlerde ekonomik

sıkıntılara girdikçe aile, kabile veya aşiretin önemi gelişmiş ülkelerde de da artabiliyor.

 

Türkiye’nin esas meseleleri tartışılamaz, çözüm üretilemez hale getirilmiştir.

Bu kısır döngü kimler tarafından yaratılmıştır?

Sorumlusu kimdir?

Yanıtı basit; siyasetçiler!

Çözüm üretmesi gereken siyasetçiler.

 

Burada AKP’yi suçladığım kadar, şu an için TBMM’ inde temsil edilen CHP, MHP ve BDP’yi de suçluyorum. Açılım, maççılım hepsi hikâye…

Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğu çağdaş yaşamın gereği olan özgür bireyselleşmeyi gerçekleştirememiş olmasından kaynaklanan sorunları yaşıyoruz ki, kul – köle zihniyeti iliklerimize kadar işlemiş durumdadır… 

 

AKP’nin feodalizme verdiği destek…

AKP’nin cemaat, tarikat ve aşiret siyaseti…

Türk ulusunun genelde, kişinin özelde Kul ve köle olarak yaşamasını “güvence” altına almaktadır.

Türkiye uluslararası iktisadi toplumun bir üyesidir hem de öyle önemsiz, geri kalmış bir üyesi değil.  

 

                                                                                                        G-20 üye ülkeleri

 

Türkiye dünya ekonomisinde söz sahibi bir konumdadır. Ancak AKP’nin, AB(D) eksenindeki siyaseti ve okyanus ötesindeki ağababalarının talimatı doğrultusunda hareket etmesi, Türk halkının pastadan pay almasını engelliyor. Peki, ama…

Madem dünya ekonomi çarkının önemli parçalarında biriyiz ki bu AKP iktidarından öncede böyleydi, halk olarak–birey olarak cebimiz neden delik geziyoruz?

Nerede bu para? AKP’nin özelleştirme adı altındaki yok pahasına satıp, savma furyası kimlere yaramıştır?

Halka yansımayan refah, kimin refahıdır? Ağaların, cemaatlerin, tarikatların ve tabii iktidar yandaşlarının!

Özellikle güneydoğu Anadolu’da kamu işletmeleri zarar da etse elden çıkartılmamalı(ydı)…

IMKB’ da kazanılan milyar dolarlar yabancı “yatırımcıların” cebine gireceğine AKP’nin edebiyatına uygun fakir, fukara – garip, guraba’nın cebine girseydi daha iyi olmaz mıydı?

 

Olmazdı!

  

Olamazdı, çünkü feodalizm maalesef Türk siyasetinin vazgeçilmez bir parçası olarak karşımıza çıkmakta. Devlet, bireyin güvencesini sağlayamadığı için aile, kabile, cemaat, tarikat veya aşiret “müesseseleri” devreye girmek zorundadır. Ne yazık ki aşiret sistemi yok olmamakla beraber tarihimizin ve günümüzün en önemli sosyal yapılarından biridir. Özellikle güneydoğu Anadolu’da kimine göre aşiretler ulusumuzun en büyük toplumsal sorunu, kimine göre ise özellikle Kürt kültürünü hayata tutan en büyük etkendir.        

 

Demokrasi, halkın daha doğrusu bireyin yönetime katılması demektir. Türkiye’de ki demokrasi anlayışı halkın yönetime katılmaması anlamında gerçekleşmektedir. Çünkü bireyin yerini aile, kabile veya aşiretler almaktadır. Birey yerine bu “müesseseler” karar verir.  

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bu “sosyal yapılaşmaya” karşı öngördüğü çare, toprak reformu ve köy enstitüleri idi. Ancak ömrü bu büyük projeyi hayata geçirmeye yetmedi.  

 

Gerisi zaten hepimizin malumu…

Türkiye’de siyaset menfaat fabrikası gibi çalışmaya devam ettiği sürece…

İnsanlarımız aslında siyasetçilerin kendilerinin aynadaki yansıması olduğunu kavramadıkça…    

AKP misali bozuk bir pusula değerindeki yöneticiler, yön vermeye çalıştıkları sürece…

İnsana güvencesini devletin vermesini daha çok bekleriz.

 

                                                ***

20.02.2010 

Her yere tabela asıyorlar, “Avrupa’nın en büyük adliye sarayını yaptık” filan diyorlar.

Halbuki, bu iş binayla olsaydı…
Yargıtay Başkanı müteahhit olurdu.

Bakın…

Cumhuriyet Başbakanı denmez.

Cumhuriyet Bakanı denmez.

Cumhuriyet Müsteşarı denmez.

Cumhuriyet Büyükelçisi denmez.

Cumhuriyet Valisi de denmez.

Ama…

Cumhuriyet Savcısı denir.

Peki niye?

Mustafa Kemal de merak etmiş… Ve, “cumhuriyet savcısı” sıfatının isim babası olan Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’a sormuş aynı soruyu, “Niye?”

İsviçre’de hukuk doktorası yaparken, İzmir’in işgal edilmesi üzerine Kurtuluş Savaşı’na katılmak için yurda dönen ve Ege dağlarında vuruşan… Sonra da Mustafa Kemal’in emriyle hukuk reformunun temellerini atan Profesör Mahmut Esat Bozkurt, şu cevabı vermiş…

 “Gün olur, Cumhuriyet’i korumak için başbakandan, bakandan, müsteşardan, büyükelçiden, validen bile hesap sormak gerekebilir… İşte onun için, Cumhuriyet Savcısı’dır!”

Cumhuriyet’i savunmak…

“İlk işi”dir.

İrticayla mücadele etmek için, ekstra plan mlan hazırlanmasına gerek yoktur.

Dolayısıyla…

Tarikatçıların cirit atması için, irticayla mücadele etmeyi suçmuş gibi gösterenlerin… Haysiyet cellatlarının yargısız infazlarını gülümseyerek seyredenlerin… Hayatını Cumhuriyet’e adamış komutanları ayağına getirirken, teröristin ayağına tıpış tıpış mahkeme götürenlerin… Bu millete verebileceği “hukuk dersi” yoktur.

                                                                                                         Yılmaz Özdil

 

  Yılmaz Özdil’in yazısıyla ilgili tarafımdan ufak bir not:

 

Ülke adı

 

 

Almanya

Staatsanwalt

Staat         = Devlet

Anwalt       = Avukat

İngiltere

Public prosecutor

Public        = Kamu

Prosecutor = Savcı

Fransa

Procureur de la République

Procureur   = Savcı

République = Cumhuriyet

Beyinsizler takımına duyurulur

 

                                                ***

 

21.02.2010

 

Devlet-i Osmanî ahalisinde terfiyi temayüz

 

İlim ile irfan ile olmaz;

Ya olacak kuvvetli iltimas,

Ya olacak madeni haz,

Ya da olacak ten ile temas.

 

Osmanlıyı anlatan bu dörtlü size bir şey hatırlatıyor mu?

 

Başbakandır, ne yapsa yeridir

 

mı desek acaba?

Yoksa bu cümle başka türlüydü de ben mi hatırlayamadım?

 

Recep Tayyip 28.Şubatın bir ürünüdür. Hatırlayın 28.Şubatta partisinden kopup giden kim oldu?

Ben eski görüşte değilim, değiştik diyen kimdi?

Hiç bir şey değişmedi, hatta bugüne kadar ki kazanımlarımızı kaybederek Osmanlı kafasına dönüşüyoruz. Demokrasiler, herhangi bir tehdit veya baskı unsurunu kaldıramaz. Türkiye demokratik -  hukuk devletinin bütün kalan kırıntılarını kaybetme aşamasında. Otoriter ve totaliter rejim bir günde gelmedi Türkiye’ye. Hazmettire hazmettire, yavaş yavaş ve sinsi sinsi el altından yürütülen bir sürecin ürünüdür yaşayarak gördüklerimiz. Ve biz uyanamadık…    

 

Bu arada aklıma gelmişken Recep efendiye hatırlatarak sormak isterim, DENIZ FENERI ne oldu?

 

                                                ***

 

22.02.2010

 

Devlet-i Tayyipî

 

Tele kulak Cumhuriyeti…

Nerdeyse sekiz yıldır iktidarda olan bir hükümet…

Ve bu hükümetin başı, ben dinleniyorum diyebiliyorsa…

Bu baş doğrudan Fetih Şimşek diye birisini önemli bir kurumun yöneticisi olarak atıyorsa…   

Fetih Şimşek Telekomünikasyon İletişim Başkanı, bende dinleniyorum diyorsa…

Dahası bu başın sekiz yılda bu konuda elinden bir şey gelmiyorsa…

Arkadaş ben sorarım:

 

Kardeşim bu nasıl bir sorumsuzluk, görevi suiistimal ve iktidarsızlık örneğidir ki sen neyin ve kimin başısın?

 

Koca Türkiye Cumhuriyeti, kabile yönetir gibi yönetilir mi?

Çıkardığın gece yarısı yasaları gibi kendinde, ulusal ve uluslararası ilişkilerinde karanlıkta kalıyor.

Taa 2005 yılında yasa değiştiriyorsun!

Niye, ortada ne Ergenekon var…

Nede yoğun darbe iddiaları.

Neyin hazırlığını yapıyordun polis vazife ve selahiyet kanununu değiştirirken?

Ve bugün…

Hangi hukuksal açıklama doğrultusunda, hangi mahkeme kararı ile…

Hangi koşullarda cümleten dinleniyoruz?

Soruştan'a soruyorsun, soruşturulana sormuyorsun…

Soruştan'a itimat ediyorsun, soruşturulanla hiç ilgilenmiyorsun…

Türk kanunlarına göre tahliye esas, tutuklama istisnadır…

Tahliye kararı veren hâkime yandaş medya neden sürek avı başlatır?

Hele bu hâkimlere adalet bakanlığı tarafından soruşturma açılmasına ne demeli?

 

Evrensel hukuk kurallarına göre herkes suçu ispatlanana kadar masum kabul edilir…

Varsa kuvvetli suç şüphesi…

Başka türlü delil edilemeyeceği kanaati oluştuğunda dinlersin*.

 

Demokrasi havarisi Recep Tayyip Erdoğan…

Sen ki siyasal İslam’ın başını çekiyorsun…

Bilmez misin ki, Kuran-ı Kerim ehliyet ve liyakat ilkeleri üzerine inşa edilmiştir ki,  

Sen ehliyetsizliğin ve liyakatsizliğin en vahim tezahürü olarak karşımıza çıkıyorsun.

Ve ne yazık ki ehliyetsizlik ve liyakatsizlik ulusumuzda da uzun zamandan beri kök salmış durumda! Bundan faydalanarak, buna güvenerek göze batmayacağını sanıyorsun ama…

Ne demokraside, nede İslam’da korkunun, tehdidin ve baskının yeri yoktur!    

Ama sen korku ortamı yaratmaktan çekinmiyorsun.

Zehir ve kılıçla iktidarının ömrünü kısalıyor…

Yoksa sen dinciliğin sadizminden haz duyanlardan mısın?

 

*Ceza Muhakemesi Kanunu 135. Madde

 

                                                ***

 

23.02.2010

 

İşin püf noktası

 

İşsizlik ve açlık…

Gelir adaletsizliğine bakar mısınız…

Vatandaşlarımızın yaklaşık %60’ı yoksulluk ve açlık sınırında yaşıyor.

Türkiye’de nüfusun yaklaşık %20’si toplam gelirin %80’ine sahipken diğerleri %20’siyle yetinmek zorunda. 2002 yılında Forbes dergisi dolar milyarderi listesinde Türkiye’de 6 kişiye yer verirken bu sayı 2008 yılında 35’e yükseldi!   

 

Cehaletin, terbiyesizliğin böylesi görülmemiş

AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan, Ergenekon’a mensup kişilerin 40 sene boyunca halkın belirli kesimlerini fişlediğini öne sürdü. Doğan “Şimdi biz onları fişliyoruz, sıra bizde” dedi.

AK Parti Kahramanmaraş Milletvekili Avni Doğan, Kahramanmaraş Belediyesi Meclisi tarafından mahalle yapılan, ancak itiraz üzerine Danıştay kararı ile yeniden belde statüsüne kavuştuğu için 7 Mart’ta belediye başkanlığı seçimi yapılacak olan merkez Karacasu Beldesi’ndeki partisinin seçim bürosunu ziyaret etti.

Burada bir konuşma yapan Doğan, “Eğer biz birazcık tökezlersek bu Ergenekoncular falan halktan bu defa çok kötü intikam alır. Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler. Kimin çocuğu İmam Hatip’e gidiyor hepsini fişlemişler. Kim muhafazakar, kim Ramazan’da oruç tutuyor hepsini fişlemişler.

Eee şimdi biz onları fişliyoruz. 40 sene onlar bu halka yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu” dedi.

Hükümet olarak iradeleri dışında kimsenin hiçbir şeyi kendilerine yaptıramayacağını söyleyen Doğan, şöyle konuştu: “Ben bir müteahhitle aynı masaya oturup bir çay içmedim. Eğer siyasetçiler, vekiller, belediye başkanları, zenginlerden yardım almaya başlamışsa iş bitmiş. Bizi konuşturmasınlar. Bizi konuştururlarsa laf bitmez. Yahu hükümet biziz. Yapılan her şeyi biz yaparız. Bizim istemediğimiz şeyi de kimse yapamaz.”

Zihniyetin açığa vurumudur bu!

                                                

                                                 *

Recep Tayyip Erdoğan’ın yine yurtdışında olduğu bir zaman biriminde yaşadığımız göz altılarını… Başta Genelkurmay Başkanlığı olmak üzere CHP ve MHP’yi de kapsayan 48 saat sürecek Harbiye Marşı ile protesto ediyorum!  

 

Bu süre zarfında sizleri düşünmeye davet etmek istiyorum.

 

                                                ***

 

25.02.2010

 

Türkiye’de değişmeyen tek şey Deniz Baykal’ın olaylara seyirci kalmasıdır

 

Alavere dalavere, muhalifler cezaevine…

 

Kurdukları bu parti “muhafazakâr” adı altında ortaya çıkmış olsaydı belki bir anlamı olurdu. Fakat bizden daha çok Cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını iddiaya kalkışmaları doğru değildir.

                                                                                                Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk

 

                                                ***

26.02.2010

 

Dönülmez akşamın ufkundayız

 

İntikam andı içecek derecede serseri…

Sağduyudan yoksun…

Aklını yitirmiş kimseler…

Genellemelerden yolla çıkılarak…

Türk Silahlı Kuvvetlerinin maneviyatına ağır hasar vermek suretiyle…

Meseleleri bulandırarak sorgulamakta!

 

Güçlü bir toplumsal dokuya sahip Türk ulusu…

İpin ucunu kaçıranlar tarafından…

Çok seslilik…

Daha çok özgürlük…

Ve demokrasi adına…

Aptal yerine konmakta!

 

Yakında AB(D) bize plaket verirse…

Şaşmayın sakın…

Çünkü biz…

Her türlü hayvanı içimizde barındırarak…

Besliyoruz!

 

AKP’den…

Recep Tayyip Erdoğan’dan…

Veya Abdullah Gülden…

Feyiz alanlar…

Garip – guraba’yı, fakir – fukarayı…

Kısacası milletti…

Dert sahibi etti!

 

Hak ve hukukun olmadığı yerde…

Bazen devlet eliyle…

Kimi zaman kudretlinin kolluyla…

Uzak değildir şiddet!

 

Marifet ve hakikat…

Şeriat ve tarikat…

Çarşafta ırz…

Peçede namus arayan gaflet!

 

Hayata herkes bakar bir pencereden…

Ama…

Karşı pencereden bakana…

Bu kin…

Bu nefrette…

Ne?

 

Cehalet denen bataklıktan…

Dinci yobazdan…

Bıkmadın mı?

 

Hala tehlikenin farkına varamayanlar...

Karşınızda…

Titrek hamsi…

Terör örgütü!

 

                                                ***

 

27.02.2010

 

Demokrasi terbiyesi

 

yoksa…

 

Demokratik olduğu söylenen Türkiye’nin ve demokrat olduğunu iddia eden iktidarın gerçek yüzü ortaya çıkar. Çoğunluk diktatörlüğü kurma heveslisi, karanlıklar ve korku imparatoru Recep Tayyip liderliğindeki AKP, demokrasiyi içselleştirememiştir. Ne yazık ki Türk siyasal yelpazesine baktığınızda AKP bu konuda tek başına yol almamaktadır. Ancak bugüne kadar iktidara gelen hiç bir siyasi parti, AKP kadar Türkiye’yi germemiştir. AKP’nin bu pervasız tavrı şüphesiz ki iç ve diş konjonktürle yakından ilgilidir.        

  

Öncelikle korku, ardından kararsızlık insanı hareketsiz kılar. Türk Silahlı Kuvvetleri adına Genelkurmayın tereddütlerini anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Çünkü gün gibi aşikâr olan Türk siyaset yelpazesinin, demokratik yoldan AKP’ye karşı koyabilecek güce sahip olmamasıdır. Tabii ki salt böyle bir gerekçe, Türk Silahlı Kuvvetlerinin harekete geçmesi için yeterli bir sebep değildir. Ancak şahit olduğumuz birçok manzara Türk Silahlı Kuvvetlerinin, en azından ama Cumhuriyet başsavcısının harekete geçmesi gerektiğini göstermektedir.

Bugüne kadar görülmemiş bir şekilde Türk ulusunun kamplara bölündüğü, Türk kavramının aşağılandığı, Atatürk ilke ve inkılâplarının ciddi manada sorgulandığı, hukukun arkasından dolanıldığı ve laik - sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin tehdit edildiği bir ortam yaşanmamıştı.

       

Korkarım ileri demokrasi anlayışında çarpıklık olan AKP macerasının bedeli ve bazı kurumların yaşadığı tereddütler Türk ulusuna ileriki yıllarda fatura edilecektir…  

 

                                                ***

02.03.2010

 

Daha düne kadar…

 

Çocuğumu Amerika da okutacak param yok diyerek işadamına burs verdiren adam…

Bugün 2 milyon Türk Lirası üzerinde paraya sahip!

Hiçbir şey yemeden içmeden, kuruş harcamadan…  

8 yıllık AKP iktidarı boyunca her ay 10.000 TL maaş alsa ki başbakan maaşı Ocak.2008’de 9.000 Türk Lirası civarındaydı…

 

12 x 10000      = 120.000 Türk Lirası

120.000 x 8     = 960.000 Türk Lirası

 

Hadi cimrilik olmasın ikramiye, ıvır zıvır ayda 50.000’de öyle alsa eder sekiz yılda 480.000 Türk Lirası. 480.000 + 960.000 eder 1.440.000 Türk lirası…

    

Arkadaş sorması ayıp olmasın ama çok cömert olarak hesapladığım bu rakam öylede böylede tutmuyor, bu ne iş?

 

İnce iş…

Sen anlamazsın!

Öyle işlerden anlasaydık zaten bugün böyle sürünmezdik.

Haaaaaaaa...

Sen hiç tüccar başbakan görün mü?

Vatanı, milleti pazarlayan…

Al sana!

Görmediysen gör…

 

                                                                         ***                     

03.03.2010

 

Kibar Feyzo

 

Geçen gün TRT 1’de yayınlanan Kibar Feyzo’yu izlerken nedendir bilmem…

Aklıma şu soru geldi, AKP ileri demokrasisinin üstüne demokrasi olabilir mi?

Sizce olabilir mi?

 

Ağanın pokunun üstüne pok olurmu lo?

 

Vallah olmaz!

Lengerli fötr misali AKP ve yüzde kırk yedilir seçmen kitlesi elbette yüzde elli üçe nazaran demokrasi şapkasını taşımaya daha yetkilidir!?

Yakışır benim kibar feyzo’ma!    

 

                                                                         ***

 

04.03.2010

 

Dün itibarıyla…

 

Alman anayasa mahkemesi kişisel iletişim bilgilerinin* kayıt altına alınarak altı ay saklanması yürütmeliğini durdurdu!

Benim gibi bilgiişlem ve güvenlik konularıyla ilgili olanların uzun zamandan beri bu yürütmeliğin tehlikeleri konusundaki uyarıları, nihayet neticelendi. Türkiye’de bu ne yaptığını bilmezler salt sağlık konusunda kaş yapayım derken göz çıkartmıyorlar!

Bilgisayar güvenliği çocuk oyuncağı değildir ve gerçekten uzman kadrolar gerektirir. Türk ulusunun internet ortamına verilen kişisel bilgileri şimdiden bazı uyanıkları harekete geçirmiş bulunuyor. Cüzi bir rakam karşılığında alınabilen bir yazılım sayesinde kişisel bilgilerinizle istendiğinde malınız mülkünüz satılabilir. Benden duyurması.      

Anlayacağınız üzere bu adamların açıkları Ergenekon safsatasıyla sınırlı değil. Hepimizi ilgilendiren, hepimizin güvenliğini - Türk Silahlı Kuvvetlerini de buna dâhil etmek üzere tehdit eden bir durumla karşı karşıyayız.

 

*telekomünikasyon yani internet ve telefon bilgileri  

 

                                                                         ***

06.03.2010

 

Ucuz kahraman

 

İkaz edilmedin mi?

Ucuz kahramana denmedi mi, bunlar unutulmaz eninde sonunda fatura önüne konur diye?

Hadi bakalım Davos fatihi Padişah I Recep Tayyip…

Görelim seni!

 

Davos’un faturası

TAMAM, “Türkler 1915-23 arasında Ermenilere soykırım yaptı” diyen 252 sayılı karar tasarısının ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nde reddedilmesi için resmi, gayriresmi bütün ilgililerimizin büyük gayret gösterdiği, 22’ye karşı 23’lük sonuçla yani tek oy farkıyla da görüldü.

Ama karşıdakiler kazandı.

Daha açık konuşalım:
Dış İlişkiler Komitesi’nin Yahudi kökenli Başkanı Howard Berman’ın gayretlerine, aslında Türkiye hakkında olumlu değerlendirmeleriyle bilinen Komite Raportörü Yahudi kökenli Alan Makovsky’nin tutumuna, Komitedeki Yahudi kökenli 7 üyenin hepsinin de “Evet, Türkler soykırım yapmıştır” yönünde oy kullanmalarına… Ve ABD’deki güçlü Yahudi örgütlerinin bu defa “Ne haliniz varsa görün” dercesine Türk tezini sahipsiz bırakmasına bakınca gerçek ortaya çıkıyor:
Geçen yılki meşhur “Davos” zaferimiz(!) vardı ya… Hani Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı’na yedi cihanın gözü önünde, “Siz insan öldürmeyi iyi bilirsiniz!” diyerek terk ettiği Dünya Ekonomik Forumu toplantısı…
İşte o skandalın bedelini ödedik.
(Başbakan’ın tezi yanlıştı demiyoruz, üslubu ve tarzı yanlıştı.)
Yoksa bizimkilerin tek başına 22’ye çıkardıkları oyun sayısı, Musevi Lobisi’nin de desteğini alsak öneriyi reddetmeye rahatça yeterdi.
Ve sadece Temsilciler Meclisi’ndeki 252 sayılı önerinin belini kırmış olmakla kalmaz, Senato’ya da aynı metinle sunulan 316 sayılı önerinin kaderini de kendi lehimize etkilerdik.
Şimdi bir yandan konu Temsilciler Meclisi Genel Kurulu’na gelecek mi, gelmeyecek mi baskısıyla 24 Nisan’ı yani Başkan Obama’nın yayınlayacağı “anma” mesajını bekleyeceğiz, öte yandan Senato’daki gelişmeleri izleyeceğiz.
Bu gerçekler ortada duradursun, mutat üzere yiğitliği de elden bırakmayacağız.
Örneğin iktidar partisinde Genel Başkan Yardımcısı sıfatı taşıyan birinin “Biz de onların Kızılderililere soykırım yaptığını Meclis’te karara bağlayalım” dediği bildiriliyor.
Sallamaya başlayınca onunla kalmamış, Avustralyalıların Aborijin diye bilinen yerlileri, Fransızların Cezayirlileri, Yeni Zelandalıların Maorileri soykırıma tabi tuttuğundan söz etmiş.
Keşke Rusların Tatarlara, Belçikalıların Kongolulara yaptıklarını saysaydı.
Bütün bunlar doğrudur -veya doğru olabilir- ama Türkiye Büyük Millet Meclisi oturup “Bunlar doğrudur” diye karar alsa, hiçbir şey olmaz.
Çünkü uluslararası ilişkilerde “karar”ların işe yaraması yani sonuç vermesi için karşı tarafın bileğini bükecek güce/koza sahip olmanız gerekir.
Tamam, bu karar üzerine Washington’daki Büyükelçimiz Namık Tan’ı “istişarede bulunmak (danışmak) amacıyla” Ankara’ya çağırmışız.
İyi etmişiz de… Fransız Milli Meclisi’nden “Türkler soykırım yapmıştır” kararı çıkınca Paris Büyükelçimiz Köksal Sönmez’i Ankara’ya çağırıp 4 ay göndermeyerek nereye vardık ki şimdi bu yolla sonuç alalım?

Oktay Ekşi

 

                                                                         ***

07.03.2010

 

Demokrasi sorunu

 

Günümüzde demokratik rejimle yönetilen tüm toplumlarda gözlemleyebildiğimiz ortak bir sorun var.

 

Laf çok, icraat yok!

 

İcraat yokluğunu tabii ki mecazi anlamda kullanıyorum ama şu bir gerçek ki siyasetçiler vaat etiklerinin yarısını bile gerçekleştirmekten acizler. Bu aczin “en güzel” örneklerinden birini Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki AKP, AKP’nin seçtirdiği siyasal İslam’ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül sergilemektedir. Eskilerin bir sözü vardır:

 

Koyma pınar, pınar olmazmış

 

diye; senaryosu ve projesi ABD patentli - yeni Osmanlıcalık – ve bu bağlamda – ılımlı İslam – yani Büyük Ortadoğu Projesi zorlayarak da olsa hayata geçirilemez. Türkiye ne yeni kurulacak bir Kürt devletinin bekçiliğini, nede Arap yarım adasının hamilliğini üstlenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti Mustafa Kemal Atatürk’ün çerçevesini çizdiği ve Mısak-ı milli sınırları dâhilinde kalarak eninde sonunda özlemini duyduğu tam bağımsızlığına kavuşacaktır.

Ancak buda “armut piş - ağzıma düş” şeklinde gerçekleşemez! Elbirliği, azim ve yoğun bir çalışma temposuyla başarabiliriz!!!        

 

                                                                         ***

08.03.2010

 

Adabımuaşeret gereğidir

 

Zengini hayırsız evlat…

Memuru süslü avrat…

Siyasetçiyi kuru inat batırır!

                                                                          * 

Ekonomik ilişkiler, sosyal ilişkiler belirler

                                               Karl Marx

                                                                          * 

İnsanlar yaşadıkları gibi düşünür

                           Friedrich Engels

 

                                                                         ***

09.03.2010

 

Kerpiç ev(e) suç duyurusu

 

Elli bir insanımızın hayatına mal olan Elazığ’ı depreminde, yürütmenin başı olan kişi görevini suiistimal etmekten yargılanmalı. Yıllarca İstanbul’u “yönettikten” sonra Türkiye Cumhuriyetini “yönetmeye” soyunan kişi ve onun zihniyeti, İstanbul da depreme karşı yeterli önlem almadıkları gibi Türkiye genelinde de almamakta ısrarlı görünüyorlar. Bu fiil, görevi suiistimal ve görevi kötüye kullanmaktır!         

 

Kerpiç eve suçu yükleyenlere de bir sözüm var. Rahmetli dedemin evi yüz küsur yıl önce yapılmıştı. Dedemin vefatından sonra çocukları evi tadilattan geçirirken bizzat şahit oldular ki…

Ev kerpiçten yapılmış olmasına rağmen duvar aralarındaki tahta, dal gibi yapı malzemeleri öyle bir işlenmiş (örülmüş) ve yaklaşık 30 santimetrelik çivilerle tutturulmuş ki…

Duvarları yıkmak için çok ama çok büyük çaba sarf etmek zorunda kaldılar. Demem o ki, kerpiç evden korkma yeter ki bir işini yaparken doğru yap!

Bir not: Büyük depremde ev yıkılmak söyle dursun, herhangi bir yerinde sıva çatlağı dahi oluşmadı.

                                                                       

Facebook'ta Paylaş  Twitter'da Paylaş