Herifin sayesin

 

| Hinweis | Home | Impressum | Download | Son Yorum |

| bir yanlış anlama ile her şey başlamıştı | 2007 | 2008 | 2009 | 2010| 2011|

 

04.01.2012

 

Devekuşu

 

Senenin ilk yazısı bu olmamalıydı!

 

Tehlike anında gözlerini kapatan…

Kafasını kuma gömen…

Hayatın gerçekleri karşısında kendini saklayarak…

An be an, gün be gün yaşayan…

Korkak, sinmiş bir varlık…

Devekuşu!

 

Türk milleti de…

Devekuşu misali, kafasını kuma gömerek…

Tehlikeyi görmedikten sonra yok sayan…

Ama kıçının havada ve “tehlikeye” açık olduğunu unutanlardan…

Gerçekler karşınsında kafasını o yana bu yana çevirerek…

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyenlerden!

  

Ölüm her ne şekilde gerçekleşirse gerçekleşsin…

İster eceliyle, ister kazayla…

İsterse de kasıtla olsun, nihaidir…

Ve ölümün iki yüzü vardır…

Ölümle yüzleşen için sondur…

Beklide yeni bir başlangıç…

Aradan yıllar geçse bile… 

Arda kalan için ölümün yüzü acıdır!

 

Ölenler bizim insanımız…

Acı bizim acımız…

Ama…

Teröristlerin güzergâhında…

Sınırda…

Gece karanlığında…   

Gerekçe ekmek parası olsa bile…

Ne işiniz vardı orada?

 

Neden kimse çıkıp da sormaz?

Ey yüce padişah efendimiz…

Tahta çıkalı bunca sene oldu…

Neden bu insanlara bir ekmek kapısı açmadın?

 

Kaçakçılık yaparak evine ekmek götürmeye çalışanlar…

Bunu yapmak zorunda kalanlar…

Toplum için, insanlık açısından bir utanç vesilesidir…

Toplumun aynası – temsilcisi siyasiler için ise yüzkarasıdır!

 

Kaçakçı devlete vergi ödemez…

Kaçak malla…

Beleş mezar bulsa içine atlayacak başkasının ödemesini de engeller…

Ama…

Kaçakçı, PKK’ya ödeme yapar…

Bu ödeneklerle kurşun ve mühimmat alınır…

Ve bu kurşun gider Mehmetçiği bulur!

 

Devam edecek…

                                                                         *

05.01.2012

 

Kısır bir döngüdür milletin kader dediği…

Bilmez ki, kendi kaderini kendi tayin ettiğini!

Ev sahibi gibi davranan kiracıyız bu dünyada…

Azgın herifin şanı şöhreti denizleri aştı…

Başka ülkelere ulaştı…

Azmış şeytan, bizden uzak…

Dolar endeksine yakın ol…

Yalancı pehlivan…

İki dilin bir lisanın var…

Ama…

 

Bir o yana bir bu yana yatma şaşkın
Tenhalarda menhalarda kalma şaşkın

Şaşkın sana ne dedim sen ne yaptın
Dün gece gördüm seni ters yola saptın

Bir o yana bir bu yana yatma şaşkın
Tenhalarda menhalarda kalma şaşkın

Sana başka sözüm yok bu alem içinde
Bi alemsin şaşkın, sen alem içinde”

 

Davul tozu ve minare gölgesi ile aldatırsın…

Sen bir utanmazsın!

                                                                        ***

06.01.2012

 

En iyi yatırımlar ortalık karışıkken yapılır

 

Genelkurmay başkanı Başbuğ’un tutuklanmasının ardından aklıma geldi:

 

2. Cumhuriyet programında ”hür teşebbüsün” anlamı, büyük uluslararası tekellerin hürriyetidir. “Hür düşünce” ve “insan hakları” dedikleri, kapitalizmin dizginsiz ve gaddarca uygulamasıdır. İşsizliktir, yoksulluktur, sınıfsal kutuplaşmadır, uluslararası boğazlaşmadır. Gladio’nun, kontrgerillanın patronu ve dayanağı ABD’dir, yani uluslararası hür teşebbüstür.

 

                                                                                                                         Doğu Perinçek

                                                                        ***

11.01.2012

 

Mustafa Kemal’in askerleriyiz

 

Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, bu vatan için canını, kanını, malını, mülkünü, sağlığını feda edenleri saygı ve sevgiyle anıyor, Hakkın rahmetine kavuşanlara Allahtan gani - gani rahmet, gazilere de esenlikler diliyorum.

 

Ve düşünüyorum…

 

Sokakları, ortalığı, orada – burada, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye çınlatanlar…

İstiklal savaşında, Gazinin askerleri olsalardı halimiz nice olurdu?

 

Eski bir özdeyiştir:

 

Lafla peynir gemisi yürümez!

                                                                        ***

12.01.2012

 

Dersimiz demokrasi

 

Demokrasinin ilerisi, gerisi yoktur. Demokrasi ya vardır, ya yoktur!

Tıpkı İslam’ın ılımlısı, ılımsızı olmadığı gibi.

Ancak birileri çıkıp bize demokrasiyi öğretmeye kalkıyor.

 

Çağımızda temsili demokrasiyi tüm yanlarıyla, iyisiyle – kötüsüyle yaşıyoruz. Ancak birileri çıkıp bize ileri demokrasiyi öğretmeye kalkıyor.

 

Yine çağımızda 194 devletten, 2008 verilerine göre 119’u parlamenter sistemle yönetilmektedir. Bu verilere göre Avrupa’da bulunan 25 devletin tümü demokratik parlamenter sistem ile yönetilirken, özgürlükler bakımından tek istisna Türkiye’dir. Ancak birileri çıkıp bize ileri demokrasiyi öğretmeye kalkıyor.

 

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları özgürlükler bakımından sınırlı bir hürriyete sahiptir*. Bu sınıflandırma toplumumuz için bir ayıptır. Ancak birileri çıkıp bize ileri demokrasiyi öğretmeye kalkıyor.

 

İnsanlık tarihi incelendiğinde, toplumu yönetmenin en gaddar biçimi olarak karşımıza diktatörlükler çıkmaktadır. Astığı astık, kestiği kestik ve hukuku kendi anlayışına göre yorumlayan, mutlak egemen ve denetimsiz bir güç olan bu siyasi düzeni bastıran yegâne şekil; proletaryanın diktatörlüğüdür. Ancak birileri çıkıp bize ileri demokrasiyi öğretmeye kalkıyor.

 

Proletaryanın diktatörlüğü şekil bakımından, bir veya birçok kişinin oluşturduğu diktatörlüklerden ve yürütme organının icraatlarından daha tehlikelidir. Çünkü bir veya birçok kişinin oluşturduğu bu yürütme organı genelde eğitimli insanlardan oluşur. İki şekilde denetimi sevmez, zaten denetlenemezlerde. Ama demokrasi bir yerde denetim demek! Ancak birileri çıkıp bize ileri demokrasiyi öğretmeye kalkıyor.

 

Tolstoy’un değimi ile ”…düşüncelerin ardında saklanan büyük fikirler daima sadedir. Demem o ki, bozulmuş ve kötü insanlar bir araya gelerek bir güç oluşturabiliyorlarsa, iyi insanların da bunu yapması gerekir… Aslında bu kadar basit…” 

 

Evet, Tolstoy böyle diyor ama iyi insanların bir araya gelerek bir güç oluşturması ne yazık ki o kadar kolay değil, hele Türkiye’de herhalde imkansızın ötesinde!?

 

*Kaynakça: Freedom House   

                                                                        ***

03.02.2012

 

Elveda

 

Elveda Atatürk milliyetçiliği…

Elveda Atatürk ilke ve inkılâpları…

Elveda ulus devlet anlayışı…

Elveda laik devlet…

Elveda çağdaş yaşam…

Elveda ey şanlı Türk…

Elveda, elveda!

 

Devri Tayyip-i…

 

Devir orman kibarlarının devri…

Devir kişiliksiz soytarıların devri…

Devir öküzler arası Formula bir yarışı düzenlense açık ara birinci gelenleri devri…

Afet-i devran!

 

Dürüstlük erdemdir…

Herkes senin zannettiğin kadar aptal değil…

Sende sandığın kadar akıllı değilsin!

 

Zaman her şeyi eskitiyor bu sözümü unutma.

 

Her işiniz gibi…

Bu işi de elinize yüzünüze bulaştırmışsınız…

Medya dedikleri kitlesel yönlendirme…

Sıradan insanları aldatma ve kandırma araçlarını elinize geçirmişsiniz…

Ama…

Heyhat, siz kim - güvenlik kim!

 

Elveda Rumeli…

Birçoğumuzun önceleri severek izlediği…

Sonlarına doğru sapıttıkları bir dizi…

Nereden aklıma geldi bilmem…

Hadi dedim kendi –offline- video kütüphaneme bu diziyi de ekleyeyim. ATV’den dizinin bölümlerini online izleyebiliyorsunuz ama indirmeye kalktınız mı engelleniyorsunuz!?

YouTube…

Part1, part 2, part 3 falan…

71 bölüm böyle indirilir mi?

Ha s…

Neyse terbiye sınırlarını zorlamayalım, ATV download’u sözüm ona engellemiş!? Aramızda, adamların hakkını yemeyelim ama…

Ya ne desem bilmiyorum, aslında fena yapmamışlar ama ergen gerisi! Başka bir şey değil işte.

 

Bu zihniyeti DEVIRMEK…

Bu zihniyete elimden gelen her türlü zararı vermek namına…

Gelin ben size nasıl download yapılır bir – iki açıklamada bulunayım.

 

Sizde kendinize bir offline video kütüphanesi oluşturmak istiyorsanız, öncelikle flatrate bir internet bağlantısına sahip olmanızda fayda var. Download sınırsız olmalı!

Yine Microsoft Windows üzerinden anlatacağım, çünkü işletim sistemi olarak hala açık ara bu sistem birinciliğini korumaktadır. Offline video kütüphanesinin olmazsa olmazlarının başında, bilgisayara Video Codec’leri yüklemek gelir (değişik formattaki videoları izleyebilmek açısından) burada shark codec’ini öneriyorum. Ben buradan video indirmeyi anlatıyorum ama aynı şekilde, en azından YouTube üzerinden mp3’leride indirebilirsiniz. Programların kullanımını anlatmak niyetinde değilim. Lütfen İnternetten araştırın. Videoları YouTube’dan indirmek istiyorsanız jdownloader diye bir programı öneririm. Bu programda kısaca şu iki noktaya değinmek istiyorum. Programı yükledikten sonra YouTube linki genelde otomatik programa kayıt ediliyor. Programda bir kaç dosya açıldığını görüyorsunuz. Başlarında mp3 veya mp4, flv falan yazar. Sizi ilgilendiren eğer müzikse mp3 videoysa mp4 dosyasıdır. Diğerlerini silip önceden ayarlar üzerinden indirmek istediğiniz yere indirebilirsiniz. YouTube dışında video indirme gereksinimini duydunuz. İki program var, ikisi de benzer çalışıyor. Realplayer veya Orbit Downloader’i deneyin. Tekrarlıyorum programların kullanımını anlatmak niyetinde değilim. Lütfen İnternetten araştırın. Gelelim kendini akılı sananlara…

 

Bok olmadan kokmaya çalışanlara. Kendini cin sanıp, başkalarını çarpmaya çalışanlara…

 

Web Stream Recorder

                                                                        ***

06.02.2012

 

Varoşların efendileri

 

Düşüncelerim sığ kıyılarda gezinirken… 

Elim klavye ile bütünleşmiyor. Bir konuyu araştırıyorum, okuyorum – düşünmeye çalışıyorum…

Ancak okuduklarım, araştırmalarım zihnimi o kadar bulandırdı ki…

Sağlıklı bir neticeye ulaşamıyorum. Perdeyi aralamaya çalışıyorum, sanki sihirli bir el uzanıp perdeyi geri çekiyor – görmemi engelliyor. Perde arkasına elimi uzatıyorum…

El yordamıyla, görmeyen gözlerle arıyorum. Açıkça neyi aradığımı, neye dikkat etmem gerektiğini de bilmiyorum!

 

İlişkiler…

Açık seçik ilişkiler…

Kapalı kapılar ardında…

Perde arkasından sürdürülen ilişkiler…   

Ve bu ilişkilerin meydana getirdiği olgular!

   

Toplum…

Temel, toplumsal kolektif değerler…

Toplumsal sorunlar…

Söz konusu edilmeyen toplumsal doku…

Mevcut toplumsal dokumuzdan dolayı…

Zindan olan hayatlar.

 

Polis ve yeraltı dünyası…

Karanlık ama bir o kadar pırıltılı hayatlar…

Gizli kasalar…

El altından dağıtılan…

Elden ele dolaşan servetler…

Görmeyen gözler…

Duymayan kulaklar.

  

Din, siyaset ve para arasındaki korkunç ilişki aracılığı ile dayatılan…

İdeolojiye karşı, yeni bir ideoloji içindir kavga…

Bireyin ekonomik başarısıdır esas olan…

Atadan kalan değerler…

Dildedir…

Özde olan, edinilen servetler…

Kan parasıdır, gözyaşıdır…

İstikbalinden edilen, istikbaldir bedeli.

 

Yeni düşünceler…

Fikirler…

Eşkıyanın adaleti kısa sürer.

 

Bilinçaltına oynayanlar…

Aptalın sırtından…

Kanından, kazanılan paralar.

 

Ampulcüler…

Toplumun “önde gelenleri”…

Sanatçısı, siyasetçisi…

Zengini…

Bir gün öder bedeli.

 

“Zengin, yasayı para kesesinde taşır!...”

                          Jean Jacques Rousseau

                                                                        ***

09.02.2012

  

Allaha çok şükür

 

Bir seneden beri bekliyoruz…

168 boş olan öğrenim yerine 3200 başvuru oldu. Herif aptal değil, kesinlikle, ama tembelliğin kitabını yazmış adam. Hani derler ya…

İş olduğunu bilseymiş, doğmazmış diye. İşte öyle bir şey!

   

Kim ne derse desin, hayatın bana öğrettiği birçok şeyden birinin, bu dünyanın ye kürküm ye dünyası olduğudur, hatta bu konuda eyalet bankasının eğitimden sorumlu kişisi olarak kız kardeşimle bile çoğu zaman ters düşmüşüzdür. Tamam, eğitimli kız, eğitimden sorumlu kişi ama hayat tecrübesi diye bir şey var ki, hiç bir eğitim kurumu bu bilgileri öğretemez. Direttim, kafamın dikine gittim ama bunları yaparken çok ama çok düşündüm. Tıpkı onun eğitim karayerinde etkili olduğum gibi. Annem, babam liseden sonra onun eğitimi ile ilgilenmemi benden istediler. Çok şükür o da “bir baltaya sap” oldu.

 

Oğlum sonunda istediğim Üniversiteye kabul edildi.

 

Benim önerdiğim nano-teknolojisini okumak istemedi. Mimarlıkla, siyasi bilimler arası gidip geldi ama sonunda siyasi bilimlerde karar kildi. Ekmek yer mi? Açıkçası bilmiyorum…

Ama dediğim gibi ye kürküm, ye dünyası…

Okuyacağı kurum Top 500 içersinde. Kafasını kullanırsa bir şeyler yapabilir.

Siz değerli okurlarım arasında birçoğunuzun veli olduğunu biliyorum. Allah cümle evlatlarımıza bu gururu yaşatsın. Cümlesinin okuyup, vatana – millete ve ailelerine faydalı, hayırlı insanlar olmasını nasip etsin. Tamamlanan eğitim sürecinden sonra hayırlı bir ekmek kapısı açsın.

 

Academic Ranking of World Universites   

                                                                        ***

10.02.2012

 

Varoşların efendileri II

 

Allah cümlemize…

Cümle evladın karşısına insan evladı çıkarsın. Helal süt emiş, sözünün eri, namusuna, vatanına - milletine ve ailesine düşkün dürüst bir insan evladı.

 

Kadının fahişesinden daha kötü ne var biliyor musunuz? 

 

Erkeğin orospusu!

Erkeğin dedikoducusundan, çenesi hiç durmayanından, orospusundan her zaman korkmuşumdur. Farkında mısınız, değişen toplumsal yapımızda bu tipler gittikçe çoğalıyor!

Bugünlerin anısına, unutmamak namına bunları yazıyorum. Kadının para karşılığında kendini satması, insanlık tarihinin en eski ticari faaliyetlerinden birdir. Bugünlerin tabiri ile hiç bir zaman OUT olmamıştır. Yine bugünlerin tabiriyle, IN olan erkeğin kendini pazarlamasıdır. Eskiler bilir…

Türkiye Cumhuriyetinde erkek dediğin zaman, erkeğin bir takım vasıfları vardı…

Şimdi, bu vasıfların yerinde yeller esiyor!

 

Eskiden vefa denildiği zaman akan sular dururken, bugün vefa sözlükte binlerce sözcük arasında bir kelime. Toplumsal sorunlar dile getirilmeden, iktidar değişikliği ile sorunlar ele alınmaya çalışıldığı bir ortamda vardığımız yer aşikârdır!

Somut çözümler yerine, soyut kavramlar üzerinden tartışmaları sürdüren günümüz siyasetçileri bana hep kasaba tiyatrocularını hatırlatıyor. Kabiliyeti, tecrübesi az taşra tiyatrocularını!

 

Daha önceki yazılarımda da defalarca dile getirdiğim gibi şımarık çocuk edasıyla sınırlarını eylem – tepki, deneme – yanılma yöntemiyle çizmeye çalışanlar, pardon konuları tartışmaya açanlar, toplumun sergilediği vefasızlık örneği ile ödüllendiriliyorlar.

       

Cehaletle başlar…

Cahil- cühela cesareti ile…

İntikamla sürer…

Hüsranla bitter!

 

Ancak (…)

Unuttukları, göz ardı ettikleri bir gerçek var.

Aşk hesaba kitaba gelmez!

                                                                        ***

12.02.2012

 

Varoşların efendileri III

 

Görmek gerçeklere vuslattır…

Bıçak kasabın, doktorun ve katilin elinde farklı işlevler için kullanılır. Samimimi kanaatim, Türk siyasetinin kronik bir ahlaksızlık, yozlaşma, yolsuzluk ve karanlık ilişkiler temelinde vuku bulduğudur. Bu durum yalnız siyaset için mi geçerlidir?

 

Kesinlikle, hayır!

 

Daha önceki yazılarımda da ifade etmeye çalıştığım gibi, küçük hırsızlar büyük hırsızların perdesidir. Bu gerçek bir toplumsal sorundur. Türk ulusunun kanayan yarasıdır. Ancak yakın tarihimizde hiç bir siyasi irade, bırakın bu sorunu dile getirmeyi - bu soruna çözüm üretmeyi, bu sorunun varlığını kabul etmemiş, görmezden gelmiştir. Dış destekli AKP darbesi ile fazlaca uğraştığım siz değerli okuyucularımın malumudur.

 

Ambivalans vakası, ne olduğu – neye ve kime hizmet ettiği belirsiz, Recep Tayyip Erdoğan ve zihniyeti…

Ölmüşün arkasından konuşmak istemiyorum bir “hoca” ve ona bağlı cemaati… 

Pensilvanya’lı bir zibidi ve ona bağlı cemaati…

Ve…

Ben, sen, o…

Hepimiz elbirliği ile bugünlere geldik.

  

Ben bu zihniyet ile neden uğraşıyorum?

 

Cevabım açık ve net, bir Çin atasözü derki “bilgi küçük ayrıntılarda gizlidir”

Evet, şeytan ayrıntıda gizlidir! Yaptıkları hiç bir düzenleme sonuna kadar, tüm ayrıntıları ile düşünülmemiş ve Türk ulusunun hayrına değildir. Türkiye Büyük Millet Meclisindeki çoğunluklarıyla, uzlaşı kültürü ile bu millete ve vatana çok ama çok faydalı olabilirlerdi ama olmadıkları için. 

 

Örneğin sağlık ile ilgili düzenlemeler…

Hah, tamam dedim…

Çok güzel, faydalı dedim…

Arkası yarın dediler!

 

Örneğin açılalım dediler, gerekli düzenlemeler…

Hah, tamam dedim…

Çok güzel, faydalı dedim…

Arkası yarın dediler!

 

Örneğin MIT ile ilgili düzenlemeler…

Hah, tamam dedim…

Çok güzel, faydalı dedim…

Arkası yarın dediler!

 

Dediler de dediler…

Laf çok, icraat yok!

 

MIT dedikte aklıma geldi, Milli İstihbarat Teşkilatını iç ve diş istihbarat olarak yeniden düzenlemeleri olumlu bir yaklaşım. Yanlış olan, böyle bir kurumun Başbakanlığa bağlanmasıdır. Örneğin Almanya’da meclisin oluşturduğu, Türkçesini bilmiyorum  -sanırım komisyon deniyor- istihbaratı denetleyebiliyor. Öyle ya, böyle önemli bir kurumun demokrasinin olmazsa olmazı olan, denetime açık olması gerekir. Ne demek Başbakanın, bakanın, bilmem kimin izni yok?

 

Demokrasilerde denetim esastır!

 

Milli İstihbarat Teşkilatının işlevi nedir?

Ne işe yarar, ne işe yaramalı?

Bunların cevabını buradan vermek istemiyorum ama isteyen araştırıp örgensin. Ben daha çok Milli İstihbarat Teşkilatının, Türkiye’de kısaca kimler tarafından ne amaçla kullanıldığına değinmek istiyorum. Türkiye’de MIT genel anlamda, iktidar tarafından muhalif seslerin denetlenmesi için kullanılmıştır. Bu denetim genel olarak iç istihbarat olarak gerçekleşmiştir. Ancak, bugüne kadar hiç bir iktidar bu kadar cüretkâr olmamış, olamamıştır. Yoksa son yıllarda hayretle izlediğimiz, dinlediğimiz bunca ses ve görüntü kayıtlarını nasıl izah edebiliyorsunuz?

 

Geçelim…

Gelelim Pensilvanya’lı zibidinin hiç aklımdan çıkmayan o sözlerine…

Devleti ve hukuku ele geçirme planlarına…

En azından hukuk ellerinde…

Demokrasinin kuvvetler ayrılığı ilkesi, ayaklar altında…

İleri demokrasi dedikleri bu olsa gerek!

                                                                        ***

13.02.2012

 

Varoşların efendileri IV

 

Psikolojik oyunlar…

Güçlü olan güçsüzü ezer…

Böyle gelmiş, böyle gider…

 

İster siyaset, ister hayatın kendisi olsun, güçlü olan güçsüzü ezer.

İş hayatı, eğitim, evlilik hiç fark etmez. Dünyanın neresine gidersen git bu oyunun kuralı bozulmaz.

 

Benim memurum işini bilir…

Osmanlıdan kalma alışkanlıklar…

Bana bir şey olmaz…

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın…

Önce ben, gerisi beni ilgilendirmez zihniyeti bir tarafta!

 

Bu millet adam olmaz…

Bana ne, ben işime bakarım…

Öküz geldiler, öküz gidecekler zihniyeti öbür tarafta!

 

Yunus Emre’den, Fuzuli’den, Hacı Bektaşı Veli’den, Mevlana’dan geçtim…

Atatürk zaten baş düşman!

Aşık Veysel’den de mi hiç feyiz almadın be adam?

 

Hakkı, hukuku kendi ihtiyacına göre çiğneyip sakız eden…

İşine geldiğinde, hukuku geriye doğru işleten…

İşine gelmediğinde, kanunları eğen…

Hesap sorabilecek kudrete sahipken…

Hesap sormayan!

 

Toplum olarak hesapsız, kitapsız…

Çılgın projelerle…

Hayallerle…

Yalanla, dolanla geçer ömrümüz!

 

Hâlbuki sefillik diz boyu. O kadar ki, Victor Hugo bile bu kadar sefilliği hayal edemezdi.

                                                                        ***

14.02.2012

 

 

Varoşların efendileri V

 

Lüksü, ihtişamı…

Dizilerle, filmlerle buluruz kafayı…

Lakin cıgarayı - rakıyı…

Çocuklar çikolatayı…

Unuttuk eti, kebabı…

Çünkü alacaklılar çalar kapıyı!

 

Devletin malı deniz…

Yemeyen domuz!

Öyle ki, devletin memuru yapar hatayı…

Vatandaş çeker eziyeti, öder faturayı!

 

Yargısız infaz…

İnfazsız yargı…

Devletin başı…

Yapar taş(…) kebabı!

 

Yetiş Hızır Aleyhisselam…

Halimiz duman!

 

Sorumsuzluk kol geziyor…

Kolsuz kalmış…

Kolluk kuvvet…

Kimisi göz kırpar…

Kimisi açar usulca çekmeceyi…

Bazısı aptala yatar…

Vatandaş bakar…

Rüşvetin adı, bahşiş – çorba parası!

 

Hesap sormaz, hesap – kitap bilmeyen. Okuması, yazması var ama…

Yılda ya okur, ya okumaz bir kitap. Dini - imanı bütündür, lakin açmaz kitapların kitabını. Yetinir kulaktan dolma, yalan - yanlış bilgilerle. Hele Allahın emri oku…

Onun için zulümdür!

                                                                        ***

15.02.2012

 

Varoşların efendileri VI

 

Minik serçe…

Oldu kartal!

 

Onun gibi para uğruna kendini satanlar…

Geçmişte de vardı, bugünde var…

Almanın sanatçısı…

Gönüllerin ve çocukluğumun kahramanı…

O da bir zamanlar kendini Nazilere sattı…

Adı Heinz Rühmann'dı

Bir dönem rahattı!

 

Ya sonra ne oldu dersiniz?

Kartal olan serçeler, kullanılır…

Bir işe yaramadıklarında da fırlatılır, atılır!

 

Sen, sen ol…

Devşir aklını başına…

Geç olmadan…

Gün bugündür deme, yarını da düşün…

Hakka tapanındır, istikbal…

Okumuş öküzlerden olmaktansa…

Gerçekleri gören, kendini eğitenlerden ol…

Bak bir çevrene…

Ülkesine, açlığa, sefalete duyarsızlarla dolu çevrene…

Bir bak hele!

 

Öte yanda…

Hapishanedeki aydınlar…

Gerçekleri gördü ve söyledi diye…

Perişan edilen, gencecik kızlar ve delikanlılar!

 

Bil ki…

Bu savaşın, bu mücadelenin galibi yok…

Ne sen, ne ben…

Ve kazanan olmayacak…

Ne sen, ne ben…

Bu savaşın galibi yok…

Ama kaybedeni çok!

 

                                                                        ***

16.02.2012

 

Bugünler

 

Daha iyi günler…

Hep beraber daha ne günler yaşayacağız!

 

Bilahare, okumak bir başlangıçtır!

                                                                        ***

17-9.02.2012

 

Yunanistan örneğinden çıkarılacak dersler

 

Zihniyet…

Oğlum bu kafayı bırak…

Avantanı almaya bak zihniyeti!

 

Namuslulara ceza kesilen bir ülkede…

Farklı bir davranış beklemek abeste iştigal olurdu!

 

DAX 6700 puan civarında…

DOW JONES 12900 puan civarında…

IMKB 59900 puan!

 

Vay anasına…

Badem bıyıklılar ne çalışkanmış meğer!?

Zihniyet, iktidara geldiğinden beri açılmadık fabrika…

Atmadık sanayi hamlesi…

Atmadık adım ve atılım bırakmadı. Üniversitelerde tam gaz…

Özgür ve özgün bir çalışma temposu hakim!?   

Patent üzerine patent alınıyor, Türk’ün adı, bilim camiasında altın harflerle yazılır hale geldi!?

Küçük ve orta ölçekli işletmeler tam kapasite çalışıyor…

Sokaklarda çalıştıracak adam bulamadığımız için…

Amerika’dan, Avrupa’dan ve hatta…

Afrika kıtasından işgücü ithal eder duruma geldik!

 

Dünya’da saate 300 çocuk açlıktan ölürken…

Yani her Allahın günü…

Saniyede 1 çocuk…

Açlıktan bu kahpe dünyaya gözlerini yumarken…

Pabuçlarımın ekonomisti…

Hariçten gazel okuyor!

 

Türkiye’de sokaklarda…

Kapalı kapılar ardında…

Kaç tane çocuk aç?

Kaç ana, baba…

İşsizliğin, parasızlığın pençesinde cebelleşiyor?

 

Adam sende…

Elâlemin p(…)’den bana ne?

Öyle ya…

Mesela futbolda şike, daha önemli!

 

Komşusu açken, tok yatan bizden değildir ifadesiyle, peygamber efendimiz ne demek istemişti acaba?

 

Pabuçlarımın ekonomisti dedikten sonra, pabuçlarımın Müslüman’ı mı demem gerekiyor?

Komşu Yunanistan’da insanlar galeyana geldi…

 

Borçları verdiniz, bizleri alıştırdınız, en kötü zamanda - şimdi de geri ödememizi istiyorsunuz

 

Yunan halkı böyle sesleniyor alacaklılarına…

Yunanistan hakkında bu ve benzeri haberleri okumak ve dinlemek mümkün…

 

Alacaklılar…

Osmanlıya uyguladıkları sistemi hayata geçirme telaşında…

Tam ve koşulsuz bir kapitülasyon!

 

Merkozy ve arkasına saklanan diğer alacaklılar, Yunanistan’dan tüm harcamalarında kısıtlamalar ve Avrupa konseyinden denetimi dayatıyorlar. Tüm harcamaları mı dedim?

Hay Allah…

Pardon, bazı istisnalar var tabii…

Bu istisnalara değinmeden, bazı hatırlatmalar yapmakta fayda görüyorum…

Osmanlı soyundan gelmese de, peygamber efendimizin soyundan geldiği iddia edilen soysuz…

Var ya hani, dünya basınının önde gelenlerinin birinci sayfadan verdiği, öve öve göklere çıkardığı, yetmedi başarı(sızlığını)larını destan yapan o diş kaynaklı medya kurumları…

Neden gerçekleri dile getirmezler acaba?

Yukarıda bugün itibarıyla borsa endekslerini yazdım, üretmeden tüketen bir toplumun, yine dışarıdan pompalanan Dolarlar sayesinde şişirilen borsası…

 

İyi de…    

 

-Bu para nerden geliyor?

-Ne amaçla Türkiye’de (geçici beklide kalıcı) depolanıyor?

-Ciddi bir muhalefet mutlaka bu soruların cevabını araştırmıştır!???

-Araştırdılarsa neden kamuoyunun bilgisine sunmuyorlar?

-Saf gurbetçinin dini duygularını sömürerek topladıkları paraları hangi fenerin altında kayıp ettiler?

-Uydurnamelerle Silivri başta olmak üzere diğer hapishanede çürümeye mahkûm edilenlerin hakkı, hukuku aranmaya çalışıldığında vahşi ve yırtıcı bir hayvana dönüşenler – neden kendi yedikleri bokları sümen altı ederken adeta dut yemiş bülbüle dönüyorlar?

-Türkiye’de şaibeli bir Cumhurbaşkanı ve Başbakan, kıçları adeta koltuğa yapışmışçasına yerlerinden kıpırdamazken, örneğin dün istifa eden Alman Cumhurbaşkanı veya geçenlerde başarısızlığının faturasını halk oylaması sonucu ödeyen eski Duisburg belediye başkanı keyiflerinden mi, yoksa demokratik tahammüller gereği mi koltuklarını boşaltılar?

-Borsada yabancı yatırımcıya verilen kar ne orandadır ve bu paralar aslında kimin hakkıdır?

 

Bu sorulara daha onlarcasını ekleyebilirim ama amacım soru sormak değil önemli bir konuya dikkat çekmek. Gözünüzü dört açın.

 

Alın teriyle kazanılmayan paralar, borçlar iyi günü beklemez. Borç yiğidin kamçısı olabileceği gibi yiğidin sonunu da getirebilir!

 

Kamçı manyağı olan milletimiz…

Borç batağında!

 

Eloğlu avucunu ovuşturuyor. Yunanistan’a tüm harcamalarda kısıtlamalar getiren Avrupa…

Avrupa’nın iki büyük ekonomisi…

İki büyük silah üreticisi…

Yunan savunma harcamalarında hiç bir kısıtlamaya gidilmesini ön görmüyor!

 

Menfaat söz konusu olunca…

Kendi menfaati…

Ne birlik kalıyor nede dirlik!

     

Biz ilerisiyle uğraşırken…

İleri olduğunu iddia edenler…

Bir geriye baksa…

Örneğin Almanya’ya…

Ne görürler bilmem?

 

Adamların demokrasisi o kadar geri ki…

Adamlar uzlaşı kültüründen o kadar uzak ki…

Gelsinler badem bıyıklılardan demokrasi örgensinler!

 

Bilmem anlatabiliyor muyum?

 

                                                                        ***

 

22-28.02.2012

 

Çılgın proje 

 

Ben Allahın emirlerini yerine getirmeye çalışanlardanım.

Tümünü mü?

Ne yazık ki hepsini değil ama elimden geldiği kadar “temiz” bir hayat sürerek mümkün mertebe emirlerine uymaya çalışanlardanım. Ama bir emri var ki, onu layığı ile yerine getirdiğimi sanıyorum. Tabii bu emre bağlı diğer koşulları da…

 

Oku!

 

Okuyorum ve Allahın bana verdiği beyni kullanmaya çalışıyorum. Çünkü okudukça öğreniyorsun, öğrendikçe ahlak denilen kavram gözünde farklı bir şekil alıyor…

 

Türkiye…

Her cins insan…

Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Pomak’ı…

Hepimiz kader yoldaşı!

 

Sanki çile çekmek için bu dünyaya gelmişiz. Ama Allah bize bu bereketli toprakları laik görürken oku demiş, oku ki öğrenesin, öğrendikçe kafanı çalıştırasın…

Ama okumak kim, biz kim?  

Hele kafayı çalıştırmak…

Çalıştırıyoruz! Kısa yoldan köşeyi dönmek için. Bireysel, menfaatperest bir şekilde. Hâlbuki peygamber efendimiz başta olmak üzere tüm peygamberlerin öğretisinde birlikte hareket etmek esastır. Cuma namazının toplu kılınmasının nedeni nedir sizce?

Birliktelik duygusu! Birlikte hareket etmek, birlikte Yaradan’ına karşı görevini yerine getirmek!

Bir elin nesi, iki elin sesi var misali.

 

Boşbakan…

Boşboğazlılık yapıp emir buyurmuş…

Pekâlâ, emir “büyük” yerden geldi…

Bizde kin kusalım…

Kinini ayakta tutan insanların sonu malum!

Bu Atatürk milliyetçisine yakışan bir durum değildir. Ama Atatürk milliyetçisi unutmamalı, unutturmamalıdır!

     

Bu yazı…

Gelen, gideni arattırıra ithaf olunur!

 

Çılgın proje neymiş…

Nasıl olurmuş…

Ve bu çılgınlıkların getirdiği sonuçlara birlikte bir bakalım…

Öngörü sahibi, düşünen bir liderin çılgınlıklarının meyvelerini birlikte okuyalım…

 

2500 sene önce bir Çin imparatoru bazı bölümleri 9m derinlikte, 40 m genişlikte bir su kanalının yapımına başlamıştır. Bu kanal insanoğlu tarafından yapılan en uzun kanal olma özelliğini günümüze kadar korumuştur. Yaklaşık 1800 Km uzunluğa sahip bu kanal, Çin’e inanılmaz ekonomik bir katkısı olmuştur. Salt ekonomik katkıyla kalmayıp, kıyılarına kurulan yeni yerleşim yerleri, ulaşım ve haberleşme gibi birçok alanda Çinin gelişmesine katkısı olmuştur. Bilim serpilmiş ve yeni buluşlar getirmiştir. Özellikle gemicilik alanında yapılan icatlar günümüze kadar kullanılmaktadır. Sanat ve kültür alanlarında yapılan atılımlar yabana atılacak şekilde değildir.

Sosyoekonomik gelişim bir kanal sayesinde görülmemiş boyutlara erişebilmiştir. Bu kanal sayesinde, ipek Avrupa’ya kadar ulaşabilmiştir. Bu kanalın adı Çin Seddi değil, Çin Kanalıdır!

Yapım amacını bir kenara bırakırsak bu “çılgınlığa” gıpta ile bakmamak mümkün mü?

 

Gelin birlikte çılgın bir hayal kuralım…

Türkün yurdu Anadolu’nun kurak bölgelerinde böyle bir kanallın kurulduğunu hayal edelim.

 

Madem Çin’den sözü açtık…

Çin ile devam edelim!

Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye…

NATO’da, silahaltında tutulan asker bakımından ikinci ülkesi…

Türkiye!

Kendi askerine işgal kuvvetleri gibi bakan Türkiyeliler…

Patavatsız pe(…)ler!

 

Bir kaç soruyla başlayıp Çine geçelim…

Çağımızda…

Uydu teknolojisi ve ses hızını aşan savaş uçakları zamanında…

Bilmem kaç bin kilometre menzilli, tahrip gücü çok yüksek füzeler…

Kıtalar arası, atom başlıklı füzeler zamanında…

Üs neden gereklidir?

USS Enterprise gibi, 342,30 metre uzunluğunda – 38,50 metre genişliğinde; 76,20 metre yüksekliğinde, 93284 m³ su kaldırma kuvvetine sahip hacmiyle bir uçak gemisine neden ihtiyaç vardır?

 

Sahi neden?

 

Eskiden ulaşım zordu. Coğrafyanın değişik yerlerinde üslere ihtiyaç vardı. Bu üslerin hem bir askeri hem de ticari işlevi vardı…

Ya günümüzde?

Bu sorunun yanıtını sonraya bırakıp zihniyetin üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’de, Türkün satılmadık limanını bırakmadığını hatırlayalım. Hatırlayalım ki, okuyacağınızı ve benim ne demek istediğimi daha iyi anlayalım.  

 

Yıl 1405

İstanbul’un fethi edilmesine daha 48 yıl var…

87 yıl sonra Amerika kesif edilecektir. Avrupa…

Belki bugün bildiğimiz gücüne hiç erişemeyecekti. Ama kaderin cilvesine bak ki…

Her şey çok farklı gelişti!

 

Dünyanın en büyük donaması (300 gemi, bazıları 120 m uzunluğunda, 50m genişliğinde - bkz. yukarıda USS Enterprise), Çin imparatorunun emriyle limandan denize açılır…

Pasifik ve Hint okyanusunu gezen, Umman denizinden Afrika kıyılarına kadar ulaşan devasal bir donama!

Vizyon sahibi bir imparatorun bilinmeyene, meçhule doğru yolculuğa çıkardığı ve gizli bir görevi yerine getirmekle yükümlü tutuğu, yaklaşık 30000 insan!

Avrupalılar daha “sandallarıyla” oynarken, Çin donanması sefere çıkmıştı!

Yıllar sonra Avrupalıların yola çıkaracağı en büyük donanmadan 50 kat daha büyük olan ve Avrupalıların aksine fetih, kan akıtma, sömürü sisteminden uzak bir yolculuktu bu. İlginç olan bu donamanın, Çin imparatorunun sarayında hizmet etmekle görevli - hadım edilen biri tarafından sevk ve idare edilmesiydi. Entrikalar, ihanetler salt Osmanlı sarayının bir geleneği değildi. Araştırıp okumanızı tavsiye ederim. Buradan Çin isimlerini veremiyorum, yazması güç – ancak tarihten yola çıkarak kolayca bulabilirsiniz. İktidardaki zihniyetin aksine kendi cebiyle meşgul, hayalperest biri olmayan Çin imparatoru, gerçek bir vatanseverdi ve ülkesini kalkındırmak istiyordu. Bunun için o zamana dair tüm bilgileri 11.000 ciltten oluşan bir kütüphanede toplar. Ancak bununla yetinmez, bilgi değerlidir ve bilgisini artırmak arzusundadır. Bu gizli görev ile donanmayı yola çıkaran Çin imparatorunun iktidarı zamanında, Çin Seddi’nin tamamlandırıldığını da ek bir bilgi olarak buradan arz ederim. Yüzlerce gemiyi nasıl ve hangi şartlar altında yola çıkardığı altı yüz yıllık bir sır olarak kalmıştır. Ta ki 2003 yılına kadar…

Arkeologlar 2003 yılında tersane kalıntılarına rastlarlar. Çin’de 1070 yılından beri tersanelerde gemiler yapılır. Bir düşünün, Malazgirt Meydan Muhaberesinden bir yıl öncesi adamlar tersane kurmuş harıl harıl gemi yapıyor. Avrupalının tersane “icat” ve kullanmasına daha 425 yıl var (1495). Bu gibi devasal bir projeyi hayata geçirmek için kurulması gereken lojistik desteği bir hayal etmeye çalışın. Bence bu tür lojistik ancak Mısırda, Firavun zamanında piramitlerin yapımı ile kıyaslanabilir.

Günümüze kadar gelebilen Çin icatlarından birini daha örnek gösterdikten sonra konumuza devam edelim. Çinlilerin 11. Yüzyıldan beri pusulayı kullandığını bir yana bırakırsak, gemileri su geçirmez bir şekilde bölmelere ayırmak bir Çin icadıdır. Bu icadın esin kaynağı ise bambudur. Bu icat sayesinde gemilerin statik yapısı değişmiş ve su almaları durumunda batma tehlikesi önemli ölçüde bertaraf edilmiştir. Avrupalılar bu teknolojiyi ancak 1866’da hayata geçirmiş ve ancak 20. Yüzyılın başlarında bu ölçüde gemiler yapmışlardır.  Böylelikle Çinlilerin gemileri yola çıktığında Kolumbus’un Amerika’yı keşif etiği gemilerinden 3 kat daha büyüktü.   

Çinlilerin lojistiği o kadar mükemmeldi ki bu donanmanı içersinde özel gemiler vardı. Tatlı su “tankeri”, soya fasulyesi yetiştirmek için özel “tarım” gemileri ve et ihtiyacını karşılamak için hayvanların beslendiği özel gemiler. Allah aşkına, kendinize karşı dürüst bir cevap verin;

 

Bu insanlar 14. Yüzyılda böyle bir seferi düzenleyebilirken, bu kadar ileri görüş sahibiyken, badem bıyıklıların yaptığı yarım yamalak düzenlemeleri bir göz önüne getirin ve kendinize sorun:

Badem bıyıklılar çıraklık evresinden çıktılar mı?

Eğer çıktılar diyorsanız!

Eğitim ile ilgili son düzenlemeyi hatırlatır, 4+4+4 derim. Ve hatırlatırım; özgüvene sahip olmayan bu – arkadaşlar - tepkiler sonrası yine çark etmeyi bilmişlerdir! 

 

Neyse biz yine konumuza dönerek devam edelim. Avrupalıların aksine kendi kültürlerinin üstünlüğüne güvenen ve bu sayede yolculukta karşılaşacakları devletleri iknaa ederek siyasi, ticari ve bilgi alış verişinde bulunabileceklerine inanan Çinliler, yedi sefer düzenler. Burada bir parantez açarak denizyolunun o zamandan bugünlere, önemini kaybetmediğini, AKP iktidarsızlığının satmadık liman bırakmadığını hatırlatmak isterim. Yoksa 397m uzunluğu ve 56m genişliği ile dünyanın en büyük konteyner gemisinin dünya denizlerinde sefere çıkması nasıl izah edilebilir?

“İyi niyet ve barışçıl” amaçlarla yola çıkan Çinliler gerektiğinde güç gösterisinde de bulunabiliyorlardı. Böyle bir donanmaya sahipken bunun zorluk çıkaracağını sanmak saflık olurdu zaten. Ve…

Donanma o günde, bugünde çok önemli bkz. USS Enterprise!

 

Nitekim Çin imparatorunun bu “çılgın girişimi” ülkeye çok fayda sağlamış, Çin bilgi ve bilimde önemli ölçüde öne çıkmış ve uzak doğudan Arabistan’a kadar egemenliğini kabul ettirmiştir. Sonra ne oldu dersiniz?

 

1422 Çin imparatoru ölür…

Onun ardından gelen donanmayı fesih etmiş ve yeni gemilerin yapılmasını yasaklamıştır, Çin yine içine dönük bir hayata geri dönmüştür. Neyse ki bu imparatorun ömrü fazla olmamıştır…

Ming hanedanlığının eriyip giden gücünü tekrar canlandırmak için 1430’da muhteşem bir Çin donanması tekrar denizlere açılır ancak bu son yolculuğu olacaktır. Kaderin bir cilvesi olsa gerek…

Çin donanmasının denizleri terk etmesi ile Avrupalıların denize açılması aynı zaman rastlar.

 

Kim bilir…

Belki Çin donamasını fesih edeceğine, büyütseydi…

Belki dünya Avrupalıların hegemonyasından mahrum kalacaktı!

                                                                        ***

29.02.2012

 

FaceBok

 

Soruyorsunuz…

Sorun, sormak ve sorgulamak hakkınız!

 

Neden Facebook kullanmıyorsun?

 

Bile bile…

Bokun içine girer misiniz?

Vallaha ben…

Bile bile girmem!

    

Mesleğimin bir getirisi olarak…

Bilgiişlemin birçok tarafını aydınlatmam gerekiyor…

Sormak ve sorgulamak, okumak, okumak ve tekrar okumak…

Ve anlamak ve anlatabilmek zorundayım.

Çünkü anladığınız taktirde anlatabilirsiniz!   

 

Anlamadan anlatmaya başladığınızda…

Hele…

Sorular karşısında bir anda tökezlemeniz kuvvetle muhtemeldir!

 

Bir madalyonun iki yüzü vardır…

Birini siz görürken…

Diğer tarafını başkası görür!

 

Bugün bildiğimiz…

Tanıdığımız, belki üye olduğumuz…

Birçok sivil toplum örgütünün temelini istihbarat servisleri atmıştır…

Derinlemesine bir araştırma yapmakta fayda var!

 

Kamuoyunun gücü…

Kamuoyunun yönlendirilmesi…

Günümüzde her zamankinden önemlidir!

 

Günde…

Dünya çapında…

600000

Doğru okudunuz altı yüz bin Facebook hesabı, hackerlerin eline geçiyor!

 

Bana ne…

Diyebilirsiniz ama ya bu hesaplardan biri size aitse…

Ve hackerlerden biri…

Sizin hesabınızı kullanarak…

Örneğin…

Çankaya noterinin…

Avratının yüzünü bir porno filmine montajlarsa…

Ve İnternette yayınlarsa…

Neler olur?

Polisin ilk muhatabı siz olmaz mısınız?

 

Neyse ki, genelde ele geçen hesaplar “reklam” amaçlı kullanılmaktadır…

Neyin reklamı?

Mesela porno filmlerinin. Adınızın pornocuya çıkmasını göze alabiliyor musunuz?

                                                                        ***

01.03.2012

 

Money can change everything

 

Ne olacaksın?

Nerede duracaksın?

 

Bir Atatürk milliyetçisi olarak…

Kin beslemeyi, nefret etmeyi kendime yakıştıramıyorum…

Hele öç almayı hiç ama hiç yakıştıramıyorum…

Allahın bana verdiği canı…

Allahın bana verdiği zekâyı…

Allahın bana verdiği sağlığı ve afiyeti…

Kendim, ailem, mensup olduğum milletim ve insanlık denen muamma için…

En iyi, en üretken ve en faydalı şekilde kullanmak…

Benim, bizim, bizlerin Allaha karşı bir borcu bilirim!

 

Belki nesli tükenen…

Bu dünyada süresini doldurmuş…

Ve çoktan yok olup gitmiş olması gerekenlerdenim!

 

Ama Azrail…

Defalarca kapımı tıklatmış olmasına rağmen…

Elimden tutup…

Beni bilinmeyene doğru götürmedi!

 

Demek ki…

Henüz çilem dolmamış…

Henüz Allahın bana takdir ettiği…

Ve beklide yerine getirmem gereken…

Tüm görevlerimi tamamlamamış bulunduğum içindir!

  

O halde doğru bildiğimi…

İnandığımı…

Arkasında sonuna kadar duracağım…

Gerçekleri sizinle paylaşmak…

Ve sizleri düşünmeye davet etmek…

İncilerden bir demet…

Düşünce lağımından bir buket…

Sunarak…

Aklınızı kullanmanızı…

Düşünmenizi, düşünmenizi, düşünmenizi istiyorum!

Necip Fazıl Kısakürek incilerinden bir demet…
Fethullah Gülen lağımından, hukuk hakkında kısaltılmış bir buket…

                                                                        ***

02.03.2012

 

Gözün, kalbin, kulakların ve beynin

 

Kaybetmeden değer bilmeyen…

Gözünün önündeki güzelliği görmeyip, güzeli dışarıdan arayan…

İstedikçe, isteyen…

Çekmeden anlamayan…

Güçlüye yaslanarak güç kazandığını sanan…

Güçlü yok olunca…

Zayıf kalan…

İnsan!

 

Dâhinin çilesidir yalnızlık…

Sormak ve sorgulamak…

Özgürlüktür…

Özgürlük demek mesuliyet almaktır…

Özgürlüğün yükü ise taşıyamayacağın kadar ağır olabilir…

Acıyı tarif edebilmek için…

Acıya katlanmayı öğrenmelisin…

Gerçekleri görebilmek için bazen kalbinin gözüyle görmeli…

Beyninle duymalısın!

                                                                        ***

03.03.2012

 

Padişah I Recep efendimize…

 

İlham…

Öteden gelen bir serzeniş…

Beşikteki bir bebek gibi…

Masum ve hassas…

His ediyorum dürüst olmam gereken bir gün…

Bugün!

 

Sizin saltanatınız zamanında…

Dünyaya gelmiş olmak…

Bu “yönetim “altında yaşamak…

Bir…

Bir Talihsiz…

Hesap hatasından ibaret!

 

Ama…

Saltanatınız zamanında…

Ölmek…

Bir zevk olsa gerek…

 

Şahsen…

Bugüne kadar yaptıklarınızı bağışlayabilirim…

Berrak, tertemiz dini duyguları kullanarak insanları aldatmanı…

Yalanını, dolanını…

Satıp, savmanı…

Miras yedi tavrını…

Milleti ve vatanı pazarlama çabanı…

Yandaşını, yoldaşını…

Kollamanı…

Çalmanı, çaldırmanı…

Bu temiz vatanı…

İnsanlarını…

İğrenç varlığınla bunaltmanı…

Can sıkıntısını…

İkinci sınıf siyaset anlayışını…

 

Ama…

 

Bir şey var ki…

Asla af etmem…

Ağzını açtığın andan itibaren…

Konuştuklarının…

Bende uyandırdığı tiksintiyi…

Bu duyguyu…

Asla af etmem!

 

Bir insanın yaptıkları zalimce olabilir, kendisi zalim olmasa bile…

Ve hayatın bazı anları vardır ki…

Bu deneyimi yaşamaktan ürker…

Yaşamaktansa ölmeyi yeğlersin!

 

Engin sular derin olur…

Aşar…

Sığ dereleri kolay geçersin…

Gezgin bir arayış içersinde…

İyiyi ve kötüyü…

Güzeli ve çirkini…

Olağanüstülüğü…

İnsani boyutların ötesinde…

Arar durursun!

 

Buldum dediğin zaman…

Gecikmeden…

İşte o an…

Başa döndüğünü anlarsın!

                                                                        ***

05.03.2012

 

Allahın izniyle

 

Güzelliğine güvenme bir sivilce yeter, zenginliğine güvenme bir kıvılcım yeter…

Demiş atalarımız!

 

Aklın yolu birdir…

Buna kim itiraz edebilir!

 

Ulaşmak isteyen için…

Tanrıya ulaşmanın yolu birçoktur… 

Onun gücünü, kudretini, sevgisini, şefkatini görmek isteyen için…

Gören göz ile…

Etrafına bakması yeter!

 

Ben kimim, neyim ki?

Ona olan imanım…

Olmasa!

 

Ben kimim, neyim ki?

Ailemin bana verdiği…

Güç ve sevgi…

Olmasa!

 

Yalnızlık Allaha mahsus derler.

 

Ben kimim, neyim ki?

Etrafımda benimle aynı düşünceleri…

Sevinci ve kederdi…

Dili, dini – imanı…

Gelmişi ve de geçmişi…

İstikbali paylaşan…

Olmasa!

 

Ben kimim, neyim ki?

Bu bereketli topraklar beni besleyip…

Zamanı geldiği zaman…

Üstümü örtmese…

Ardımdan bana ve tüm ölmüşlere…

Atalara, şehitlere…

Bir Fatiha okuyan…

Olmasa!

 

Ben kimim, neyim ki?

Özgürlüğümün…

İmanımın…

Dilimin…

Dinimin…

Irzımın…

Ailemin, milletimin ve de vatanımın…

Teminatı…

Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk…

Öğretmenler, hekimler ve hâkimler…

Ve bu vatan…

Bu millet için ölmeyi göze alanlar…

Tüm güvenlik ve asayiş kuvvetleri…

Olmasa!

 

Almanların bir özdeyişi vardır:

 

Glück und Glas, wie leicht bricht das!

 

Evet derinlemesine düşündüğünüzde bu söze katılmamak mümkün değildir, çünkü cam gibi mutlulukta çok hassas ve kırılgandır.

Biliyorum ideolojiye, kurucu felsefeye karşı – hem de kendi ellerimizle seçtiklerimiz ve onların atadıkları tarafından – sürdürülen saldırılar karşısında, aramızsa umutsuzluğa düşenler var.

Ama Allahın izniyle…

Birlik ve beraberlik, Mustafa Kemalin göstermiş olduğu yolda…

Kazanan…

Bizler ve milletimiz olacak!

 

Madem Almanların özdeyişiyle başladık…

 

Yaşam bir savaştır ve daima ölümcül bitter

 

Gayrisi yok!

                                                                        ***

06.03.2012

 

Tayyip Lirası

 

Yaşarken zafer üzerine zafer kazanan…

Yendiğini sanan…

Gaflet uykusuna da olanlar tarafından desteklenen…

Erdoğan!

 

Bil ki…

Türkiye Cumhuriyeti şehit kanı üzerine kurulmuştur…

Bu kan ki…

Her damlası bir o kadar gözyaşıyla birleşmiştir…

Emanettir…

Bu kadar kolay pes edeceğimizi sananlar yakında yanıldıklarını anlayacaklardır!

 

Sonsuz huzura kavuşan…

Ruhu şad olmuşlar tarafından çoktan yenildiğini anlamayan…

Sen!

 

Ölenler…

Özlem azabını çekmez…

Çaresizlik çölünde susuzluktan tekrar ölmez…

Kıvranmaz…

Ölmesini bilmedikten sonra…

Rahat bir hayat sürmek yetmez!

 

O yaşamasını da, yaşatmasını da…

Ölmesini de bilmiştir…

O ki…

Makamına zorbalıkla, yalanla – dolanla değil…

Eserleriyle…

Aklıyla…

Bileğinin gücüne…

Birliğin gücünü katmasını bilerek…

Bilgeliği ile oturmuştur!

                                                                        ***

07.03.2012

 

Sen kimsin?

 

Sen kimsin ki…

İnsanların hayatını zehir ediyorsun?

Sen kimsin ki…

İnsanlara acı çektiriyorsun?

 

İnsanlar yasalara bağlı olmalı…

Yasalarda hakkı da, cezayı da bulmalı…

Ve bu yasalar istisnasız herkes için geçerli olmalı!

 

İnsanlar inim inim inlerken…

İnsan başka bir insanın ahvalline bırakılmamalı…

Hakta, adalette budur!

                                                                        ***

08.03.2012

 

Adiliğin paçalarından akıyor

 

Daha dün haberlerde yer aldı…

Hapishaneler doldu taştı…

“Adalet” bakanın yeni düzenleme yapmak zorunda kaldı!

 

Kredi kartı…

Nakit sıkıntısı…

Pazarcı baktı, müşteri şaştı kaldı…

Bre imansız, yalanın ayyuka çıktı!

 

Madem ortalık güllük gülistanlık neden hapishaneler dolup taşıyor?

Madem Gayrisafi Millî Hâsıla artı, madem kişi başına düşen milli gelir artı…

Madem Türkiye büyüme rekorları kırıyor(!?)

 

Neden hapishaneler dolup taşıyor?

Neden gençler işsizlikten kırılıyor?

Neden insanlar yarı aç, yarı tok geziyor?

Neden Türkiye Cumhuriyeti bütçesi açık veriyor?

Neden cari açık, krize sebebiyet verebilecek oranlara erişebiliyor?

Neden çarsı, pazar ve de insanlar kan ağlıyor?

 

Cevap ver!!!

 

İnsanları küstahlıkla itham ediyorsun…

Allahın verdiği canı şüphesiz ki …

Yine Allah alır ve zamanını da O belirler…

Ancak…

Geçenlerde bir siyasetçi Kunta Kinte benzetmesi yapmıştı. Gerçekten de bizim ülkede birçok Kunta Kinte var. Örneğin Recep Tayyip Amerika’nın, Çankaya noteri İngiltere’nin Kunta Kinte’si.

O halde…

Asıl küstah kim?

Yalan yanlış bilgilerle insanları aldatan küstah kim?   

                                                                        ***

09.03.2012

 

TRT

 

Eğer siyasete soyunmamış olsalardı…

Bu kabiliyet ile…

Fevkalade iyi birer artist olurlardı…

Amerika Birleşik Devletlerine ve Dolara tapan iki ayaklı mahlûkatlar…

Ve Cemaat arasındaki ilişkisinin en iyi kanıtlarından biri, Fethullah Gülen soytarısının reklamlarını yayınlayan devletin televizyonu Türkiye Radyo Televizyon kurumudur!

                                                                        ***

11.03.2012

 

Parantez 

 

Parantez açmakta üstüne kimseyi tanımayan…

Parantez üzerine parantez açan…

Parantezleri açtığı gibi aslında kapatması gerektiğini unutan…

Belki de beceremeyen…

Göstermelik iş yapan…

Parantezleri kapatmadan yoluna devam edebileceğini sanan zihniyet!

 

Unutma…

Atatürk ve arkadaşları…

Laik, demokratik bir hukuk devleti olan…

Türkiye Cumhuriyetini öyle bir temel üzerine oturttu ki…

Yay misali…

Gerilse de…

Sıkışsa da…

Dışarıdan uygulanan kuvvet azalmaya başladığı andan itibaren…

Eski haline geri dönmeye başlar…

Ve sonunda esas halini alır!

                                                                        ***

12.03.2012

 

Bir tavsiye

 

Emir verdi…

Cumartesi, gerekirse Pazar çalışacaklar dedi…

Bu “iş” bitecek dedi…

Haliyle emir “büyük” yerden gelince…

Zorbalar “işe” koyuldu…

4+4+4+analarının bilmem nesi…

Komisyondan geçti!

İyi…

Güzel…

İleri zorba demokratlar…

Ve yöntemlerine karşı etkili bir öneride bulunmak istiyorum!

 

Cumhuriyet Halk Partisi…

Milliyetçi Hareket Partisi…

Ve hata…

Barış” ve Demokrasi Partisi milletvekilleri…

Ya adamakıllı - Osmanlı tokattı – atmasını örgensinler…

Ya da Uzakdoğu savunma ve dövüşme sanatına yönelsinler!

 

Demokrasinin…

Terbiyenin…

Öngörünün…

Milli menfaatlerin savunulduğu yer olması gereken…

Türkiye Büyük Millet Meclisinde…

Artık…

Başka türlü iş yapamazlar…

Kimin sayesinde?

 

Padişah I Recep Efendi yönetimi altında bulunan Atatürkçülüğü Katletme Partisi sayesinde!

                                                                        ***

13.03.2012

Bülent, Bülent!!!

Dünkü gelişmeler karşısında yaptığınız basın açıklamasını izledim. Bu zihniyet içersinde ele tutulur nadir insanlardan birisinız. Ancak, üzüm üzüme baka baka kararır misali…
Sizde de tutarsızlık ve çelişkiler sezinlemeye başladım!
Siz, siz olun eski çizgine dön. Tamam, avukatsınız dolayısıyla ağzınız iyi laf yapmaya alışık ama ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun.
Artık yalan ile o denli haşır neşir oldunuz ki, kendi yalanlarınıza kendiniz inandığınız gibi somut gerçekleri dahi saptırarak işinize geldiği gibi eğip bükebiliyorsunuz.
Bülent Bey, sizce hayata ne zordur?   
Unutmayın ki, atalarımız bile bunu dile getirme gereği görmüş.  

Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış!

                                                                        ***

14.03.2012

 

Nakarat

 

Hep aynı nakarat…

Sizi bilmem ama…

Sıkıldım, bunaldım ve bıktım.

 

Yalan yukarı…

Yalan aşağı…

Aldatmak…

Gösteriş…

Ciddiyetsizlik…

Hırs ve öç alma içgüdüsü…

Ucuza yazdırılan sansasyonel senaryolar…

Ve yalan, yalan ve yine yalan.

 

Bizim ki…

Nakaratı yaşamak var ya…

İşte o!

                                                                        ***

15.03.2012

 

Mahşer

 

Yok!

Yok işte…

Ne yaparsan yap…

Yok, yok, yok…

Adam yok…

Adam gibi adam yok!

 

El-hamdu lillah…

Müslüman bir ailen Müslüman evladıyım…

İyi bir kul muyum?

Bilmiyorum!

Zamanı geldiği zaman öğreneceğim…

Kuran-ı Kerim, İncil ve Tevrat…

Sıkıştığım zaman…

Ve biz insanlara özgü –özellikle– daraldığım zamanlar…

Başvurduğum, teselli aradığım kitaplar…

Ve İncil’de sözü edilen…

Mahşerin Dört Atlısı…

Dün haberleri dinlerken, nedendir bilmem aklıma geldi!

 

Yok, efendim 1m…

Falan filan…

Geç efendi geç!

 

Demir tavında dövülür…

Ana muhalefet partisi başta olmak üzere…

Muhalefet partileri ve teşkilatları da…

Arı gibi çalışmalı…

Seçmen ikna edilmelidir…

Tekrar ediyorum…

Demir tavında dövülür!

 

Gelelim Türkiye Cumhuriyetinin yaşadığı mini mahşerin dört atlısına…

 

AT

Atların Simgesi

Binici

Binici Simgesi

Güç

Binici Simgesi

Beyaz

Kutsallığı

Recep Tayyip Erdoğan

Yay taşır, taç takar

Savaşır ve yener

İsa’nın kral olarak hazır bulunuşu

Kırmızı

Dökülen kanların rengi

Beşir Atalay

Kılıç taşır

Savaş getirir

Savaşlar ve çatışmalar

Siyah

Ölüme yakınlığı

Abdullah Gül

Terazi taşır

Kitlik, açlık, yoksulluk

Kitlik, açlık, yoksulluk

Yeşil

Ölümün soğuk yüzü, çürüme

Fethullah Gülen

Ölüm

Salgın hastalık ve can güvensizliği

Ölüm, Öldürme, vakitsiz ölümler

 

Kıyam bu olsa gerek…

Çelişkimi?

İsterseniz bir daha düşünün…

AB(D)’den icazet almadan hareket etmeyenler!

                                                                        ***

16.03.2012

 

Dokunulmazlık

 

Demokrasinin beşiği Avrupa’da milletvekillerinin dokunulmazlığı vardır!

Bu dokunulmazlığın tarihçesi ta eski Yunana dayanır ve zorunluluktan dolayı hayata geçirilmiştir.

Ayrıntılara girmeyeceğim ama bu dokunulmazlık, o günden bugüne kürsü dokunulmazlığı ile sınırlıdır. Onun dışında milletvekili de, Başbakan da ve hatta cumhurbaşkanı da kanun önünde herhangi bir vatandaş gibi kanunlara ve anayasaya karşı sorumludur. Bir topluluğun meydana getirdiği devlet içersinde yediden - yetmişe herkes kanunlar önünde eşittir. Temsili demokrasinin en güzel özelliklerinden biri budur.

Soruyorsunuz, korkmuyor musun diye!

Biraz aklı olan herkes gibi bende korkuyorum ama korkunun ecele faydası yok ki…

Korkuyorum diye köşeme çekilecek değilim, bu bir!

Eğer gerçekten demokratik bir ülkede yaşıyorsam ve kanunlar herkes için geçerliyse mahkemenin vereceği karara boyun eğerim. Haklıysam haklıyım, haksızsam cezamı çekerim. Buda iki!

Şimdi soruyorum; senelerdir bu zihniyetin yönetimi altında yaşayan sizlere…

 

1. Adalet diye yola çıkan zihniyetin yönetimi altında özgürce, korkmadan düşüncelerinizi ifade edebiliyor musunuz?

-İfade edebiliyorum diyorsanız, Silivri toplama kampı ve yüzlerce gencin sırf düşüncelerini söylediler diye mahkûm edilmesi veya cezalandırılması karşısında tavrınız nedir?

-İfade edemiyorum diyorsanız, korktuğunuz veya endişelendiğiniz için konuşma ve düşüncelerinizi paylaşma özgürlüğünüzün kısıtlandığını his ediyorsanız demokrasi bu yönetimin neresinde?

2. Kalkınma diye yola çıkan zihniyetin yönetimi altında Türkiye Cumhuriyetinin, sizin ve çevrenizin kalkındığını gözlemliyor musunuz?

-Ekonomik refaha erdim diyorsanız bunu neye borçlusunuz? Yandaş mısınız yoksa yoldaş mı?

Kafanız herkesten iyi mi çalışıyor ya da ticari zekânız ve şansınız olağanüstü mü?

-Ekonomik refaha eremedim diyorsanız…

Mutlaka ya ulusalcısınız ya da aptal demeyelim de kafası az çalışanlardansınız!

-Türkiye Cumhuriyeti kalkındı diyorsanız…

Ya istatistiklere körü körüne inananlardan ya da hesap kitap bilmeyenlerdensiniz. Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış der eskiler…

O halde satılmadık kamu malı kalmadığı için fakir düştük demektir. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

-Türkiye Cumhuriyeti kalkınmadı diyorsanız…

Kalkınma bunun neresinde?

-Çevremde refah hakim diyorsanız…

Bir göz doktoruna gitmenizi öneriyorum!

 

Geçelim…

Türkiyeliler demokrasisinin, diğer demokratik toplumlara nazaran fazlası var eksiği yok!

Badem bıyıklı, göbeğini kaşıyan ileri demokratik zihniyet salt kendi (her anlamda) dokunulmazlığını düşünmüyor tabii…

 

Benim memurumun da dokunulmazlığı var diyor!

Ne güzel değil mi?

Özel sektörde bir personel yaptığı yanlışın hesabını vermek zorunda…

Dünyanın neresine giderseniz gidin bu böyle!

Devlet memuru da yanlış yaptığında en azından bir kınama cezası alır…

Dünyanın neresine giderseniz gidin bu böyle değil!

Mesela Türkiye’de devlet memurunun yaptığı yanlışın faturasını genelde vatandaş ödüyor!

Adalet bu işin neresinde?

Bir zümreden diğerine geçmesinde mi?

Kalkınma bu işin neresinde?

Bir kitlenin cebinden diğerine aktarılmasın da mı?

Adalette, kalkınmada toplumun en azından %85’ine erişebilmelidir!

Daha geçenlerde, hem de Türkiye ölçülerine göre…

“Sudan” sebeplerden dolayı Alman cumhurbaşkanı istifa etmek zorunda kaldı!

Hem de kamuoyu nezdinde yasal hakkı olan tazminatından vazgeçmek suretiyle…

Türkiye’de ise cumhurbaşkanlığı koltuğunda kendisine “emanet” edilen gurbetçi paralarını “kayıp” eden birisi, başbakanlık koltuğunda ise bir hükümlü hiç utanmadan - sıkılmadan oturuyor!

 

Gurbetçi dedikte…

Aklıma geldi birden…

Sahi, Deniz Fenerini kim söndürdü?

                                                                        ***

17.03.2012

 

Ortak şuur

 

Arkadaşlar, dünyanın dört bir tarafından – her Allahın günü artan sayıda -  sitemi ziyaret ediyorsunuz. Diyarbakır’dan, Edirne’ye, Asya’dan – Avrupa’ya, Okyanus ötesine kadar okuyucularım var. İlginizden ötürü teşekkür ederim!

 

Bizler ortak bir şuur etrafında toplanan insanlarız ve sanırım Atatürk’ün gerçek mirasçılarıyız. Bizleri para - pul, şöhret veya makam ilgilendirmiyor. İlkelerimiz altı ok etrafında toplanıyor…

Bu oklar ki bize VATANIN namus, vatan topraklarında yaşayan insanların ise kardeş olduğunu bizlere hatırlatıyor. Bizler Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ışığında, ayrıştıran zavallılar değil, birlik ve beraberliğin verdiği kudret ile hareket etmeye gayret eden, kısa vadeli menfaatlerin peşinde olmayıp, torun – topuz düşünen insanlarız!

Bizden sonra gelecek nesillerinde onurlu, hür ve refah yaşayacağı bir Türkiye istiyoruz.

 

Bu Türkiye ki bilimin, mantığın, şerefin, kardeşliğin ve insanlığın hakim olduğu bir Türkiye olmalı!  

 

Sahte hacıların – hocaların, hurafelerin, cehaletin, sahtekârların, yalancıların – dolandırıcıların, bilmem neyin peşinde olan cemaatlerin Türkiye’si olmamalı. Bunun için birlik ve beraberliğimizi korumalı, çalışmalı, çalışmalı, çalışmalıyız!

 

Bilmem kimin – bilmem neyin maşası olanları başımızdan def etmeli…

Özgüven içersinde özümüze dönmeliyiz!

 

Ne demişti Deniz Gezmiş?

 

Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği

      

Atatürk ve arkadaşları Türkiye Cumhuriyetini kurdu!

Temeli attı…

Sıra bizde…

Bu atılan temel üzerine…

BIR ULUS inşa etme sırası bizde!

                                                                        ***

18.03.2012

 

Zaman

 

İnsanlık tarihinde…

Zamanı gelen bir fikir kadar…

Yıkıcı…

Zamanı gelen bir fikir kadar…

Yapıcı…

Güç olmamıştır!

                                                                        ***

19.03.2012

 

Fotosentez

 

Yüzleşmemiz gerekir…

Artık gerçekleri görmemiz lazım…

 

Bir yanda…

Tayyip ile özdeşlesen 3T…

Tuzak…

Talan…

Tahrip…

Öte yanda…

Taaa başlarında…

Mao Zedong çizgisindeki PKK…

Ki, eminim günümüzde PKK yandaşlarının birçoğunun Mao Zedong, Lenin, Marx ve Engels’in isimlerini duymuşluğu vardır ama bu insanların felsefi derinliklerini, ne demek istediklerini, neyi savunduklarını bilmiyorlar. Komünizmin K’sından habersiz, Komünist manifestoyu okuyup anlamadan…

 

Nevruz kutluyorlar!

 

Dün kalkıp…

Cayır cayır ağaç yakmışlar…

Rahmetli Atatürk…

Salt asırlık bir ağıcı kurtarmak için, trenin güzergâhını değiştirtmiştir!

 

Nesillerdir İstanbulluyum…

Nerede çocukluğumun İstanbul’u…

Artık beton yığını…

Hem de çürük çarık, püf desen yıkılacak…

Deniz kumunun tuz kristaliyle parıldayan binalarıyla…

Yeşile hasret!

  

Ki, bitkiler ve ağaçlar…

Oksijen demek…

Yaşamak demek…

Yaşam sevinci demek…

Tıpkı Nevruz gibi…

Ama Komünizmi anlamayan…

Nevruzu nasıl anlasın ki!

                                                                        ***

20.03.2012

 

6 Lira yaş odun parası

 

Yüreğimi yakıyor, dile getirip yazıya dökemedim…

Yazmaya fırsatta bulamadım…

Ama bugün yazacağım!

 

Haberlerde yer aldı, bilmiyorum dikkatinizi çekti mi?

Bir anne…

Cebinde son 6 Lirası kalmış…

Çocuklarına ekmek mi aslın?

Odun mu?

Gitmiş oduncuya…

Oduncu kadıncağızın haline acımış…

Vermiş bir kaç yaş odun…

Kadın evde odunları tutuşturamamış…

Baba ekmek parası peşinde…

Uzaklarda…

Kadıncağız çaresizliğin…

Beklide umutsuzluğun verdiği bıkkınlıkla…

Çocukları bırakıp yan odaya geçmiş…

Ve intihar etmiş!

 

Tayyip’in Türkiye’sinde…

Büyüme rekorları kıran Türkiye’sinde…

Kişi başına gelirin bilmem kaç kat arttığı Türkiye’sinde…

Refahın, bolluğun ve özgürlüğün hüküm sürdüğü Türkiye’sinde…

Analar ve babalar…

Çocuklarının önüne bir dilim ekmek koyamayan…

Analar ve babalar!

 

Bu kaçıncı intihar?

Yoksulluğun…

İnsanları intihara sürüklediği…

Türkiyeliler Türkiye’si…

Tayyip’in Türkiye’sinde!

                                                                        ***

21.03.2012

 

Fırat

 

Şu Fırat’ın suyu akar serindir…

Yârimi götürdü kanlı zalimdir…

Daha gün görmemiş taze gelindir…

Kör olası zalim Fırat ocaklar yakar…

Söyletmeyin beni anam yaram derindir…

 

Şair böyle der…

Ortadoğu’nun can damarlarından birini tarif ederken…

Fırat Ortadoğu’nun aortuysa…

Dicle’de ciğerleridir!

 

Daha dün Barzani bağımsızlık hayallerini tekrarladı…

Her zaman ki gibi hayal peşinde…

Hayalleri de büyük hani!

 

Büyük Kürdistan…

Siz Kürdistan’ınızı nerede kurarsanız kurun…

Bana ne…

Ama…

Misak-ı Milli sınırları içersinde…

Değil Fırat ve Dicle’den vazgeçmek…

Atatürk’e, ilke ve inkılâplarına gönülden bağlı…

Atatürkçüler…

Ben ve benim gibi düşünenler…

Hayata olduğu müddetçe…

Bir çakıl taşı dahi alamazsınız…

Bu böyle biline!

 

Bu topraklarda doğup, büyüyen insanlar…

Bizler kader kardeşiyiz…

Ruh ikiziyiz…

Tek yumurta ikizi olmasak bile…

Kardeşlik ruhu ile bezenmiş…

Anadolu çocuğuyuz!

 

Büyük siyaset peşinde koşan…

AB(D) siyasetinin maşası olan…

Gündelik, olağan, ufacık tefecik şeylere takılıp kalan…

Eline, yüzüne bulaştırmadan bir iş beceremeyen…

Recep Tayyip Erdoğan…

 

Bil ki…

Diyarbakır röportajını Internet’ten sildirmeyi “başarmışsın”…

Bugün değil ama…

Belki bir gün sitemden yayınlarım…

Henüz zamanı gelmedi!

  

Haklısın…

Seni ve zihniyetini eleştirirken…

Kıçıyla değil…

Beyniyle eleştirmesi gerekenler…

Bu işin hakkını vermiyorlar…

Olsun!

 

Bir gün gelecek…

Ve maymunun gözü açılacak!

                                                                        ***

22.03.2012

 

Abidik gubidik Twist

 

Benim motor yine teklemeye başladı…

Pöf, pöf – öf, öf gidiyoruz…

Kaporta Yaradan’a yan bakıyor…

Marş basmıyor…

Yılların pası…

Kaportayı da, tesisatı da kemiriyor…

Hurda dökülüyor…

Ve ustalar çaresiz!

 

23 senedir bu motorla idare ettik ama…

Daha ne kadar gider bilmem…

İstop etmeden bir yazı daha yazayım dedim…

Ondan sonra bana bir kaç gün müsaade…

Malum…

Hatırlı okuyucularım bilirler…

Nedendir bilmem…

Motor birkaç gün sonra…

Ama iyi ama kötü çalışmaya başlıyor!

 

Geçelim…

 

Nerede kalmıştık?

Hah!

Tamam, büyük siyaset peşinde koşup; AB(D) siyasetinin maşası olanda. Plân göre Türk Silahlı Kuvvetleri’nin etkisizleştirilmesi gerekiyor ki, Büyük Ortadoğu Projesi gereği “Büyük Kürdistan” kurulabilsin. İstihbarat ve araştırma merkezlerinin öngörü ve kurguları dâhilinde geliştirilen senaryolar; ülke içi isyandan – dışarıdan gelen silahlı müdahaleye kadar uzanıyor.     

“Büyük Kürdistan’ın” kurulacağı dört ülkeden biri olan Türkiye zincirin son halkası; Irak tamam, Suriye “yolda” ve Iran - Avrupa Borsacılarından - aldığım son haberlere göre bir bahaneyle saldırıya uğrayacak!?

Bu beklenti AB(D) ve İsrail işbirliği ile gerçekleşebilecekken, daha bugünlerde dünya borsalarına yansımalarını da bire bir izleyebiliyoruz. Ancak…

Badem bıyıklılar sıra Türkiye’ye gelene kadar, bu oyunun hangi perdesinde yer alacak?

Ve daha da önemlisi sıra Türkiye’ye gelince ne yapacak?

 

Komşularıyla sıfır sorun siyaseti güden zihniyet…

Abidik gubidik twist…

Lap, lup, laba - luba twist, twist…

 

Yoksa kuzu postunda bürünmüş kurt mu?

Abidik gubidik twist…

Lap, lup, laba - luba twist, twist…

 

Libya’nın ardından Suriye’de de…

Türkiye’yi suçlayan sesler sizce nasıl yorumlanmalı?

 

Çıkmaz ayın son çarşambası 12 Eylül’ün hesabı kapanıp, çılgın projelerin temelleri atıldığında…

Abidik gubidik twist…

Lap, lup, laba - luba twist, twist…

 

Dindar ve kindar bir gençlik isteyenler…

Abidik gubidik twist…

Lap, lup, laba - luba twist, twist…

 

Satılacak bir şey bulamayınca…

Abidik gubidik twist…

Lap, lup, laba - luba twist, twist…

 

Parasızlık karşısında, 2B’ler ve bedellilerden medet umarlar!

 

Satılıyoruz…

Ey millet, satılıyoruz…

Açık arttırmayla satılıyoruz!

 

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni etkisizleştirebilirsin…

Ama Atatürkçünün yüreği…

Sana da, Ona da yeter!

 

Türk milletinin ve Atatürk’ün düzenli orduları yoktu…

Türk’ü, Kürdü, Ermeni’si cepheye koşarken…

Cephe arkasında kadınlar ocakları tüttürüyordu…

Bu vatan böyle kuruldu!

 

Gazetelerde çarşaf, çarşaf ilanlar…

Arap ve İngiliz ile pazarlıklar…

Milletin anası ağlar…

Abidik gubidik twist…

Lap, lup, laba - luba twist, twist…

 

Sevda Tepesi gayri Arap’ın ama…

Ziyanı yok…

Beşinci Levent, üçüncü köprü sizleri bekler…    

Abidik gubidik twist…

Lap, lup, laba - luba twist, twist…

 

Taksimde var bir durak,

Durakta bir kadillak,

Kadillakta bir manyak,

Twist yap abi dalgana bak.

 

 

Bay bayanı kucaklar,

Çıkar güzel bacaklar,

Bu yüzden değil midir?

Söner nice ocaklar.

 

 

Altında arabası,

Yerinde fiyakası,

Kıvır yavrum çalkala,

Şimdi Twist modası.

 

Kafa, kol, gövde, bacak,

Bunun sonu ne olacak?

Ya sonu tımarhane,

Ya hastane olacak.

 

            Adnan Varveren

 

Kafayı mı yedim ne?
               J

                                                                        ***

23.03.2012

 

Yanılmayı çok isterdim

 

Ama…

Hapishaneler dolup taşıyor…

Hükümet atmış elini milletin cebine çıkarmıyor…

İşsizliğin meyvesi hırsızlar…

Hem de öyle böyle değil…

Kol geziyor…

Şimdiye kadar görülmemiş oranda boşanmaların nedeni…

Maddi sıkıntılar…

 

Ve…

 

Allahın kutsal saydığı…

Evlilik müessesini ayakta tutmaya çalışanlar…

Çoluk çocuk perişan olmasın diyenler…

Ve çektikleri cefalar…

 

Mesela, dün haberlerde yer aldı…

Kalkıp Anadolu’dan İzmir’e göç eden genç bir çift…

Ve iki yaşında bebekleri…

Baba sabıkalı, İzmir’de de iş bulamamış…

Kayınpeder taşınınca…

Kalmışlar sokaklarda ve Cami tuvaletini mesken edinmişler…

Gündüzleri parklarda…

Geceleri iki yaşında bebek ile Cami tuvaletinde…

Konu – komşu ve esnaf bakıyormuş bu genç çifte…

 

2012 yılının Türkiye’sinde…

Hem de adalet ve kalkınma iddiasında bulunan…

Muhafazakâr olduğunu ilan eden…

Avaz, avaz ben Müslüman’ım diye haykıran…

Bir zihniyetin “yönetimi ve denetimi” altında…

Bu gibi “görüntülere” fazlaca rastlamak mümkün…

Pis günahları boyunlarına…

Ama bana öyle geliyor ki…

Sanki Cuma Namazı dâhil…

Bilimum ibadet vesilesini, salt gösteriş için kaçırmıyorlar…

 

Bir insanın ağzından çıkan söz, senettir…

Ailem bana böyle öğretti…

Böyle büyüdüm, böyle gördüm ve böylece öleceğim…

Laf olsun diye…

Desinler diye…

Dostlar alış verişte görsün diye…

Siyasetçi olsan bile…

Laf edilmez…

Söz ve icraat bir bütündür ve el ele gider…

 

Not: Gerçekten kalbim çok ağrıyor, hastayım ama dayanamıyorum. Bu adamların sözlerine, gerçekleri gördükçe dayanamıyorum!!!

 

Devam edecek

                                                                        ***

24.03.2012

 

Çetrefilli işler…

Para ister!

 

Para güçtür…

Dünde böyleydi bugünde öyle…

Bizzat şahit olduğum…

Kendi gözlerimle gördüğüm…

Kulaklarımla duyduğum gerçekler…

Ve hak edilmemiş servetler!

 

Biri din, iman namına…

Diğeri “bağımsızlık ve özgürlük” adına…

Toplar “bağış” adı altında…

Euro’lar, Dolar’lar ve Lira’lar…

Bu paralar ki sıkışır kalır…

Hem de lingo lingo memeler arasına…

 

Tövbe, tövbe deme arkadaş…

Biri tahta oturdu mu…

Keseye dikkat edeceksin…

Para girer ve girdiği gibi çıkar ama nereye?

İşte buna dikkat edeceksin…

 

Gayme deyip geçme…

Erkeler…

Gaymeler ve mis gibi kokan memeler…

Oh ne güzeldir birader!

                                                                        ***

25.03.2012

 

Teveccüh gösteriyorsunuz

 

Teşekkür ederim…

Ancak…

 

Gözlerime mi inanayım…

Zihniyetin sözlerine mi?

 

Müthiş haberler…

Rivayetler…

Düzenbazlar…

Sahtekârlar…

İftiralar…

Kara çalmalar…

Yalanlar…

Dolanlar…

Ses ve görüntü kasetleri…

Kanıtlanamayan iddialar…

Ve Tümünün vebali büyüktür…

Allah katında da, kul kapısında da!

 

Fethullah Gülen, Ismail-Ağa cemaati ve niceleri bu işe el atmasaydı…

Bu zihniyet bu akılla bunca vebalin altına giremez  bu iş olmazdı ya…

Biz yinede son gelişmelere bir bakalım…

 

Gözünüzden, dikkatinizden kaçmış olabilir…

Ergenekon denen - susturma ve sindirme - davasında…

Kanıtların arasına giren krokilerden bazıları…

İddia edildiği gibi…

CD ve DVD üzerine kayıt edildiği tarihlere ait değilmiş…

Bu krokilerin bazıları Microsoft şirketinin aradan bayağı bir zaman sonra piyasaya sürdüğü yazılımlarla hazırlandığı kanıtlanmıştır, hem de bizzat yabancı uzmanlar tarafından!

 

Yok, artık demeyin!

Haberler böyle…

Şaşırmamak gerekir…

Çünkü…

Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış!

 

Hayıflanmamak gerek…

Türkiye’nin bu durumunda…

Tarafsız kalmayı tercih edenleri anlayışla karşılıyorum ama…

Tarihle ilgilendiğimiz kadar güncel ile de ilgilenmeliyiz ki…

İstikbalimizi belirleyebilelim…

Bugün alınan kararlar…

Yarını belirler…

 

Bu durumda…

Bu şartlar altında…

Güncel ile ilgilenme zorunluluğu…

Taraf olmayı gerektiriyor!

  

Taraf olmak…

Padişah I Recep efendinin söylediği gibi…

Bertaraf olmak anlamına gelmemeli…

Bir Atatürk milliyetçisi olarak…

Benim anlayışıma göre…

Muhalif olmak hasımlık gerektirmez!

 

Akıl akıldan üstündür…

İnsan olmanın gereklerinden biride…

Kendin ve çevren için sorumluluk almaktır

Ve bu gerçeklerin yansıması…

Atatürkçülüktür!

 

Aksine bencilik denir.

Atatürkçünün en büyük korkusu…

Üstlenmiş olduğu sorumluluğu yerine getirememektir…

Ve bu korkuyu…

Geçmişte yapılan hatalardan dolayı…

Günümüzde somut bir kâbus olarak yaşıyoruz!

                                                                        ***

26.03.2012

 

Boş adam

 

İlkokul mevzunu olduğumu yazsam…

Ben Önder Gürbüz değil miyim?

Ben, ben değil miyim?

Ben dilimin döndüğü, bilgimin yetiği yere kadar sizlerle düşüncelerimi paylaşan değil miyim?

Bu düşünceler ki…

Yanlış olabileceği gibi doğru da olabilir…

Çünkü…

Ben yalnızca bir insanım…

Üniversite mevzunu olsam…

Yine ben, ben değil miyim?

Profesör olsam…

Değişen ne olur?

 

Yazık bunca emeklerime…

Gerçekten çok yazık!

 

Sırtını iktidara dayayan…

Sırtını güçlü olana dayayan…

Bir zavallı değilim!

 

Allahtan ve ailemden başka kimseye sığınmam…

Babam hakkın rahmetine kavuşalı yıllar oldu…

Dedelerim, ninelerim hepsi öldü…

Onun için…

Allahtan ve anamdan başka kimseye boyun eğmem!

 

Büyüklerimi sayarım…

Küçüklerimi severim…

Ama saygıyı ve sevgiyi hak ettikleri müddetçe!

 

Doğru bildiğimi…

Gördüklerimi…

Varsa elimde fazladan üç - beş

Paylaşmayı severim…

Böyle öğrettiler bana…

Paylaştıkça güç kazanılır…

Ve Allah paylaşana verirmiş derler…

Tüm dinler böyle der…

Paylaş!

 

Zayıf olandan yana mıyım?

Hayır!

Haklı olandan yana…

Bu haklı kimi zaman zayıf olan, kimi zaman da güçlü olanda olabilir…

Önemli olan haklı olmasıdır!

 

Okumakla…

Bir unvan sahibi olmakla…

Adam olunmaz…

Boş adam olmaktansa…

Ölmeyi yeğlerim…

İnşallah…

Boş değilimdir!

                                                                        ***

27.03.2012

 

İdare-i maslahat siyaseti

 

Etliye, sütlüye karışmadan yapılan siyasete denir…

Anlayacağınız, vaziyeti idare et siyaseti yani…

Milli burjuvaziyi yeniden ama farklı bir şekilde yaratan zihniyet…

Para gibi korkunç bir silahı kimlerin eline teslim ettiğinin farkında…

Düzeni, telafisi mümkün olmayacak şekilde bozmaya çalışıyorlar ama…

Maslahat ve laf-ü güzaflıkla…

Umdukları sonuca varamayacaklar!

 

Yazıda gelse, turada gelse kaybeden Türkiye olduğu için…

İnsanlar bu durumun, eninde sonunda farkına varacak!

 

Velâkin para yaman bir silah olduğuna göre…

Bizlerin…

Arı kovanına çomak sokarken…

Bir o kadar dikkatli olmasında fayda var…

Çünkü para kazanmasını sevmeyen ama hesapsız para harcayan bir milletiz…

Ve Türkiyeliler parayı dayadıkça…

Durum onu gösteriyor ki, kaybeden Türk ve Türkiye olacak…

Bu düğümü çözdüğümüzde…

Ve birlikte hareket etmeye başladığımızda…

Kanaatim o dur ki…

Kazanan milletimiz ve Türkiye olacak!

 

Rivayet mi desem, gerçek mi desem bilmiyorum!

Ta Osmanlıdan kalma bir alışkanlıkla…

El - avuç açmayı…

Rica - minnet iş yaptırmayı…

Rüşvet almayı…

Sorumsuz bir şekilde çalışmayı…

İdare et ağabey demeyi…

Boyun bükmeyi…

Marifet sanmışız!

 

Çürüdük biz…

Çürüdüğümüzün farkına varmadan…

Çürüttüler bizi!

 

Türkiye…

Dışarıdan idare ediliyor dendiğinde kızanlar…

Güney Kore’de…

“İki” liderin bir araya gelmesine şahit olmadılar!

  

Görüntüler…

Ve özellikle Obama’nın, Erdoğan’a bakışını görenler…

Daha çok emirlerinin yerine getirilmesinden hoşnut olan bir liderin…

Hizmetçisine bakışlarını anımsadılar!

                                                                        ***

28.03.2012

 

20 Tayyip Lirası

 

Kendini gerçekten olduğu gibi göstermeyen…

“Müslüman bir lider” olduğu iddia edilen…

İnsanları böyle kandıran…

Dini, imanı para olan…

AB(D)’li has oğlan…

Erdoğan!

 

Ve AKP belediyesi tarafından “yönetilen” İstanbul…

 

İstanbul Deniz Otobüsleri işletmesi…

Artık 20 Lira ek ücret vereni…

Hiç beklemeden sıranın en önlerine alacak…

Bu işin altında art niyet arama…

Maksat vatandaşa hizmet olsun…

Adalette budur…

Kalkınmada!

                                                                         *

Birlik

 

Denizse, deniz…

Dağsa, dağ…

Kumsa, kum…

Camiyse, cami…

Karsa, kar…

Kiliseyse, kilise…

Çölse, çöl…

Tarihse, tarih…

Medeniyetse, medeniyet…

Dostluksa, dostluk…

Yiyecek - içecek, Allah ne verdiyse…

Kalleşlikse - o da var - kalleş…

Yok, yok yani…

Bir olmayan…

Birlik!

 

Şu cennet vatanımızda taşı sıksan…

Bereket fışkıracak…

Allah ne istediysen vermiş…

Belanı mı arıyorsun lan!!!

                                                                        ***

 

29.03.2012

 

O olmasa öteki

 

Badem bıyıklı zihniyet olmazsa…

Eninde sonunda, köktendinci zihniyet bu işe bir nokta koyacak. Badem bıyıklı zihniyet, “elhamdülillah” Türkiye’yi Arap saçına döndürdü ama henüz hepimizi susturamadılar!

Ben kendi adıma zaten susmuyorum, susmayacağım!

Hakkımda yakında Salman Rüşti misali, katli vaciptir fetvası çıkarırlarsa hiç şaşırmayacağım. Özellikle şimdi yazacaklarımdan sonra…

Gördükçe, okudukça ve dinledikçe…

Bu insanların aklına şaşıyorum!

 

Sözlerime devam etmeden önce Devlet Bahçeli denen insana cevap verme gereği görüyorum…

Çünkü vereceğim cevap bu yazının içeriği ile doğrudan ilgilidir!

Sözlerimi sakın kimse o ya da bu yana doğru çekiştirmeye çalışmasın. Kuracağım cümleleri – kullanacağım kelimeleri özenle ve dikkatle seçtim. Ne yazıyorsam onu demek istiyorum.

 

Salı günkü grup konuşmasında; şehitlik mertebesini doğrudan Müslümanlık şartına bağlayan kişinin din bilgisine şaşar kalırım. Bu ilk gafında değil üstelik…

Parti başkanı olmuşsunuz ama genel kültür bakımından;

Sıfır, oturunuz yerinize!

 

Şehitlik mertebesi salt Müslümanlığa özgü bir kavram değildir ve örneğin Hıristiyanlıkta da geniş bir yer alır! Bu makalede şehitlik kavramını irdeleyecek değilim. Dikkatinizi başka ve kanımca daha önemli bir konuya çekmek istiyorum. Laik - demokratik bir devlet yapısında, devlet herkese ve her şeye eşit mesafede yer alır. Devlet, bir konuda değerlendirme yaparken yürürlükte olan kuralları yani kanun hükümlerini esas almak zorundadır. Bunun yanı sıra konuyu hükme bağlarken, toplumsal yapıyı, bazı gelenekleri, benzer konularda daha önce hukuk tarafından alınan kararları ve saire gözetebilir ve ona göre bir yargıya varabilmektedir. Aslına bakarsanız buraya kadar bir nevi adil bir düzeni tarif etmiş bulunuyoruz!

 

Peki, …

Konu din ve günümüzde özellikle Müslümanlık olduğunda durum neden farklılaşıyor?

Gelin sizinle bir kaç bin yıl geriye gidip, konuyu toparlayarak günümüze gelelim.

 

 

Geçmişle bugün arasında en önemli fark olarak devletin, günümüzde o devleti oluşturan her bir bireyin oluşturmasıdır. Yani şu veya bu devlet dendiğinde akla belirli bir kamu ve kamuoyu gelir. Bu kamudan söz edildiğinde ise akla o devlet gelir. Tabii burada demokratik bir anlayıştan yola çıktığımızı ayrıca belirtmeme gerek yok sanırım. Bu hep böylemiydi?

Hayır!

Çağımızda bu algı tüm ülkeler için geçerli mi?

Hayır!

Yazdıklarımın ilk bakışta bir çelişki içerdiğini düşünebilirsiniz ama bu konuya makalenin daha ileriki bölümlerinde derinlemesine tekrar değinmek istediğimden, burada ayrıntılarına girmeyeceğim.

 

Konuya akla yakın birkaç soruyla giriş yapmak istiyorum:

 

Müslüman’ı Tanrı yarattıysa Hıristiyan’ı, Musevi’yi kim yarattı?

Musevi’yi Tanrı yarattıysa Müslüman’ı, Hıristiyan’ı kim yarattı?

Hıristiyan’ı Tanrı yarattıysa Musevi’yi, Müslüman’ı kim yarattı?

 

Bu soruları sorduktan sonra akla bir soru daha geliyor ama o soruyu sonraya bırakalım!

Devam edecek

                                                                        ***

Ölümsüzlük insanlık tarihi kadar eski bir konu olsa gerek. İman eden insan için ölümsüzlük vardır! Çünkü Allaha, Kitaplarına, Meleklerine, Cennete ve Cehenneme inan için Tanrı, insanoğlunu yaratmıştır! İnsanoğlunu Ondan gelmiştir ve tekrar Ona dönecektir.

 

Allahın koyduğu kuralları bir tarafa bırakma veya bu kurallara yenilerini ekleme cüretini gösteren ise yine insanoğludur…

  

Allah, insanı yaratmakla kalmamış ona doğruyu ve yanlışı, iyiyi ve kötüyü ayırt edebilmesi için tüm donanımı vermekle birlikte ek olarak “kılavuzlarda” vermiştir…

Kitaplarıyla insana kendisine giden yolu göstermiştir!

Ancak, omuzlarının üstünde taşıdığı nesne ile ne yapacağını bilemeyenler…

Allaha, Allahın yaratığı insana…

Benim görüşüme göre, büyük bir saygısızlık göstererek dini kimliği öne çıkarmış, bununla yetinmeyip birde mezheplere ayrılmışlardır.

 

Bu anlayışa göre Müslüman, Hıristiyan’dan veya Musevi’den üstündür…  

Bu anlayışa göre Hıristiyan, Müslüman’dan veya Musevi’den üstündür…  

Bu anlayışa göre Musevi, Hıristiyan’dan veya Müslüman’dan üstündür…  

 

Eğer bu anlayış doğruysa…

Şu sonucu çıkarmak mümkün mü?

 

Allah yanılmış olabilir mi?

 

İnsanı durduk yere günaha sokuyorlar ama bunları yazmak mecburiyetindeyim…

Çünkü gelecekte daha iyi bir dünya, insanlar arasında daha adil bir hayat olabileceğine dair umudumu korumak istiyorum.

 

Bu anlayışın ne kadar yanlış olduğunu…

Özellikle mezhep hegemonyasının insanlar üzerinde yarattığı baskıyı ve yanlışlarını dile getirmekle kalmayıp elimden geldiği kadar somut kanıtlarla sizlere anlatmaya çalışacağım.

 

Devam edecek

                                                                        ***

Hak dini olarak tabir ettiğimiz dinler yukarıda sözü edilenler olarak kabul edilir. Bu dinler içersinde yaşanan “bölünmeler” bir nevi yorum farkından oluşmaktadır. İşte bu “yorum farkı”, muhtemel dayanakları ve nedenleri bu makalenin ana temasıdır. Hak dinlerinin yani sıra Budizm, Hinduizm gibi “bireysel ve toplumsal yaşamı düzenleyen” dinler, tabiri caiz ise anlayışlarda kabul görür.

Bu açıklamaları yaptıktan sonra, en eski medeniyetlerden biri olarak kabul gören Mısıra, daha doğrusu birlikte dört bin yıl önceki Mısıra gidelim. Ama önce son Hak dini olan Müslümanlıkta Allahın kelâmını birlikte okuyarak hafızalarımızı tazeleyelim.

 

Kuran-ı Kerim, Alâk (Ikra) suresi ile şu şekilde başlar:

 

Bismillahirrahmânirrahim

 

Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak”dan yarattı

Oku senin Rabbin en cömert olandır

O, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir

Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder

Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir

Sen, namaz kıldığında kulu engelleyeni gördün mü?

Ne dersin, ya o hıdâyet üzere ise; ya da takvayı emrediyorsa!?

Ne dersin engelleyen, Peygamberi yalanlamış ve yüz çevirmişse?

O Allah’ın her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?

Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı günahkâr perçeminden yakalarız

Haydi, taraftarlarını çağırsın

Biz de zebanileri çağıracağız

Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş

          

Allah insana ne diyor?

Oku…

Öğren…

Kalem…

Azandan sakın…

Aldanma…

Yaradan’ına dön diyor!

 

Kalem tut…

Oku ve örgen!

Ne güzel değil mi?

 

Buradan son kez tekrarlamak istiyorum…

Allahsızlık…

Kitapsızlık…

Ve imansızlıkla uzaktan yakından bir ilgim yok…

Ateist değilim…

Ve Allahtan başka kimseye karşı kendimi mesul his etmiyorum…

Ama madem Yaradan bana akıl ve düşünme yetisi vermiş…

Bu makalenin içeriğini ister beğenin, ister beğenmeyin…

Hiç düşünmemekten, akıl denen şeyi kullanmamaktansa…

Yanılmayı, birisi çıkıp da bana “doğrusunu” öğretene kadar bu “yanılgıyla” yaşamayı yeğlerim…  

Düşünüyorum o halde varım!

 

Kalem tutmanın, okumanın, öğrenmenin taççı bilim!

O bilim ki, gerektiğinde bereket, bolluk, sağlık, iyilik – güzellik, kısacası insana faydalı olan ne varsa getirebilecek…

 “Gerektiğindeyse” felaketi olabilen güç!

İşte bu bilim…

Dört bin yıl öncesine dayanan bir belge bulmuştur. Bu belge bugüne kadar bulunan en eski belgedir ve bir Mısırlının Ölüler Kitabıdır. Bu belgenin kendine has gizemi ve içeriği “ebedi” olup, bir ihtimal insanlık tarihinin en eski din içerikli - bir nevi kılavuz anlamlı ve ilginç olan, mahşer gününe dair ilk görüşleri dile getiren belgesidir. Bu belge ışığında karşılıklı etkileşimin neticelerine bir bakalım.

Devam edecek

                                                                        ***

Bundan sonra okuyacaklarınızı dikkatle okumanızı ve okuduklarınız üzerinde paralellikler kurarak düşünmenizi rica ediyorum.

Ölümsüzlük dolayısıyla ölümden sonra yaşam arzusunun en eski kanıtı Mısırlı mumyalardır…

Mısırlılar ölümden sonra yaşama inanıyorlardı. Mumyalanan her ceset başka bir dünyada dirilecek ve yaşamına devam edecekti. Öbür dünyaya gitmenin yegâne kılavuzu ise ölüler kitabıydı. Bu kitap mumyayla birlikte defnediliyordu. Bu kitap bir yol gösterici niteliğindeydi ve bu kitap olmadan ölen öteki dünyanın yolunu, bu yolda onu bekleyen “engelleri” aşamıyordu. Bugüne kadar bu kitaplardan yaklaşık 25.000 adet bulunmuştur. Tıpkı mumyalanmanın kendisi gibi, bu “kılavuzun” hazırlanması için insanların bir servet harcamaları gerekiyordu. Yani ölümden sonra yaşam zengin işiydi!

 

Ve tüm bu olgular somut birer kanıt olarak önümüzde durmaktadır!

 

Bilimin bugünkü ışığı altında bakıldığında Mısırlılar için ölümden sonraki yaşam, yaşamanın kendisinden daha önemliydi. Bu anlayışı günümüz Müslümanlarında da görebilmekteyiz. Buradan Tevrat’ın yaklaşık üç bin yıllık bir mazisinin olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum. Bir toplumun veya medeniyetin diyelim böyle bir anlayışa sahip olabilmesi için…

Şüphesiz refah ve eğitim düzeyinin oldukça yüksek olması gerekiyor. Yaşam ve ölüm hakkında engin felsefi düşünceler ancak böyle bir ortamda meyve verebilirdi. İlgilenenler için Ani Papirüsünü, batının karga misali çalma hırsına örnek olarak Sir E. A. Wallis Budge’yi araştırmalarını tavsiye ederim. Bu yazdıklarımdan sonra akla ister istemez şu sorular gelebilir:

 

• Ölümden sonra yaşam Mısırlılardan alıntı olabilir mi?

• Museviliğin aksine, çünkü Musevilikte doğuştan Yahudi olma şartı aranıyor ve Musevilik ancak Musevi – Yahudi “dostu” bir “misafiri” aralarına kabul ediyor, Hıristiyanlığın ve Müslümanlığın daha büyük bir talep görmesini, ölümden sonra herkes için ivedilikle, zengin fakir gözetmeksizin bir yaşam vaat etmesinde arayabilir miyiz? Tek koşul olan, Allahın emirleri doğrultusunda bir yaşam “herkesin” yerine getirebileceği bir koşul değil midir?

       

Ancak göz ardı etmemiz gereken bir gerçek daha var…

Unutmayalım ki Tanrı bugüne kadar gelebilmiş üç kitabın dışında da insanoğluna seslenmiştir!

 

Devam edecek

                                                                        ***

Bakın…

İster evrim teorisine inanın…

İster inanmayın!

Hayatın somut bir gerçeği her Allahın günü karşımızda durmaktadır. Aynaya bakın, yüreğinizin ve düşünce yapınızın derinliklerine inerek dünü – bugünü bir kıyaslayın. Bugünkü ben ile bundan on sene önceki ben bir miyim?

 

Kesinlikle hayır!

 

Nasıl olsun ki? Fiziki değişimin yanı sıra hayat tecrübemiz artıyor dolayısıyla düşünce yapımız değişiyor, olaylara bakışımız değişiyor vs. Çevremiz gibi, buna tabiat da dahil (daha uzun vadeli olduğu için algılamada “sorun” yaşıyoruz) bizde her gün değişiyoruz. Hiç başınıza geldi mi bilmem?

Örneğin okul zamanınızda – hiç – anlamadığınız bir konuyu yıllar sonra, birden bire anlıyorsunuz!

Neden?

 

İnsan değişiyor…

Dil değişiyor (dil konusuna bu makalede ayrıca değineceğim çünkü çok önemli)…

Anlayış değişiyor…

Dünya değişiyor…

Dünya ile birlikte Türkiye değişiyor…

Ve…

Dinde değişiyor en azından ama etki altında kalarak…

Adım adım gelişiyor!

 

Bazı “konular”…

Hem Tevrat (Tanah – Septuaginta Tevratin “ilk” halleri), İncil ve Kuran-ı Kerim’de yazıyor!

Ölüler kitabından önce…

Tabutlar metni vardı!

 

Değişmeyen tek şey…

Hurafeler!

Genelde din, özelde Müslümanlık dendiğinde hurafelerin üzerinde durmakta fayda var. Örneğin Türk, özbeöz örf ve adetlerini, birtakım “hurafelerini” bir kenara bırakarak Arap’ın adetlerini benimsemesi gibi. Somut bir örnek olarak yas tutan kadınların zılgıt çekmesini gösterebiliriz. Ki bu adet Arap yarımadasından gelerek Güneydoğu Anadolu’da benimsenmiştir. Veya Türk analerinde kadının yeri farklıyken, kalkmış Arap geleneklerine göre kadınlarımızı ezmemiz gibi…

Bu yüzen diğer yazılarımda da defalarca dile getirmeye çalıştığım gibi, özümüze dönmeli, benliğimizi bulmalıyız ki, Türk tekrar tarihteki yerini alabilsin!

İktidardaki zihniyetin aksine, Atatürk ve arkadaşlarının göstermiş olduğu yolda ilerleyerek. Çünkü bu zihniyetin yaptığı gibi yarım yamalak, maymun vari taklit etmelerle varacağımız yer bugün bulunduğumuz yerdir ve başkaları yol vermediği müddetçe bundan ötesine de gidemeyeceğiz.

 

Devam edecek

                                                                        ***

Neyse biz yine konumuza dönerek Mısır hurafelerine ve etkilerine bir bakalım. Mumyalanma konusunun ayrıntılarına girmeyeceğim ama şu kadarını söylemekle yetineceğim; kalbin dışında hiç bir organ vücutta kalmamalıydı. Çünkü kalp duyguların ve zekânın merkezi olarak kabul ediliyor ve öbür dünyaya yolculukta lazım olacağı için vücutta korunuyordu!

Süreç içersinde Mısırlılar Ölüler Kitabını “bir gelir kapısı haline çevirmeyi başardılar”…   

Anlayacağınız “din” o zamandan bugüne hep bir gelir kapısı olmuştur!

Hatta şu cümleyi kuracak kadar ileri gidebiliriz…

Din tacirleri, Ölüler Kitabını adeta - fabrikasyon usulü - üretmeye başladılar.

Sihirli sözler, resimler vesaire önceden hazırlanıp sonradan ölen kişinin adını kitaba ekler hale getirdiler!

 

Not: Fabrikasyon usulü üretimin en büyük getirisi ucuzlayan maliyettir! Ucuzlayan maliyet fiyatlara yansır, dolayısıyla arz – talep dengesi cepleri doldurur J

  

Günümüzde bilimsel açıdan bakıldığında, en azından bilim adamlarının bir bölümü Yahudiliğin ve Hıristiyanlığın – ölümden sonra yaşam – konusunda Mısırlılardan alıntı yaptığını “farz” ediyor. Bu “farazinin” akla yakın tarafları ise bizzat E. A. Wallis Budge tarafından “keşif” edilmiştir.     

Hıristiyanlığın aslında (Hıristiyanlığın öz halinde) ölümden sonra yaşam izah edilmiyor / edilemiyordu. Hıristiyanlığın ilk havârilerinin (şâkirt) aslen Mısırlı olduğu sanılıyor. Bu yüzden Mısır yaşam ve ölüm felsefesiyle bu açığın kapatıldığı kabul edilen bir görüş olarak karşımıza çıkmaktadır?!

Sanırım herkes kendi adına bütün bunların bir varsayımdan ibaret olup olmadığına dair bir karar vermek zorunda. Bunu dışında hayatın her alanında olduğu gibi din konusunda da bir rekabet söz konusuydu ve bilindiği üzere rekabet ise bir nevi imkânsızı, imkân dâhiline gösterme “sanatıdır”.    

 

Devam edecek

                                                                        ***

E. A. Wallis Budge’nin fark ettiği ve günümüz bilim adamları tarafından da akla yakın bulunan, en azından ama bence üzerinde düşünülmesi gereken konu ise, Hıristiyanlık ve Museviliğin (sonraları bu mücadeleyi Müslümanlıkta vermek zorunda kalmıştır) o günün şartları altında batıl inançlara karşı vermesi gereken mücadelesidir…

Göz ardı etmememiz gereken bir başka gerçek ise -  geçiş sürecini mümkün olan en kolay şekilde gerçekleştirmek – insanları kendi saflarına çekmek için verilen tavizlerdir!

Ve bence işte tam bu noktada birbirinden etkilenme, hurafeler ve belki de Rabbin öğretilerinden sapmalar başlamıştır. Burada akla gelen soruyu sonraya bırakarak devam edelim. Şüphesiz Peygamberler insanlara Allahın Kelamını iletmiştir. Ama ya Peygamberlerden sonra “onların” yerini alanlar? Onlarda Allah adına, Allahın öğretilerini bire bir insanlara iletmiş midir?

 

Bu konuda ciddi şüphelerim var!

 

Hıristiyanlık ve Museviliğin zaman içersinde değişime uğradığını farz edenler…

Müslümanlık hiç bir değişime uğramadı, Kuran-ı Kerim dili Arapçadır ve Kuran-ı Kerim ezberlenir diyenler…

 

Acaba hiç kendilerine şu soruyu sordular mı?

 

Bundan bin sene önceki bir kelimenin anlamı günümüze kadar gelebildiyse şayet, hala aynı mı?

 

Kelimelerin manası…

Kelimelerin gücü…

Kelimelerden oluşan dil!

 

Bir örnek vermek istiyorum…

Hem de öyle binlerce yıl geriye giderek değil! Daha yakın tarihimizde, Osmanlıda kullanılan bir terim ile. Sır kâtibi dediğimde aklınıza ne geliyor? Manasını biliyor musunuz?

Bugünün Türkçesi ile: Özel Kalem Müdürü!

Geçelim…

Besmeleyle…

Kitap böyle yazmış diye iman ettik…

Üzerimize düşeni yapmaya çalıştık…

Ama…

Can sıkıcı şeyler bunlar. Biz en iyisi mi yine konumuza dönelim.

 

Çünkü Arap dili yaklaşık 580 (Hicri) yılda hiç bir değişikliğe uğramamıştır (…)

Çünkü Arap dilinde kelimelerin birden fazla anlamı olmaz ve kelimeler farklı yorumlanamaz (…)

Çünkü Arap dili ölü bir dildir ve ölü olan şey değişime uğramaz (…)

Çünkü bunca yıl içersinde ezber bozan çıkmaz (…)

Çünkü bunca yıl ezberi yanlış ezberleyen olmaz…

Çünkü insan mükemmeldir ve hata yapmaz!

 

Osiris, Izis (Mısır tanrıları) ve çocukları Horus…

Yeni ahitte gözlemlenen, belki de yalnızca bir kurgudan ibaret olan bir benzetme!?

Hz. Meryem ve Isa Peygamber  

 

 

 

Devam edecek

 

                                                                         *

05.04.2012

 

12 Eylülün piçleri

 

Demeyelim çünkü az çok babaları belli…

Babaları belli olmasına belli ama piç…

Piçlik yapmaktan vazgeçer mi?

 

Ergenekon denen ne olduğu belirsiz dava…

Binlerce sayfa tutan ittirinameler…

Bir bir birleştirilmeye başlanan sakalar, balyozlar ve sarışın hatunlar…

Altından çıkması mümkün olmayan karmaşık ilişkiler…

12 Eylül işkencecilerinden…

Ahı gitmiş vahı kalmış, Yaradan’a yan bakanlardan göstermelik hesap sormaya kalkmalar…

Eninde sonunda, ama bugün ama yarın…

Sivas’ta zaman aşımıdır formülü!

                                                                         *

Hrant Dink

 

Ermeniymiş…

Oymuş buymuş…

Kim ne derse desin…

Beni hiç ama hiç ilgilendirmiyor…

Agos gazetesi sahiplerinden, genel yayın yönetmeni…

Öldürüldüğü gün ayaklarındaki ayakkabı…

O koca delik…

Bizlerden biri olduğunu…

Bana insan olduğunu göstermeye yetti…

Saygım sonsuzdur!

 

Sizler üstlendiğiniz sorumluluğun, vazifenin gereklerine göre değil, kinine yenilmiş - nefret hisleriyle hareket eden kifayetsiz bir zihniyetin temsilcilerisiniz. Bu yüzdendir ki, bir insan olarak sizi ciddiye almam mümkün değildir. Benim gözümde insan olan, hele bu insan kendine Müslüman diyorsa hissiyatına egemen, adaletli ve Allah korkusuyla hareket edendir!

Daha düne kadar evladını okutmaktan aciz adam…

Çıkmış, karnı tok sırtı pek bir şekilde lakırdı ediyor!

Daha düne kadar evladını okutmaktan aciz adam…

Bugün dünyanın sayılı zenginleri arasında yer alıyor!

Daha düne kadar evladını okutmaktan aciz adam…

Kalkmış bir ülkenin, milletin kaderini belirlemeye çalışıyor…

Yetmedi yaşadığı coğrafyada…

Yetmedi dünyada söz sahibi olmaya çalışıyor!

Boşbakan olarak Türkiye’yi yönetmekten aciz bir şekilde!

                                                                        ***

“Benzetmeler” bir tek bununla kalsa…

Örneğin E. A. Wallis Budge’nin ilk olarak dile getirdiği; Mısırlıların tek tanrılığı ve Hıristiyanlıkta kabul gören inanışlar arasındaki benzerlik şaşırtıcı niteliktedir. Bunun dışında bazı Hıristiyan mezheplerindeki uygulamaları doğrudan Mısırlılara bağlamak mümkündür.

 

Eğer bütün bunlarda gerçeklik payı varsa Kuran-ı Kerim’de geçen Bakara, Nisâ, Mâide gibi sûreleri nasıl yorumlamalıyız? Şüphesiz insanoğlu “reşit” olduğundan beri, bir nevi dünya çapında etik (ahlaki felsefe) ve dini görüş birliği vardır. Uygulamaya gelince, yorum farklılıklarından dolayı bir ayrışma söz konusudur!

Hurafeler ise, o günden bugüne itibarından hiç bir şekilde taviz vermemiştir. Örneğin muskalar…

Ağaçlara çaput bağlamalar vs.

 

İnsanın kafası karışıyor değil mi?  

Tekrar etmekte fayda var; unutmayalım ki Tanrı bugüne kadar gelebilmiş üç kitabın dışında da insanoğluna seslenmiştir!

Devam edecek

                                                                        ***

 

Gerçi din üzerinden herkesin bugüne kadar bir hesabı olmuştur ama…

Ben öyle şifre, gizem, bilmem ne sapığı değilim…

Alenen, gözle görülür, mümkün mertebe mantık, ilim - irfan ile açıklanabilen, somut bilgi ve belgeler ile bazen soyut olanı anlatmaya çalışanlardanım. Yok, İncilin, Kuran-ı Kerim’in, Tevrat’ın şifreleri falan beni ilgilendirmiyor…

Çünkü matematiksel olarak istendiğinde, istenen şeyin bulunma olasılığı kanıtlanmıştır!

O halde Allahın helal kıldığını…

Onun bize demek istediğini, öğretisini, Onun yolu ve yordamında… 

Öğrenip, benimsemek daha doğru olmaz mı?

Atatürk söyledi…

Atatürk ikaz etti…

Hadi Atatürk’ten geçtim…

O bir insan!

Allah-ü Teâlâ…

Peygamberleri vasıtasıyla kitaplarında…

Aldanma, kanma, oku, Rabbine dön diye uyarıyor…

Ama nafile!

Kendine ve çevrene bir iyilik yap…

Aç Allahın kitaplarını ve oku…

Sanırım ben yine konuya dönsem iyi olacak!

 

O günün şartlarında değil ama bugün bakıldığında Mısırlılarda da hurafeler vardı…

Ölen kişi ile defin edilen eşyalar mesela!

Sembolik ifadelerle dolu refakatçi eşyalar…

Öbür dünyada işini kolaylaştıracak, onun yerine çalışacak simgeler. Bunların arasında şüphesiz en önemli yeri Skarabe (bok böceği) alıyordu. Kalbin koruyucusu Skarabe! Mısırlılar bok böceğini Tanyeri ağrırken / doğan güneşe benzetiyorlardı. Doğan güneş onlar için yeniden doğan ölmüşleriyle eşdeğerdeydi. Skarabe’nin arkasına ölen kişinin iyi bir insan olduğu, hırsızlık yapmadığı, yalan söylemediği, iyi yürekli bir insan olduğu gibi şeyler yazılıyordu.  

   

Devam edecek

                                                                        ***

Ve kalbi tartıya konulacaktı!

Duat denen yeraltı dünyasında uyananlar için bir yargılama ve başarılması gereken imtihanlar süreci başlar. Bu imtihanlarda da ölenin yanında, ona ebedi hayata geçişte yardımcı olacak olanlarda vardı, mesela Anubis1 (…)

Tartının bir tarafında tanrıca Ma’at’ın tüyü, öbür tarafta ise insanın kalbi olacaktı…

Kalbi tüyden ağır olanlar canavar (Ammit) tarafından yutulurken diğerlerine ebedi hayat bağışlanacaktı2 (…)   

Ve ebediyete giden yol tehlikeli ve meşakkatliydi…    

Geçilmesi en zor sınav ise hakikatler salonundaki yargılamaydı. Ayrıntılarına girmeyeceğim merak edenler araştırıp örgensin. Bu salona (mahkemeye) değinmemin yegâne sebebi insan hayatında ve inanışında hakikatın eskiden beri önemine dikkat çekmekti.

 

Madem gerçekler insan olan için o kadar önemli…

Neden insanoğlu gerçekler karşınsında yüzünü çevirmeyi yeğliyor? Neden gerçekleri kabullenmekte bu kadar zorlanıyor?

   

Evet, dini perde, inancı örtü olarak kullanan…

Cihad-ı asgar3 ile uğraşıp, Cihad-ı ekber’de4 yenik düşerek, gençlere kin ve öfkelerini korumalarını sağlık veren bir zihniyet Müslüman olamaz!

Olması mümkün değil, çünkü Allahın yolu, Allaha giden yol kin ve öfke dolu olamaz!

Hele genç zihinler, o tazecik - körpe, yeniliğe açık, meraklı zihinler…

Umut dolu, fikir dolu, yaşama sevinci dolu bu zihinler böyle zehirlenmemeli!

Ama bu çarpık zihniyetin önde gelen temsilcilerinden Recep Tayyip Erdoğan, namı diğer Padişah I Recep’in deyimi ile:

 

Paranın dini, imanı, milleti, vatanı olmaz; para paradır!

 

Ve işte bu zihniyet para için her şeyi yapar; inanın bana her şeyi ama her şeyi yapar.

  

1 Islamda kesilen kurbanın üzerinden sırat köprüsünden geçileceği, günahsız ölen çocukların velilerine refakatçi olacağı gibi “rivayetleri” anımsatıyor

2 Bana sırat köprüsünü hatırlatıyor

3 küçük cihad

4 büyük cihad, insanın nefsiyle mücadelesi

 

Devam edecek

                                                                        ***

Velhasıl kelam…

Psikostazi ve orada sorulan sorular bazı bilim adamlarına göre Tevrat’ta geçen on emrin temelini oluşturuyor. Akla yakın bir varsayım olarak bir tarafa not edelim çünkü…

Mısır, Musa Peygamberin doğup büyüdüğü ülkeydi.

 

Akla yakın bir varsayım dedikte aklıma geldi; Yaradan bizleri, kardeşi kardeş ama farklı yaratmış. Farklı düşüncelere sahip diye karşımızdakini kınamak ve hatta yargılamak doğru mudur? Değişik bir fikir diye saygı duymamız gerekmez mi? Zaruri olduğunda karşılıklı hürmet çerçevesinde, iknaa yolu gidilmesi gereken yol değil midir?

 

Din soyut bir kavram olduğundan dolayı kötü niyetli kişilerin, insanların din bilgisizliğinden yararlanarak, asıl niyetlerini perdelemesi için mükemmel bir araçtır. Açıkça görülmektedir ki çağımızda din olgusunun yanına demokrasi kavramını ekleyen kişiler bu bilgisizlikten daha büyük bir “fayda” sağlayabilmektedir. Hem din, hem demokrasi kendi alanlarında derin bir bilgi birikimine ihtiyaç duymaktadır. Bu birikim olmadığı için yüzeysel, halk yardakçısı söylemlerle inanç öğesinin örtü olarak öteden beri kullanıldığını görebiliyoruz. Demek ki “iş” dönüp dolaşıp insanların cehaletine kilitlenmektedir!

 

Devam edecek

                                                                        ***

Uyum ve çelişkileriyle birlikte efsanevi ve Tarihsel bilgiler birleştirildiğinde karşımıza çıkan görüntü

netleşmektedir. Din üzerinden ama özellikle mezhep - tarikat veya cemaatler vasıtasıyla diyelim, yoğun baskılar ile bütün bir toplumun vesayet altına alınabileceği tarihsel bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bu gerçeklilik tüm Hak dinlerinde karşılaştığımız bir olgudur!

 

İslam’ı örnek olarak aldığımızda, Ortodoksluğun hat safasını temsil eden görüşler fazlasıyla mevcuttur ve Heterodoks görüşlere yaşam hakkı tanımamaktadır! Buna Oruç ibadetini örnek olarak gösterebiliriz. Bu arada Heterodoks görüşün, din anlayışı ile İslam’da özgürlükçülüğün temsilcisi niteliğindeki Alevi vatandaşlarıma ve onların dedelerine bir sitem ile seslenmek istiyorum:

 

Bektaşi olunabilir ama Alevi olunamaz (doğulur!?) düşüncesini tekrar gözden geçirmenizi (revize) talep ediyorum.

Tanrı, iradesini hâkim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Yeryüzündeki kötü insanlar ise iradelerini hâkim kılmak için Allah’ı kullanırlar.
                                                                                                                        Giordano Bruno

Eskiden 150’likler vardı, günümüzde bu sayı katlanarak yine var…

Türkiye’de yaşadığımız “sınıf” mücadelesinin…

Bir hakikatin iki ayrı yüzü şeklinde olan…

İşte bu münasebetsiz heriflerin sayesinde…

AB(D) sırf Türk askerinin başına çuval geçirmemiştir. Maşaları vasıtasıyla tüm bir ulusun başına çuval geçirme gayretindedirler.

 

Devam edecek

                                                                        ***

Kaldı ki…

Bir parça bez bin ayıbı örter der eskiler…

Ama…

Kimin haddine?

Türk kadınının iffetini sorgulamak kimin haddine?

Eğer bir parça bezi başına yumurta sepeti sarar gibi sarmakla iffet korunuyorsa…

Eğer namus dedikleri şey, bir parça beze bağlıysa…

Eğer Müslümanlık buysa…

Heyhat…

Gel de gör…

Türk kadını, ne zaman ne yapması gerektiğini gayet iyi bilir…

O ırzına da hâkimdir…

Ne zaman ne yapması gerektiğini…

Allah’ını da, kitabını da gayet iyi bilir!

O bir kadındır…

O bir anadır…

O bir sevgilidir…

Ve O, güvenilir bir yoldaştır…

Soruyorum kimin haddine?

Türk kadınının iffetini sorgulamak kimin haddine?

 

Ama “bizimkilere” sorarsan…

Bir hayvandan daha değerli değildir…

Alınır, satılır…

“Gerektiğinde” ölesiye dövülür…

Genelde ama köle gibi çalıştırılır!

 

Ama asıl hayvanlar hatırlamaz…

Bir kadındır onu bin bir acılar içersinde dünyaya getiren…

Bir kadındır ak sütüyle besleyen…

Bir kadındır yaralarını sarıp sarmalayan, ona teselliyi veren…

Bir kadındır pişirip, taşıran – önüne koyan, önünden kaldıran…

Evine, barkına ve çocuğuna bakan…

Bir kadındır kıçındaki boklu donu yıkayıp, temiz çamaşırı önüne koyan!

 

Hatırlamaz ki…

Allah’tır canı veren…

O kahrolası sarığının, çember sakalının atında…

O koca göbeğini kaşıya kaşıya…

Aile meclisi kararıyla…

Bakmaz gözyaşına!

 

Devam edecek

                                                                        ***

13.04.2012

 

Görevi suistimal

 

Hiç acımıyorum…

Hiç bir şekilde etkilenmiyorum…

 

Çünkü görevini suistimal eden…

Yanlışı görüp, alakasız duran…

Vatanın pazarlanmasına kayıtsız kalan…

Kemalin neferiyiz diyen…

Ama kıçını kaldırmayan…

Kışlasında ve evinde rahatça oturan…

Benim gözümde sessiz şeytan!

                                                                         *

Allah şahidimdir…

Beni bilen bilir…

Hatırlı okuyucularımda artık anlamışlardır…

Belki de mesleğimin bir getirisi, açıkçası bilmiyorum…

Bir şey yazdığımda mutlaka araştırarak yazarım…

Bir konu hakkında en az iki fikir alır sonra bir yargıya varırım!

 

İletişim çağında dahi…

Mesleğim olsa bile…

Kitapları, kütüphanemi hiç bir şey ile değiştirmem!

 

Bu makaleyi hazırlamak için birtakım araştırmalarımda gözüme çarpan…

İlgimi çeken ve sizinde yararlanabileceğinizi düşündüğüm program ve ek bilgileri sizinle paylaşmayı bir görev bilirim. Ama bir ricam var…

Lütfen, insanız…

Hatasız kul olmaz!

Yanlış yerde tasarruf etmeyin…

Kitaba vereceğiniz paraya acımayın!

Okuyun ve “doğruyu” örgenin…

Doğru bildiğinizi, doğruluğundan emin olduğunuz bilgiyi paylaşın…

Paylaşın ki düzenbazlara fırsat vermeyelim…

Paylaşın ki başımızdaki düzenbazların foyalarını hep beraber meydana çıkaralım!

 

KUR'AN-I KERİM ve TÜRKÇE MEALİ

 

Bu programı hazırlayan arkadaşa ulaşamadım…

Her tarafta indirmek için fırsatınız var…

İçeriğine dokunmadan dosya ebadını küçültüp kurmaksızın kullanıma hazırladım. Kısa yoldan bir bilgiye ulaşmak için kullanınız ama gerçek kitabın yerini tutmayacağını unutmayarak!

 

Dört Kutsal Kitap

 

Not: Araştırmalarımda inanılmaz yorum ve içerik farklarına rastladım. Yanlış yerden bilgi edindiğinizde bu “bilginin” bilgisizlikle neticeleneceğine emin olabilirsiniz!

 

En kısa zamanda makaleme devam edeceğim    

                                                                         *

Tank kafalı sivil mi?

 

Postal, top ve tüfek…

Tank ve füze…

Gerekirse atom bombası…

Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır!

Ve bu sath-ı, misakı milli sınırlar içersinde tüm Türkiye’dir!

 

Bizler vatanı pazarlayanlar değil…

Vatanı müdafaa için kanını, canını ve malını ortaya koyanlarız…

Vatan lafla değil…

Yürekle, imanla ve silahla müdafaa edilir!

 

Eğer sizin kast ettiğiniz Tank kafalı siviler bizler oluyorsak…

Emin olun bundan şeref duyarız!

                                                                        ***

 

Yukarıdaki resimden de görülebileceği gibi kadının başını örtmesi salt Müslümanlığa özgü bir “görüş” değildir. Bir gün zamanım olursa bu konudaki araştırmalarımı da sizlerle paylaşacağım. İnanın çok şaşıracaksınız!

 

Adem babamız…

Havva anamız…

Cennetten kovulalı yaklaşık yedi bin yıl geçmiş, öyle hesaplıyor bilim…

Bu zamandan beri insanoğlu arayış içersinde…

Kaybettiğinin değerini kaybettikten sonra anlayan insan çaresiz…

Kâh bireysel, kâh toplu halde cennetin kapılarını zorlama gayretinde…

Ama toplu olarak ister Müslim, ister gayrimüslim olsun…

İster sözüm ona cemaatler altında, ister tarikat veya mezhep şeklinde…

Kalbin fıkhı birdir, çünkü gerçek olan birdir…

Mürşit ve mürid…

Sırat köprüsünden geçerken toplu olarak sorgulanmayacaklar…

Birey olarak, insan olarak yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını verecekler!

 

Yeri gelmişken değinmeden geçmek istemiyorum…

Yığınların yüzeyselliği ve bireyin benliği…

Buna karşılık felsefenin derinliği…

Yığın bunu anlamaz…

Birey anlatmak zorunda!

 

Eski Yunanı…

Eski Arabı severim…

Hatta hayranlık uyandıran bir şekilde…

Çünkü düşünen varlık(tı)…

Sanata, şiire, bilime değer verendi onalar!

 

Gelin ben size felsefeyle ilgili, felsefenin gücünü gösteren ve hatta coğrafyamızın bir ürünü olan bir “bilmece” sorayım:

   

İki bacak…

Dört bacaktan iyidir…

Ama…

Hiç bacak tek bacaktan da iyidir!

 

Hadi bakalım önümüzdeki günlerde bu felsefi anlayışın perde arkasını açıklayacağım. Bu felsefi anlayış yüzlerce yıldır benimsenen ve günümüz teknolojisi ve bilgisiyle teyit edilen bir anlayıştır.

 

Devam edecek

                                                                        ***

Yaradan…

Ne yaparsa doğru yapar…

Tanrı ne öğütlerse öğütlesin…

Arkasında mutlaka derin bir mana vardır…

Bir yazımda daha değinmiştim, hakikatlerin gizemini korumak gibi bir özelliği vardır ve insan hakikati arayarak bulmak zorundadır. Bu arayışta yüzeyselliğin yeri ve manası yoktur!

Genel anlamda yüzeyselliğin insan hayatında yeri olmamalı ve emin olun siyasette yüzeyselliğin hiç ama hiç yeri yoktur. Yüzeyselliği ilke edinmiş zihniyete buradan duyurulur!

 

Bugün biliyoruz ki, beyaz et (iki bacak) kırmızı etten (dört bacak) daha sağlıklıdır…

Bugün biliyoruz ki, balık (hiç bacak) mantardan (tek bacak) dahi daha faydalıdır. Ve bu felsefi derinlik, bu uzak görüşlülük, bu derin bilgi yüzlerce yıllık bir gelenek, bir anlayış olarak Çin’de tatbik edilmektedir. Çin imparatorluk mutfağı yüzlerce yıl bu anlayışla hazırlanmıştır. Yeri gelmişken birde zihniyetin o kadar övdüğü, yere göğe sığdıramadığı Osmanlıyı ve mutfağını hatırlayalım (…)  

İnsan çıktığı yeri inkâr etmemeli, aslını unutmamalı ama yapılan hataları da görüp tekrar etmemeli.

 

Allah oruç ibadetini farz kılınmıştır…

Ve oruç insan sağlığının vazgeçilmez unsurudur. Bu konuyu daha fazla açmak istemiyorum ama iki noktaya değinmeden de geçmeyeceğim. Allah adına tutulan oruçta…

Tabirimi mazur görün, caiz olan sahur ve iftarda hayvan gibi yemek yemek veya birçoğunun yaptığı gibi orucu uykuya tutturmak değildir!

Olamazda…

Böyle bir davranış oruç tutmanın tabiatına aykırıdır. İnsan sağlığı için tutulması gereken oruç konusunda ise sağlık (şifa) orucu hakkında araştırma yapmanızı tavsiye ederim.

 

Devam edecek

                                                                        ***

 

İktidardaki zihniyet ve bu zihniyetin temelini teşkil edenler, bir düşmanlık türküsünü tutturmuş gider. Kendi menfaatleri uğruna dini kullananlar, kökü ve Kuran-ı, Bakara ve Imrân suresini göz ardı eder… Ortak kökü unutanlar, unutturanlar, aldatan yalancılar Atatürk’e de düşmandırlar!

 

Baki olan, mesela Hz. İbrahim’i ve soyunu diğerlerinden üstün kılar…

 

Bugün bilim kanıtlamıştır ki Hz. İbrahim’den önce polyheism1 hâkimken, Hz. İbrahim’den sonra monotheism2 yayılmaya başlamıştır. Gerçi Tevrat’ta, İncil’de ve belki de Kuran-ı Kerim’de…

Hakkın kitapları yakından incelendiğinde uyumsuzluklar göze çarpmaktadır ama bu uyumsuzluklar yukarıda anlatmaya çalıştığım sebeplerden ötürüdür. İnsan elinin değdiği her şeyde, buna bu makaleyi de dâhil ediyorum, yanılma, yorum farkı ve hata payı vardır ve bu durum doğaldır çünkü bizler yalnızca birer insanız. Ama hatasız ve gerçek olan Hakkın kitaplarına felsefi açıdan bakıldığında, insan-ı kâmil3 ve güzel ahlakın esas olduğudur.

 

Her şey insan içindir. İyilikte, güzellikte ancak insanın insana ettiğini diğer canlılar birbirine etmez. İnsan fenalık ve kötülük yapmak için neredeyse hiç bir fırsatı kaçırmadığı gibi, fasetalıkta da üstüne kimseyi tanımamaktadır. “Maşallah” birbirimizin kafasını gözünü yarmak, öldürmek için elimize geçen her fırsatı değerlendiriyoruz. Bu durum Hz. Ademin çocuklarından (Mâide suresi 27-31) bu yana değişmemiştir. Bu konuda özellikle milletimizin “hünerlerini” vurgulamak faydalı olur diye düşünüyorum. Osmanlı Fetret devrini Yıldırım Beyazıt zamanında yaşarken, I Mehmet ile yeniden toparlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti “Fetret devrini” Atatürk’ün ölümüyle yaşamaya başlamıştır. Kardeşin - kardeşi dolandırdığı, “kardeş canına” kast ettiği “Taht” kavgası o günden bugüne sürmektedir ve daha ne kadar süreceğini de Allah bilir.

 

Fetret devri dedikte aklıma geldi, konumuzla ilgili olduğu için gelin sizinle kısaca bir isyancının felsefi yaklaşımına bakalım.

 

1. Çok tanrılık

2. Tek tanrılık

3. olgun insan

 

Devam edecek

                                                                        ***

Şeyh Bedreddin’in İslam anlayışı ve insana yaklaşımını 1200’lü yıllar Anadolu’sunda geliştirilen felsefe sisteminin, bu sistemin filizlerini 1400’lü yıllarda olgunlaştırdığını rahatlıkla söyleyebilir ve bu yaklaşımı şöyle özetleyebiliriz:

 

Bilgi ve akıl ile yanılmanın mümkün olmayacağını çünkü yanılmanın esasında bilgisizliğin yattığını, toprağın ve toprağın verdiği ürünlerin (yârin yanağından gayri) insanların ortak malı olduğunu, ister doğa - ister insan olsun gerçek kapsam ve boyutları doğrultusunda değerlendirilmesi gerektiğini – Allahın dahi insan yeteneğinde olmayanı isteyemeyeceğini – vurgulayan, eşitliğin ilkeselliğini ve her şeyin insanda bulunduğunu, toprak* ve din reformunu, insan aklının üstünlüğünü aynı zamanda ama insan aklının Tanrının büyüklüğünü kavraması için yeterli olmadığını, insanların hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyalarıyla sınırlayarak haksız rütbe, mal ve meşru olmayan para peşinde koşturmakla geçirdiğini bunları yaparken de Allaha ibadet ediyoruz sanında bulunduğunu,  namaz ve niyazın ahlakın düzeltilmesi – insanın içyüzünün arınması için bir vasıta olduğunu, Hakiki - samimi ibadetin hiçbir vakte, kayıt ve şarta bağlı olmadığını, kötü işlerle uğraşanın Hak’tan uzaklaştığını, İnsanların eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la kavuştuklarını savunmuştur.

 

Açıkça görülmektedir ki Hak dinleri insanlar arasında paylaşmayı, birliği ve eşitliği ilkeselleştirmiştir. İnsan çoğu konularda yaptığı gibi inanç konusunda da yüzeysel bir yaklaşım sergileyip gözle görülene eğilmiş (örneğin İslam da: sarık, çember sakal, çarşaf gibi) ama konunun derinliklerine inmekten kaçınmış, kısacası dine tefsir, tasavvuf ve felsefe yönünden yaklaşmamıştır. Bu bağlamda akla gelen soruyu da sormak istiyorum:

   

Allah katında kadın - erkek ayrımı olabilir mi?

           

İlahiyatçı değilim ama Yaratanın ayrım yapabileceğini hayal bile edemiyorum. Yukarıda belirtmediğim ama bilimin ispatladığı bir gerçek daha var…

Bu bulguya göre tüm Hak dinlerinde görülen ataerkillik, erkelerin inanç konularında daha etken bir işlev üstenmesi ve kadını bu konularda rakip ve tehlike olarak görmesinden kaynaklamaktadır. Şöyle bir düşünecek olur ve kendimize sorarsak:

 

Bir ana – baba evlatları arasında ayrım yapabilir mi?   

Yaptı diyelim; bu davranış hakkaniyete ve adalete sığar mı?

 

Ama Allah adildir ve Hakkın kendisidir! Bu konu kendi başına bir makaleye konu olacak kadar derin bir mevzudur. Bu yüzden biz kaldığımız yerden devam edelim…

Şeyh Bedreddin, Vahdet-i Vücud anlayışının doruğuna erişmiş bir kişi olarak eylemleriyle de bunu pekiştirmiştir. Yönetim anlayışı bunun en güzel örneğidir.

Geçmişten günümüze kadar var olan sömürü sistemi, sanayileşme devrimiyle bambaşka boyutlara erişmiştir. Yaşadığımız bu sıkıntılı günler buna örnektir (1857’de ilki, 1873, 1929, 2008 dünya ekonomik krizleri ve çoğu ABD kaynaklı). Daha önceki yazılarımda da bu benzetmeyi yapmıştım, tüm Hak dinlerinde Komünist, en azından ama sosyalist bir altyapıya benzer fikirlere rastlayabilmekteyiz (birlik, eşitlik, paylaşmak gibi) . Ancak kapitalist sistem insanların yüzeyselliğinden ve bilgisizliğinden de yararlanarak komünizmi dinsizlik olarak ilan etmişlerdir. Bir yere kadar bu doğrudur da ama özellikle batıda kilisenin insanları nedenli sömürdüğünü…    

Din adına, insanın insana çektirdiği eziyetleri ve dönüp dolaşıp dini bir şekilde paraya bağlayarak sömürdüğünü göz ardı edersek! Karl Marx’ın deyimi ile: din halkın (kitlelerin, yığınların) afyonudur  

 

Dün batıda öyleydi de bugün durum Türkiye’de farklı mı?

 

Buyurun buradan yakın…

Allah, Peygamber ve Kuran diye diye…

Halkın kafasını uyuşturan ve şimdi de bilmem kimlerin ceplerini dolduran kimler?

Sanki onlar bilmiyorlar, Allah ve kul arasına girilemeyeceğini!?

Kafası uyuşanın gözleri bulanık görür…

Bütün mesele bundan ibaret!

 

Şeyh Bedreddin Destanı

 

"Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
yarin yanağından gayri her şeyde
her yerde
hep beraber
diyebilmek için
on binler verdi sekiz binini..."

                               Nâzım Hikmet

 

*Atatürk’ün isteyip de yapamadığı tek şey, çünkü ömrü vefa etmemiştir

 

Devam edecek

                                                                        ***

Din üzerinden kafa uyuşturmak geleneksel bir yöntem olarak ne kadar makbulse de…

Çağımızda kafa uyuşturmanın bir başka yolu insanda kimlik bunalımı yaratmaktır. Psikologlara göre insan kimlik arayışına önce ben ne ve kim değilim diye başlarmış…

Bu tanımlamayı yapabilmek için kim olmadığını öğrenmek, kim olduğunu bulmaya yararmış!

Buraya kadar her şey iyi güzel de…

Şüyuu vukuundan beter olan bu durum, bu psikolojik “oyun”…

Yılgın, hakkı yenilmişlik telaşına kapılan “serseriler” üzerinde yapacağı etkinin iyi hesaplanması gerekmez miydi!? Çünkü böylelerin ne yapacağı belli olmaz!

Bu kaygıya kapılanlara karşı gösterilen sertlik, hırslarını kudurganlığa çıkarabilir. Nitekim de böyle olmuştur. Örnek mi istiyorsunuz?

 

Alın size PKK…

Alın size hırsına yenik düşen pazarlamacılar pazarlamacısı, kuduruk Recep Tayyip Erdoğan!

 

Geçmişin hatalarından öğrenmek, gereken dersleri çıkarmak, gelecekte bu hatalara düşmemizi engelleyebilir. Okuyucularıma bir soru sormak istiyorum:

 

AKP’nin ve geçmişteki emsallerinin din üzerinden prim yaptığını sanırım hepimiz biliyoruz…

Geçmiş yıllarda yaşadığımız…

Körüklendikçe körüklenen, yoğunlaşan sis perdesinin ardında yatan kimlik bunalımının perde arkasını artık anlayabiliyor musunuz?

 

Allah var yukarıda…

Eğri oturup doğru konuşmak lazım…

Hakkında çok şey yazıp çizdim ama hakkını teslim etmem lazım, Recep Tayyip Erdoğan; böl ve yönet siyaseti konusunda gerçekten bir usta!

 

Diğerlerine gelince…

Hani vurgulayarak, abartarak diyorlar ya…

Ben Müslüman’ım, Hıristiyan’ım, Yahudi’yim…

Kürt kimliği, yok efendim anadilde eğitim, özerklik, ıvır zıvır isteyen…

Silahı alıp dağa çıkan ve masum insanların kanına giren…

Yok ben Laz’ım, Çerkez’im, Türk’üm, Kürt’üm falan…

Hani ırkçı (kafatasçı), bağnaz o zihniyet var ya…

Onlara buradan seslenmek istiyorum…

 

Aç…

Önce kitapları aç ve oku…

Allah ve Peygamberlerinin demek istediğini anlamaya çalış…

Ondan sonra tekrar kıçının üstüne otur ve oku…

Anadolu medeniyetlerini oku…

Yunus Emre, Fuzûlî, Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş-ı Veli mesela…

Anadolu kültürünü özümse…

Dolu dolu Anadolu ne demek anla…

Bu toprakların özünü yüreğinin her kıvrımında his et…

Atatürk ve arkadaşlarının ne uğruna mücadele etiklerini anla…

Ondan sonra karşıma çık, konuşalım!

 

Devam edecek…

                                                                        ***

19.03.2012

Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış

Hep dedim…

Ama inanmadınız…

İşte belgeleriyle bu zihniyetin yalanları. Şerefli ordumuzu karalayan, Müslüman’ım diye ortada dolaşan YALANCILARIN marifetleri bir bir ortaya çıkmaya başladı…

Göreceksiniz pek yakında ekonomik yalanları da böyle patlak verecek. Raporların ebadını küçültüm ve rapor içi arama yapabileceğiniz şekilde düzenledim.

 

Balyoz’un sahteliği bilirkişilerce kanıtlandı!!!

1.Rapor

2.Rapor

3.Rapor

 

Orijinal halini buradan indirebilirsiniz

                                                                        ***

21.04.2012

 

Ayten Alpman

 

Allah rahmet eylesin...

Çağdaş Tük kadınının emsalsiz örneği…  

Vatan ve millet sevgisinin unutulmaz sesi…

Mekânın cennet olsun…

Başta ailesi olmak üzere hepimizin başı sağ olsun…

Sizi her zaman saygı ve sevgiyle anacağız.

                                                                        ***

 

Kalemle…

Bilmediğini öğreteni anlamak için...

“zorunlu” olarak okumayı öğrenmek gerekmez mi?

Allah sırf erkeklere mi oku diye emir etmiştir?

Kuran-ı Kerimin neresinde sırf erkekler okusun diye yazıyor?

Özellikle Müslüman’ım iddiasında bulunan bir zihniyetin “yönetimi” altında okuma ve yazmaya daha büyük bir önem verilmesi gerekmez miydi?

Bangır bangır laf ebeliği yapan…

Ağzından çıkanı kulağı duymayan zübük zade

İşine gelemediği için son sınavlarda 0 (sıfır) çeken / alan örgenci sayısını da göz ardı etmekten çekinmiyor…

Çağımızda nicelik mi, nitelik mi önemli?

Sahi ya unuttum…

Milli eğitim onların sorumluluğu altında değil(di)…

Hadi milli eğitimden geçtim…

Üç çocuk yap diye emir verirken…

Milletin mahremine burnunu sokan…

Kendini bilmez zübük…

Oy uğruna…

Aferin budalası gibi…

İsrail’e çata dursun…

Hz. Musa ve Tevrat (eski ahit)…

Ve Yahudilerin Tevrat’ıdır insanlığa tek tanrılığı kabul ettiren!

İncil (yeni ahit) ve Kuran-ı Kerimin, Tevrat’ı esas aldığını bilmiyor mu?

Bana inanmıyor musunuz?

Sorgulamak, inanmamak en doğal haknız, araştırın ve örgenin…

Bu heriflere İmam Hatip okullarında ne öğretiyorlar acaba?

Kuran-ı Kerim sağdan sola doğru okunur…

Diyeceksiniz ki Araplar sağdan sola doğru okuyor…

Arap yarımadasında ta Babillilerden bu yana…

Gelip geçen bunca medeniyetler içersinde Mısır medeniyeti…

Peki, Mısır hiyerogliflerin sağdan sola doğru okuduğunu biliyor muydunuz?

Arkeoloji bugün itibarıyla Hz. Dâvud’un varlığını kanıtlamış bulunmaktadır…

Tıpkı insanlığın ortak hafızasına kazınan, Nuh tufanının gerçekten yaşandığını kanıtladığı gibi…

Ne yazık ki…

Öğrenme ve okuma özürlü zihniyet…

Müslüman’ım derken…

Ağzıyla iman, kalbiyle inkâr ettiğinin farkında değil…

Oğullarını sünnet ettirirken…

Neden sünnet ettirdiğini, sünnetin neye dayanarak yapıldığını bilmiyor…

Kurban keserken, kurbanın manasını bilmediği için kurbanlıkları sopalarla, tekmelerle dövüyor…

Bilmemek ayıp değildir, ayıp olan öğrenmemektir!

Ve Allah emir buyurdu…

Hz. İbrahim yerine getirdi!

Bilmem anlatabiliyor muyum?

 

Devam edecek

                                                                        ***

24.04.2012

 

Fransız seçimlerinin ardından

 

Sözlerime başlamadan tüm Atatürk milliyetçilerine, özgürlüğü ve bağımsızlığı ilke edinmişlere seslenmek istiyorum…

 

Bundan bir kaç hafta önce İstanbul’da gerçekleşen Erdoğan – Google görüşmesi meyvelerini vermeye başladı.

 

Gurbuz.net gibi eleştirel siteler…

Önder Gürbüz gibi idealistler…

Google arama motorunda “kaybolmaya” başladı!

Ama merak etmeyin arkadaşlar bir bileşimci olarak ne benim sesimin, ne de sizlerin sesinizin kesilmesine izin vermeyeceğim! En kısa zamanda karşı önlem makalemi yazıp bu girişimi “başarısız” kılmaya kararlıyım. Tek başına bir şey yapamayız ama birlikte hareket ettiğimizde inanılmaz sonuçlar alabiliriz. Makaleyi hazırlayana kadar karşı önlem paketinin en etkili adımlarından biri olarak hepinizi Google boykotuna davet etmek istiyorum. Ticari bir işletmenin can damarı müşterileridir. Eşiniz, dostunuz, tanıdığınız tüm şahısları bu boykota davet edin. Eğer dilbilginiz ve zamanınız müsaitse bu gelişmeleri yabancı dilde yazıp bloğunuzdan, sitenizden yayınlayarak okuyucularınızdan destek isteyiniz!    

 

Ömrünün yarısından çok fazlasını Avrupa da geçirmiş ve siyaset ile yakından ilgilenen bir insan olarak sizlerle gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. “Türkiyeliler iktidarını”, dünkü 23 Nisan “kutlamalarını”,  gittikçe yozlaşan ve Atatürk ilke ve inkılâplarından uzaklaşan milletimizi bir yana bırakarak Avrupa’ya bir bakalım.

 

- Silvio Berlusconi, ahlaki, siyasi ve ticari yönden tartışmalı bir kişiliğe sahipken artık yok!

- Üç dönem üst üste yaşadığı seçim zaferlerinden sonra soldan, sağa doğru bir kayma yaşayan İngiltere…

- Dengeler ülkesi Almanya’ya baktığımızda gittikçe yükselen bir sağ potansiyel…

- Beklentilerin aksine Fransa seçimlerinde yükselen bir muhafazakâr anlayış görebiliyoruz……

 

Nikolas Sarkozy beklentilere cevaben ilk turda seçimleri kazanamadı…

Yönetim anlayışı ile Padişah I Recep ile aynı klasmanda oynayan, acımasız,  pervasız, takipçi ve hedefe yönelik kararlı adımlar atan bir kişiliğe sahip. Tayyip gibi siyaset yelpazesinin en çirkin, en atılmayacak adımlarını dahi atmaktan çekinmeyen bir insan. Tıpkı RTE gibi yanardöner bir fırıldak!

Ve bu fırıldak anında, daha seçim akşamında sonuçlar açıklanır açıklanmaz sağa kayarak oy avcılığına çıktı!

    

Çıkarmamız gereken ders:

 

Hırslı, ihtiraslarına yenik düşen bir insandan…

Hele bu insan bir siyasetçiyse…

Kork…

Kork ve kaç arkadaş…

Oy avcılarının, oy uğruna veremeyeceği söz, yapamayacağı hiç bir şey yoktur bu dünyada!

                                                                        ***

25.04.2012

 

Feryat, figan

 

Başta Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere buradan tüm siyasetçilere seslenmek istiyorum:

 

Yağdı yağmur, çaktı şimşek, sen filozof mu oldun bre eşek!

 

Önce ağzınızı sonra kendinizi toplayınız! Bu cümleyi kurarken bir önceki cümlem için özür dilerim ama anlaşılan bu insanlar başka dilden anlamıyorlar. İnsanların artık zırva dinlemeye tahammüllü kalmadı, özellikle son 10 sene içersinde siyaset vatandaşı sahipsiz bıraktı. “Tanrım benim bir gözümü çıkar ama hasmımın iki gözü birden çıksın” anlayışı ile siyaset yapılırda vatanın, milletin huzuru ve refahı sağlanabilir mi?

 

Sizi bilmem ama bunca açılım, saçılım, özelleştirme ve ileri demokratikleşmeden sonra benim bir normalleşme sürecine ihtiyacım var.

 

Toplum ve siyasetteki gittikçe çetrefilleşen tahammülsüzlük…

Gençliğin gidip de geri gelmediği gibi…

Bizlerin kan kusup, kızılcık şerbeti içtik dediğimiz sürece…   

Tırtıldan kelebeğe değil…

Hayatımızın kâbusa dönüşmesi kaçınılmazdır. AKP hiç bir zaman merkez partisi olamaz çünkü merkezin içini boşaltılar. Millet kutuplara ayrıldı. On sene önce iyi kötü bir orta sınıf tabiri varken, artık ya ultra zengin, yada süper fakir var!

 

Sivil iradenin askere darbesi…

Sipariş üzerine yapılan açılım…

Milli birlik fikri yerine etnik ayrım…

Çıkar ilişkileri…

Milli servetin ve kasaların peşkeş çekilmesi…

Çizilen garip tablolar...

İdari zafiyetin, adli zafiyetti gittikçe açığa çıkarması…

Gün geçtikçe kaybolan güven ve ömür törpüsü ceberut devlet algısı…

Devrim ve geleneksel değerler dengesizliği…

Göz önüne perde çekilmesi…

İşsizliği meslek edinenlerin işsizlikten sonrasının, işsizlikten öncesi olması…

Kele koltuk turizmi…

Biriktirilmiş kinin, intikam duygusuyla açığa çıkması…

Türk kimliğini yozlaştırmak suretiyle ümmet kimliğini öne çıkarma çabaları…

Ki…

Bilirsiniz, sahibi olmayan değneksiz köyde köpekler çok olur!

 

Mesele,

Türkiye’de doğu tip devletle, batı tipi cumhuriyeti birleştirebiliyor muyuz…

İleri demokratikleşme sürecinde devletin korunup kollanmasından öte, Atatürk ve arkadaşlarının kurmuş olduğu, cumhuriyet temeli üzerine oturtulan laik ve sosyal bir hukuk devletinin savunulma meselesidir!

                                                                        ***

26.04.2012

 

Uşak

 

Dün haberleri dinlediniz mi?

Kızıyorlar uşak ve hizmetçi tabirlerini kullandığım zaman…

Neymiş, Suriye sınır ihlallerine devam ederse NATO üyesi olarak saldırıya uğradığını…

NATO’dan antlaşma gereği destek isteyeceğini ıvır - zıvır, falan – filan vs.

Kardeşim babanda mı uşaktı senin?

Öyle olmalı ki…

Öyle olmasa bu şekilde davranmazdın!

 

Minareyi çalan, kılıfı hazırlarmış…

 

Şerefli Türk ordusunda…

Peygamber ocağında Mehmetçiği yönetecek adam bırakmadın…

Anladık…

Bir ihtimal bu yüzden böyle davranmak zorunda kaldığını varsaysak bile…

Ulan sen 75 milyonun hepsini mi salak yerine koymaya çalışıyorsun?

 

Batılı devletler…

Manevi baban olan AB(D) için…

Kılıf hazırlığında olduğunu bilmiyor muyuz sanıyorsun?

                                                                        ***

 

Her şeyin Allah ile başladığına…

Her şeyin Allah ile son bulacağına inanırız…

Ancak mezhep sapkınları…

Hak dinlerinin öğretisinden maada…

Kural ve kaidelerin yorumlanmasında aşırı uçlara kaymasıyla nazariyatlarında kadın “düşmanlığı” oluşmuştur. Sizce bu “insanlar” neden kadını hor görürler, neden kadına düşmandırlar, neden kadına ikinci sınıf insan muamelesini reva görürler?

 

Muhtemel bir açıklamayı şu şekilde yapabiliriz:

 

İnsanlığın ortak şuurunda yatan Âdem ve Havva paranoyasında.

 

Madem Havva anamız, Âdem babamızın kaburgasından yaratılmıştır…

O halde erkek, kadından üstündür!

Madem Havva anamız, o meşhur yılan vasıtasıyla Âdem babamıza yasak meyveden yedirmeyi başarmıştır…

O halde kadın tehlikeli bir yılandır ve başı daima ezilmelidir!

 

Tüm kötülüklerin anası akılsız cehalettir!

Havva anamız yasak meyveyi sunmuştur…

Peki, Âdem babamız neden bu meyveyi yemiştir?

Biri suçluysa, ötekinin hiç mi suçu yoktur?

Yaradan’ın adaletine bak ve anla, Allah ikisini de cennetten kovmuştur!

 

Bu mantığı neye benzetiyorum biliyor musunuz?

Kadından tahrik olduğunu öne süren ve kadınların kapanmasını isteyen zibidilerin mantıksızlığına!

Sen bilmem nene sahip olamıyorsan…

Sen özgüvenden yoksunsan…

Kadın seni nasıl günaha soksun?

Senin zaten aklın fikrin bilmem nenede!

 

Ve…

Her şeyin Allah ile başladığına…

Her şeyin Allah ile son bulacağına inanırız…

Allah insanı tüm canlılardan üstün tutarak yaratmıştır…

Allah insana iyiyi ve kötüyü ayırt edebilme kabiliyeti ve “kılavuzlar” vermiştir…

Allah insanı aldanma diye uyarmıştır…

Allah kalem tutmayı ve okumayı önermiştir…

Allah dünyayı insanın emrine ve hizmetine sunmuştur…

Allah senin için daha ne yapsın?

 

Sen kitapların öğretisine…

Sen İslam’ın özü olan pırıl pırıl ahlak yerine…

Sen kalem tutup, okuyup öğretmek yerine…

Sen Allahın sana sunmuş olduğu en büyük nimetlerden biri olan aklını kullanmak yerine…

Akılsızlığı, ahlaksızlığı, sapkın hurafe ve dini inançları kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan kötülere inanmayı tercih ediyorsan…

Allah senin için daha ne yapsın?

 

Tüm kutsal hak dinlerinin ortak özü olan insan ve insanın güzel ahlaka yönelmesidir…

Gel kardeşim katıl bize…

Doğru olandan, doğru yoldan şaşma…

Allaha giden yol kin ve nefretten, kötü sözden, kem gözden geçmez!

 

Bak Allah, Peygamber ve Kuran-ı Kerim diye diye…

Ne hale getirdiler memleketi…

Bak ve gör, oku ve anlamaya çalış…

Dini duygularını istismar eden ne seni…

Ne evladını, nede torunlarını düşünür…

Allah yaratığı kuluna…

Diğer tüm varlıklardan üsttün tutuğu kuluna eziyet eder mi?

Aç kitapları ve oku…

Emirlerini harfiyen yerine getirmeye çalış…

Çalış ama emirlerine yenilerini ekleme cüretini gösterme…

Gösterene aldanma!

 

Devam edecek…

                                                                        ***

28.04.2012

 

Kasımpaşa ağzı ile…

 

Bunca seneden beri yazarçizerim…

Yok arkadaş…

Derdimi anlatamadım. Madem milletimiz, siyasetçilerimiz Kasımpaşa ağzından başka dil anlamıyorlar…

Meramımı birde Kasımpaşa ağzıyla anlatarak denemek istiyorum!

Özbeöz İstanbulluyum…

Ailem nesillerdir İstanbul da yaşıyor ama inanın Kasımpaşa gibi “nezih” semtlerle uzaktan yakından ilgim olmadı. Buna rağmen Kasımpaşa ağzıyla derdimi anlatmaya çalışacağım…

Estetik ve kibarlıktan uzak bir yazış şekli olduğu için…

Peşin peşin özür dileyerek…

Deneme amaçlı bu yazıyı 18 yaş altı okuyucularımın okumamasını rica ediyorum. Başlığından da anlaşılacağı gibi bundan sonra yazacaklarım “biraz” ayıp kaçacak ama kullandığım deyimlerin anlamını da açıklamak suretiyle kendimi “af” ettirmek istiyorum.

 

Recep Tayyip Erdoğan tarafından sikile sikile1

Recep Tayyip Erdoğan müptelası1 olan milletimize…

 

Akçeyle Kazıklama Partisi 2001 yılında Recep Tayyip Erdoğan tarafından kurulduğundan beri…

 

CHP’yi bok diye sıçan, MHP ve BDP’nin ağzını cart diye ayıran…

Alışmaya başladığımız güzide mahalle karısı ağzı ile bizlere hitap eden…

Öfkeyi, kini ve nefreti hitabet sanatı, sanatın kendisini ucube sayan…

Azimle sıçarak mermeri bile delen2

Zaman kötü, kolla göttü3 diyerek bizleri uyaran…

Adı ulu, götü kuru4 Recep Tayyip Erdoğan…

 

Elin sikini görmeyen, kendi sikini piyade tüfeği sanarmiş5 misali…

Siki taşşağında, götü trampet çalıyor6 milletin…

Anca eşek öle…

Ters döne…

Siki güneş göre7!

 

Paçoz8 zihniyet…

Yeni gelinin sike sarıldığı gibi9

Milletin gerçek sorunlarına eğilmekten kaçınıyor…

Bunun yerine göte girmiş şemsiyenin10 açılamayacağı…

Sikilmiş götün avukatı11 gibi dava peşinde…

Kertenkele sikiyor bacısını, bizden çıkarıyor acısını12 misali…

Sanki bilmez…

Göte giren semiyse açılmaz…

Açılsa da çıkmaz…

Çıksa da artık yağmurdan korumaz…

Geçmişe mazi, sikilmişe gazi derler13!

 

Unutma…

Verme sikini ellere, sonra vurusun götünü yerlere14

Yamuk yapma yetime, gelir koyar götüne…

Sen üzme tatlı canını, okşa dur patlıcanı15

Biliyorsun üçtür benim niyazım; sırtım, sikim, boğazım16

Çünkü Türküm, Türkün aklı, ya kaçarken yada sıçarken başına gelir17!

 

Söz vermek, göt vermeye benzemez…

Ustayım dese de inanma…

Acemi nalbant gibi kâh nalına vurur, kâh mıhına18

Sakın sikimden aşağı Kasımpaşa19 deme…

Abdestsiz sofuya namaz dayanmaz20!

 

 

1 Açıklamaya gerek yok sanırım

2 Azmeden eninde sonunda muradına erer

3 Açıklamaya gerek yok sanırım

4 ünü fazla, fakat sanılanın tam aksinde olan insan

5 kibarca: el yumruğu yemeyen kendi yumruğunu balyoz sanırmış. Ancak burada farkı bilmeyen farklılıklardan haberi olmayan manasında kullanılmıştır.

6 Mutluluk halinin en uç noktası, umurunda olmaması

7 Açıklamaya gerek yok sanırım. Doğrusu eşek ölecek, ters dönecek, siki güneş görecek

8 Elini eteğini toplayamayan

9 çekingen davranmak anlamında kullanılmıştır

10 Açıklamaya gerek yok sanırım

11 bundan sonra ne yapsan boş anlamında

12 Açıklamaya gerek yok sanırım

13 Açıklamaya gerek yok sanırım

14 Açıklamaya gerek yok sanırım

15 Keyfine bak anlamında

16 Açıklamaya gerek yok sanırım

17 Eski bir deyimdir ve bence bizleri gayet güzel tarif ediyor

18 Söylediği sözlerle yaptığı işler arasında tutarlılık yoktur. Bunu da genellikle bilmeyerek yapar anlamında bir söz
19
Bana ne

20 bir işin gereklerini yerine getirmeyen, baştan savma yapan kişi için o iş çok kolaydır. Niceliksel olarak çok fazla iş yapılabilir fakat nitelikte yapılan kalitesizdir, yararı olmaz anlamına gelen atasözü.

                                                                        ***

30.04.2012

 

Yazıklar olsun bize

 

Bu satırları yazarken Almanya’da saat 12.15 gösteriyordu…

Site raporları sunucu tarafından daha yeni yayınlandı!

Hafta sonu olmasına rağmen…

İnanmıyorum, inanmak istemiyorum…

 

Demek ki…

Türkiye’de “resmi dilde” yazıldığında…

Belden aşağı terimler kullanıldığında gerçekten insanlar kulak veriyormuş!

Ayıp, ayıp gerçekten ayıp…

Ne oldu bize böyle?

 

Baldırı çıplak vatan hainleri boşa kürek çekmiyormuş…

Atatürkçü gâvuru temizlemenin sevabına girenler…

Bilinçli hareket ediyormuş meğer…

 

Eğriye eğri, doğruya doğru demek yetmiyormuş!

 

Eminim bu dünyada…

Başka bir ülkede bu mukayese kabul etmez durum yaşanmıyordur!

 

Allah rızası için…

Kim eğri kim doğru bu memlekete…

Anlayan varsa bana da anlatsa sevabına!

                                                                        ***

01.05.2012

 

Sonbahar…

Ağaçlar o yemyeşil takım elbiselerini, atlın ve bakır karışımı giysileriyle değiştirme telaşında. Yer, gök sanki atlın ve bakır rengi yaprakların istilasına uğramış durumdaydı. Kamyonlar ağır ağır virajlı yokuşu tırmanırken, otomobiller vın diye yanlarından geçiyordu. Hava yağmurlu olmasına rağmen atlın ve bakır karışımı renk almış yapraklar, süratle geçen arabalar sayesinde havada uçuşuyordu…

 

Akşam olmuştu…

Daha yeni evlenmişlerdi. Oğulları henüz bir buçuk yaşındaydı. Hayata daha yeni atılmalarına rağmen oğlanın anne ve babası sayesinde, dört dörtlük döşenmiş bir eve ve spor bir arabaya sahiptiler. İki sene önce tanışmış, birbirlerini severek evlenmişlerdi. O kısacık iki sene içersine nede çok çılgınlıklar sığdırmışlardı. Sanki dünya kollarını açmış onları bekliyordu…

Konumları son derece elverişli olduğu için günübirliğine de olsa Avrupa kazan, onlar kepçe gezmedikleri yer bırakmamışlardı. Genç delinin tekiydi, kızcağız çaresiz ona ayak uyduruyordu. Sabah erkenden kalkıp sırf bir kahve içmek için Paris’e gittikleri gibi, bir akşam yemeği için yüzlerce kilometre yol gidebiliyorlardı. Mutluydular…

Her genç çift gibi umutluydular…

Oğullarını okutup, evlendirecek…

Erken yaşta torun topuz sahibi olacaklardı!

 

Babaanne ağır bir hastalıktan kalkmış ölüm kalım mücadelesi verdiği için 24 yaşındaki genç, işten çıkmış her akşam yaptığı gibi önce eşini işten alıyor, sonrada oğlunu kaynanasından alarak evlerinin yolunu tutuyordu. O akşam üstü yağmurdan ıslanmış, o atlın ve bakır karışımı yapraklar yok mu, ah o yapraklar…

 

Kahpe felek, yağmurdan ıslanmış o atlın ve bakır karışımı yapraklardan ağını örmüş pusuda bekliyordu!

 

Yol virajlı ve kaygandı…

İki şerit dağın zirvesine çıkarken bir şerit aşağıya iniyordu. Genelde süratli araba kullanırdı. Öyle ki,

bir keresinde İstanbul’a gitmek için 2674 kilometre yolu 24 saatin altında kat etmişlerdi. Bundan yirmi sene önceki yol durumlarını düşünecek olursak gerçekten hızlı bir yolculuk yapmışlardı. Ama o günü, yolların kaygan olmasından dolayı sol şeritte hız sınırlaması dolaylarında yol alıyorlardı.

 

Birden nasıl olduysa…

Araba kontrolden çıkarak karşı şeride geçiyor ve korkuluklara çarparak durma noktasına geliyordu ki, olanlar oldu!

Çarpma şiddetliydi üçünün de yaralanma olasılığı çok yüksekti. Ama alınyazıları farklı yazılmış…

Kaderin kötü cilvesi üç insan ve iki aile için kötü bir sürpriz hazırlamıştı. Eğer o anda yukarıdan aşağı doğru seyir halinde olan iki araba olmasaydı, muhtemelen üçü de kazayı yaralanarak atlatacaktı ki olmadı, olmadı. Yazgı, Azrail’i görevlendirmişti…

Yukarıdan aşağı doğru seyir halinde olan ilk araba hızla kazazedelere çarpacak…

Kazazede arabayı havalandıracak…

Vuran vurduğu arabanın altından geçecek…

Kazazede araba zemine çakılacak…

Sonrada kazazede araba ikinci arabanın kaportası üzerinde düşecek…

Bir şekilde ters dönecek ve orta şeritte öylece kalacaktı. Bir filmin senaryosundan alınmış bir sahne mi? Hayır, hayatın ta kendisi!

Çarpmanın şiddeti ile genç adamın eşinin boynu kırılacak ve olay yerinde vefat edecekti. Oğulları arabadan fırlamış, çok ağır bir beyin kanaması ve ağır kırıklarla yol üzerinde yatıyordu…

Karanlık, zifiri karanlık, kapkara…

Ve sanki gaipten gelen sesler…

 

İkisi de ölmüş…

 

Genç adamın kazaya dair hatırladığı tek şey…

O gaipten gelen ses ve o sesin beyninde çınlaması. Sol elini ağzına götürüp yumruğunu ısırması…

İkisi de ölmüş…

İkisi de ölmüş…

İkisi de ölmüş…

Isırıyor, öyle ısırıyor ki aradan yirmi üç sene geçmesine rağmen sol elinde, o günün “hatırası” diş izlerini hala taşıyor, genç adam kendinden geçiyordu…

 

Nasıl olur nasıl?

Eşi ve oğlu emniyet kemeriyle bağlanmıştı, kendisi emniyet kemerini hiç bir zaman bağlamazdı…

Akordeon haline gelen arabadan nasıl olurda canlı çıkmıştı. Canlı mı?

 

Hayır, o günden beri canlı bir cesetti kendisi!

 

Bir gün, bir gün…

Tek bir gün olsun ki rahmetli eşi ve oğlunu anmadığı, onlara dua etmediği tek bir gün olsun…

Yok!

Yoktu, olamazdı da…

Nasıl olsun ki…

Vicdan azabı…

Hasret…

Ve kendini suçlamalar buna müsaade etmiyordu.

 

Savcı haklıydı…

Yaşarda kendisine gelirse, kendisine ayriyeten bir ceza verilmesi gerekmiyordu!?

Yaşadıkları ve daha yaşayacakları cezanın kendisiydi ve müebbetti!

 

                                                                         * 

03.05.2012

 

Boya, badana

 

Boya, badana ile…

Viranenin, virane olduğu gerçeğini bir yere kadar saklayabilirsin. Ancak boya, badana bile viranenin virane olduğu gerçeğini ilelebet saklayamaz. Gerçekler eninde sonunda gün yüzüne çıkar.

Sütten zehirlenen örgenciler örneğinde olduğu gibi!

 

                                                                         * 

 

Aradan haftalar, aylar geçmişti…

41 yaşındaki kadın, yoğun bakımda çok şiddetli titreme nöbetleri geçiren, sayıklayan, sayıklarken helikopterlerden, cankurtaranlardan, ondan bundan bahis eden oğlunun yanına usulca oturmuş, yana yakıla Kuran-ı Kerim okuyordu. Oda kapısı hafif aralıktı…

Hastane papazı kapı aralığından kadının duasını duymuş, merak etmiş, bir süre kadını kapı aralığından izledikten sonra dayanamamış odaya girmişti.

 

Bu dualara, bir annenin bu dualarına Tanrı mutlaka cevap verecektir, göreceksin oğlun yaşayacak!”

 

Diye teselli etmeye çalışmıştı. Ah anne, keşke duaların kabul olmasaydı! Ölümü, öleceği günü iple çeken bir insan yaşasa ne olur, yaşamasa ne olur?

 

Baba, oğlunu bu şekilde görmeye dayanamadığı için nadiren odaya giriyordu. Kaza öncesi iki kalp krizi geçirmişti, bir üçüncüsü ölümü olacaktı. Aşağıda eşini beklerken hem dua ediyor hem de eşinin metanetine hayran kalıyordu. Nasıl kamasın ki?

Kadın, bir yandan ağır kansere direniyor, öte yandan gencecik yaşta ölen gelinine gözyaşları döküyor, yas tutuyor, akabinde kâh oğlunun, kâh torunun başında dua ediyordu. Ki…

Oğlu Frankfurt üniversite hastanesinde, torunu Mainz üniversite hastanesinde yatıyordu. İki hastane arasındaki mesafe yaklaşık 42 kilometreydi.

 

Ve papazın bu teskin edici sözlerini dinleyen kadın gözlerini yumuyor ve son zamanlarda yaşadığı kâbus dolu günler bir film şeridi gibi tekrar, tekrar göz önüne geliyordu. O can alıcı, o kulak tırmalayıcı cankurtaran sirenleri yok mu?

Ve o sirenleri duyduğu anda içine düşen kuşku…

Zaten önsezileri kuvvetli bir insandı…

Çocukların eve gelme zamanıydı…

Art arda giden cankurtaranlar ve sirenlerinin çiğliği ile birlikte his ettiği ürperti…

Nasıl ve ne şartlar altında kaza mahalline ulaştığını hatırlamadığı halde hiç bir zaman unutamayacağı o sahne!

 

Helikopterler kaza mahalline inmiş, pervanelerin çıkardığı ses korkunç sahneye hakimdi…

İtfaiye, polis arabaları…

Cankurtaranlar…

Bağrış çağırışlar…

Telaşlı koşuşturmalar…

Ve cenaze arabası!

 

12 yaşında küçük kızını evde unutmuştu…

Yavrucak abisine, yengesine ve yeğinine bir şeyler oldu diye hüngür hüngür ağlıyordu. Alman komşular küçük kıza sahip çıkıyor, aralarında duyduk duymadık kimseyi bırakmayarak ellerinden geleni artlarına koymuyorlardı. Taziyeye gelende oldu, anne ve babaya teselli vermek için, onlarla birlikte ağlamak için gelende…

Günlerce açık veya zarflara koyularak aileye para yardımında bulundular. Almancaları yeterli olmadığını düşündükleri için yardıma koşanları mı istersiniz, buket buket çiçek getirenleri, yiyecek içecek getirenleri mi? İstisnasız hiç biri ama hiç biri bu felaketi yaşayanların Müslüman bir aile olduğunu unutmadılar. Ne demek istediğimi anlamışsınızdır her halde. Kara haber Türkler, Kürtler ve Ermeni asılılar arasında da duyulmuştu…

Sağ olsunlar onlarda ellerinden geleni artlarına koymamışlardı. Hepsi insan evladıydı…

İnsan olduklarını, insan olmanın en güzel örneğini sergileyerek gösterdiler.

 

Burada anlattıklarıma bir nokta koymak istiyorum. Belki bir gün devamını yazarım. Şimdi kendinize soruyorsunuzdur, durduk yere tüm bunları neden yazdı diye. Sözlerime en kısa zamanda devam edeceğim.

                                                                         * 

Bu yaşanmış örnekten de anlaşılacağı gibi insan olmanın gereği ne Müslümanlık, ne Hıristiyanlık nede Yahudilik şartına bağlıdır. Yardımlaşma, kederi ve sevinci paylaşma öncelikle insan olmayı gerektiriyor.

 

İnsan gibi insan olmak için…

Keza…

Allaha inanan onun yolunda olan olmak için, önce insan olmak şarttır. İnsani duyguları yüreğinde taşımak, ahlaklı, adil olmak, tevazu göstermek iman eden bir insanın nişanıdır. Allahın bizden beklediği mülayim veya kaskatı bir dindarlık değildir. İman sahibi olduğumuzu göstermek için ulu orta sakalı, sarıklı, çarşaflı vede peçeli dolaşmamız gerekmiyor! İman sahibi olduğumuzu göstermek için önce ahlaklı, bilgili, bilinçli ve vicdan sahibi insan olduğumuzu göstermemiz yeterlidir. Tüm dinlerin ama özellikle İslam’ın sakinleştirici güzel yanlarını görmek, öğretmekten çok

neden yanlış ve katı olanın peşinden koşarız ki?

 

İstirham ederim ki dinimizi, dinleri oldukları gibi görmeye çalışmanız, tabiatına aykırı davranmamanızdır. Aşkın sükûneti, dingileştirici tesiri üzerinize olsun ki tüm hak dinleri ve özellikle son hak dini İslam tekâmül etsin.

 

Allah yolunda olduğunu iddia eden…

Allah’ı ticaret için kullanan…

Allah’ı öne sürerek kendi sapkın ve sapık hayallerini gerçekleştirmeye çalışanları…

Kendilerini yönetmek ve yön vermekten aciz olanlara…

Dikkat ediniz!

 

Seçimlerde oyunuzu, oy vereceğiniz kişi veya partiyi iyice tahlil ettikten sonra kullanınız. Kısa vadeli menfaatlere ve kulağa hoş gelen sözlere kanmayınız. Sesini yükselten, kin ve nefretten bahis edenlere itibar etmeyiniz. Yumruklarını sıkan, dudaklarını ısıran…

Allah bilir daha nerelerine ne yapıyordur!

 

Devlet hepimizindir, devlet biziz!

 

Bu devleti yönetmek için belirli bir süre için seçtiklerimiz, emanete ihanet ettiklerinde hesabını sorunuz! Güçte, kudrette sizindir, sizi yönetenlerin değil! Onlar yalnızca birer emanetçidir…

Ne fazlası, nede eksiği bunu unutmayınız!

 

Onlar aksini iddia etseler de…

Onlar çağdaş Türkiye Cumhuriyetinin kazanımlarını ve getirilerini inkar etseler de…

Onlar Atatürk ve arkadaşlarını unutturmaya çalışsalar da…

Atatürk ve arkadaşlarının kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyetine…

Laik, sosyal ve hukuk temelleri üzerine oturtulan bu devletimize hep beraber sahip çıkalım. Geçmişin yanlışlarını hep beraber düzeltelim. Hepimizin yalnız birer insan olduğunu unutmayalım.

İyiliğimizle, kötülüğümüzle, sevabımız ve günahlarımızla yalnız ve yalnız birer insanız!

Allahtan gelene boynumuz kıldan incedir ama başka konularda el ele verdiğimizde üstesinden gelemeyeceğimiz, altından kalkmayacağımız hiç bir şey yoktur. Geçmişimiz bunu açıkça göstermektedir.    

Allah'ın Kelâmı

                                                                        ***

05.05.2012

 

Yutturamasın civanıma

 

Bre Atatürkçü zındık…

Bre laik kâfir…

Yan gelip yatıyor, sonrada meyve veren ağcı taşlıyorsun…

Allahtan da mı korkmazsın?

 

Görmez misin ahalinin menfaatine çalışıyorlar…

Memleket kendi yağında kavrulur gider!

 

Namerde muhtaç değiliz evvel Allah…

 

Mümindirler…

Ne yaparlarsa Allah rızası için yaparlar…

Evvel, kabir hayatını düşünür…

Sonra çark döner, devran döner…

İnşallah, maşallah der…

Kuyruk sallar…

Kancık karı gibi yanardöner…

Sevaplarıyla yaşarlar…

Senin hayal ürünündür…

Ciplerde gezen türbanlılar!

 

Yutturamasın civanıma…

Gâvurun malını Müslüman eder…

Senin gibi kâfileri önce adam eder…

Sonra hizaya sokar!

 

Civanım benim merttir…

Yiğittir…

Bir kükredi mi, yedi düvele meydan okur…

Dize getirir!

 

Sen kimsin piç kurusu…

Nasıl düşürürsün kredi notunu?

 

Müslüman oğlu Müslüman olan, Türkoğlu Türk olan omuz omuza çabalayacak ki…

Gâvurun malını Müslüman etmenin sevabını bir düşünmeli…

Bağı, bahçesi, his senedi…

Cennete sokmaya yeterlidir hepimizi!

                                                                        ***

06.05.2012

 

AKP Mebusları

 

Teneke çalarlar baskın öncesi…

Yandaş basın tefe koyar.

Kibar insandırlar…

Harman yerinde kibarlıktır onlarınki…

Kendilerinden yaşlıca olanları bile oynatırlar ayı misali…

Kibarlığın böylesi, bana fazla geldi.

 

Bu kardeşlerimizi bir görseniz…

Hamiyetlerinden gözleriniz yaşarır…

Bu kardeşlerimiz gece uykusunu yitirmişlerdir…

Geceleri sabaha kadar secde eder “Aman ey Allah’ım, yarın ki günde vatana, millete hayırlı bir iş görmeyi, bana da köşeyi dönmeyi nasip eyle” diye dua ederler. Şüphesiz ki önce Allahtan hemen ardından, Tayyip’ten korkarlar!

 

Peki, Tayyip kimden korkar?

Her şeyden evvel Amerika’dan…

Sonra para babalarından…

Kıblesi Washington’dur ama Allahtan korkar mı bilmem!

 

Allah günah yazmasın…

Pis günahları boyunlarına…

Ama…

Fitne, fesat bunlarda…

Hile, hurda bunlarda…

Yalan, dolan bunlarda…

Yetmedi mi?

Şer’in, dinciliğin en alası da var bu mendeburlarda!

 

Hepsi mi böyle?

Hayır, ama çoğu!

 

CHP ve MHP liderlerine ve milletvekillerine söyleyeceğim tek söz var:

Sizleri Allaha havale ediyorum, Allah sizi nasıl biliyorsa öyle yapsın!

                                                                        ***

07.05.2012

 

Saçmalayabildiği ölçüde aşar insan kendisini…

 

Sizler gaipten haberler almaya devam edin…

Öbür dünyanın kapılarını zorlamaya devam edin